Karanlık, tren istasyonunun taş duvarları arasında sessizce dolanıyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Ay, bulutların arkasında saklanıyor, rüzgâr ise içeride yankılanan nefeslerimize karışıyordu. Peşimizde olanlardan şimdilik kurtulmuştuk… ama bu sadece bir süreliğineydi.
Kaan’la birlikte terk edilmiş bir depo bölümüne sığınmıştık. İçerisi nemliydi, taş duvarlardan sarkan örümcek ağları ve pas kokusu her adımda hissediliyordu. Yüksekçe bir pencere vardı ama dışarıda hiçbir şey görünmüyordu. Sadece sessizlik.
Kaan duvara yaslandı, yüzü karanlıkta belli belirsiz seçiliyordu. Nefes nefeseydik. Yorgun ama tetikte.
“Ne olduklarını biliyor musun?” diye sordum fısıltıyla. Gözlerim onunkilere takıldı.
Başını salladı. “Bilmiyorum ama bizi istedikleri kesin. Seni…”
Cümlesi yarım kaldı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Bir anlığına her şey durdu. Zaman bile susmuş gibiydi. Yalnızca ikimizin nefes alışverişi, kalp atışlarımız ve bastırılmış duygularımız kalmıştı.
Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. O anda, bir dış ses, bir gerçeklik kırıntısı yoktu.
Kaan, gözlerini kaçırmadan bir adım attı bana doğru.
“Deniz…” dedi, sesi neredeyse bir dua gibi.
Bir adım daha. Ardımda taş bir duvar vardı, geri çekilecek hiçbir yerim kalmamıştı.
“Hiçbir şeyi bilmiyorum,” dedi, sesi biraz daha çatallıydı şimdi. “Ama seni kaybetmekten... delicesine korkuyorum.”
Parmak uçları yanağıma hafifçe dokundu. Gözlerimi kapattım.
Sonra…
Hiçbir kelimeye ihtiyaç kalmadan, Kaan’ın dudakları benimkilerle buluştu. Sıcak, şaşırtıcı ama bir o kadar tanıdık bir histi bu. Sanki yıllardır orada, o an için bekliyorduk.
Ellerini yüzümde, saçlarımda hissettim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Ama bu kez korkudan değil… ilk defa bu kadar doğru hissettiren bir andı.
Öpücük, ne kavgalarımızı, ne geçmişi, ne geleceği umursuyordu. Sadece şu anı, o karanlıkta birbirimize tutunduğumuz bu kırılgan ama güçlü anı.
Sonunda ikimiz de nefes almak için uzaklaştık. Ama hâlâ çok yakındık.
“Beni deli ediyorsun,” dedi fısıltıyla, alnını benim alnıma yaslayarak. “Ama senden vazgeçemem.”
Gözlerimi açtım. Artık bu işin basit bir kaçış olmadığını biliyordum.
“Vazgeçmeyi hiç düşünme,” dedim. “Çünkü ben de savaşacağım. Hem bizim için… hem bu karanlıkta bir şeyleri aydınlatmak için.”
Kaan’ın dudakları dudaklarıma değdiğinde, içimde bir şey kırıldı. Belki de yıllardır ördüğüm duvarlardı. Belki yalnızlığa duyduğum alışkanlık. Belki de… sadece kendimi savunmaktan bıkmış olmamdı.
Öpücüğü bir cevap gibiydi. Beni anlamasa da yanında duracağını, ne olursa olsun bırakmayacağını söylüyordu. Ve bu, her şeyden daha kıymetliydi şu an.
Ama dışarısı sessizliğe fazla sadıktı.
Kaan’dan hafifçe uzaklaştım, hâlâ onun sıcaklığını tenimde hissederken. “Buradan çıkmamız gerek,” dedim. “Bu sessizlik… hayra alamet değil.”
Kaan göz ucuyla pencereye baktı. “Saklandık sanıyorsun ama… belki de izleniyoruzdur.”
Daha fazla zaman kaybedemezdik. Depodan dışarı çıkarken her adımda, taş zemindeki ayak seslerimiz yankılanıyor, gecenin derinliği bizi içine çekiyordu.
Ama o an… içgüdülerim çığlık attı.
Arkamda bir gölge hareket etti. Reflekslerim düşünmeden harekete geçti.
“Yat!” diye bağırdım Kaan’a ve o yere çökerken ben döndüm, ayağımı tüm gücümle arkadan yaklaşan adama savurdum.
İsabet.
Adam sendeledi ama dengesini kaybetmedi. Diğerlerinden farklıydı. Ceketinin altından hafifçe parlayan bir işaret… tanıdıktı.
Küller Tarikatı.
Çocukken babamın kasasından bulduğum eski bir kitapta bu sembolü görmüştüm. Kitapta, “gölgeler içinde yürüyenler” olarak geçiyorlardı. Sözde efsaneydi. Ama şimdi, o efsane gözlerimin önündeydi.
Üç kişilerdi. Diğer ikisi de ortaya çıktığında, Kaan yanımda ayağa kalktı.
Hazırdı.
Ama ne kadar hazır olunabilir ki böyle bir şeye?
Biri bana doğru atıldığında, kollarımı savurdum. Avuçlarımda bir sıcaklık hissettim. İçimden geçen güç artık saklanmıyordu. Sanki ben farkında olmadan çağırmıştım onu. Bir darbe ile adam geriye savruldu, duvara çarpıp yere yığıldı.
Diğeri Kaan’a yönelmişti. O da boş değildi. Darbe atışları, yumruklar, kaçışlar… kısa sürede ortam savaş alanına dönmüştü.
Ama asıl dikkatimi çeken şey, üçüncü adamdı. Dövüşmüyordu. Sadece izliyordu. Gözleri bende takılı kalmıştı. Tanıyormuş gibi.
“Yeter!” diye haykırdı o an. Sesi yankılandı. Diğer ikisi hemen durdu.
“Sadece bir mesajdı bu. Ve sen… Deniz,” dedi ismimi vurgulayarak. “Henüz kim olduğunu hatırlamıyorsun. Ama zamanı geldiğinde… seni almaya geleceğiz.”
“Beklerim,” diye tısladım. “Ve o zaman öyle kolay kaçamayacaksınız.”
Göz kırpmadan arkasını döndü. İkisi onu takip etti. Gecenin karanlığına karıştılar, sanki hiç orada olmamışlardı.
Kaan yavaşça yanıma geldi. “Sen… neydin öyle?”
Derin bir nefes aldım. Artık saklamanın anlamı kalmamıştı.
“Ben de bilmiyorum. Ama sanırım… artık öğrenme vaktim geldi.”
O gece, gökyüzü bulutluydu. Ama yine de içimde bir umut kıpırtısı vardı.
Küllerin içinde bir parıltı.
Henüz sönmemiş bir kıvılcım.
Ve belki… yanmaya hazır bir gerçek.