İçeriğe geç

KÜL VE KAN

Bölüm 3 · 9 dk okuma

KÜL VE KAN

Bölüm 3

KIRMIZI SAÇLI KOMUTAN

Suzanna'nın öğrendiği ilk ders, insanın acıyı saklamasının

onu azaltmadığıydı.

On üç yaşındaydı. Kuzey Kalesi'nin avlusuna ilk kez

getirildiğinde ayakkabıları kar suyundan ağırlaşmış,

eldivenlerinin içi buz tutmuştu. Annesini ve babasını sınır

baskınında kaybetmişti. Ona bir yatak, iki battaniye ve her gün

yemek verileceği söylenmişti. Hiç kimse kimden korktuğunu

sormamıştı.

O gün avlunun diğer ucunda siyah saçlı bir çocuk tek başına

tahta kılıçla çalışıyordu. Bir darbeyi, bir diğerini, sonra bir

başkasını savuruyordu. Her seferinde tahta hedefi değil,

görünmeyen bir düşmanı parçalamak ister gibiydi.

“Emre,” demişti bir muhafız. “Yeni gelen kız bu. Adı

Suzanna.”

Çocuk dönüp ona bakmıştı. Yaşından büyük duran,

neredeyse gülmeyi unutmuş gözleri vardı. Suzanna yıllar sonra

onun o gün ne giydiğini hatırlamayacaktı; fakat avucundaki yarayı hiç unutmayacaktı.

“Dövüşmeyi biliyor musun?” diye sormuştu Emre.

Suzanna başını sallamıştı.

“Öyleyse öğren.”

O gün tahta kılıcı tutacak gücü kalmayana kadar çalışmıştı.

Emre üçüncü düşüşünde ona elini uzatmış, Suzanna bu eli

öfkeyle itmişti. Çocuk güldüğünde kız ayağa kalkmış, yeniden

saldırmıştı. Akşam hava kararırken Emre bu kez iki elini de

kaldırıp teslim olmuştu.

“Yarın yine gel,” demişti.

Suzanna için Kuzey Kalesi'nin ilk sıcak yeri o cümle olmuştu.

Şimdi, aradan on beş yıl geçmişken, aynı avlunun üstündeki

askerî balkonda duruyor ve sabah eğitimini izliyordu. Sağ

omzundaki eski yara yağmur yaklaşınca sızlıyordu. Önündeki

sıranın üzerinde yıllardır kullandığı kısa hançer, çizilmiş kılıç

kını ve babasından kalan bakır düğme duruyordu. Düğmeyi

bazen cebinde taşıyor, bazen masaya koyuyordu. Acıyı nereye

yerleştireceğini bilemediğinde yaptığı buydu.

Aşağıda Emre, Kaan'la konuşuyordu. Dün geceki yemekten

sonra surlarda fazla uyumamış gibiydi. Suzanna uzaktan bile

bunu görebiliyordu; adam sinirlendiğinde sol omzunu biraz daha

sert tutardı.

Bir süre sonra Lilya avluya çıktı. Üzerindeki koyu yeşil

pelerin kendisininkinden büyüktü. Mira ile konuştu, sonra eğitim alanındaki genç kurtlara yaklaştı. Gençlerden biri

dönüşüm sırasında dengesini kaybedince güldü. Lilya da güldü.

Emre başını çevirdi.

Suzanna bütün hayatını verdiği adamın yüzündeki değişikliği

görmek için bu kadar uzaktan bakmaya ihtiyaç duymuyordu. Bu

bir gülümsemeydi. Küçük, hazırlıksız, kendisinden saklanmış bir

gülümseme.

Geçmişteki onca savaş, birlikte geçirilen geceler,

birbirlerinin yaralarını sararken edilen o sözsüz anlaşmalar

gözünün önünden geçti. Emre'nin gözlerinin böyle

aydınlandığını çok az kez görmüştü. Ve o anların çoğunda

kendisi yoktu.

“Komutan?”

Rüzgâr'ın sesiyle başını çevirdi. İnce yapılı genç iz sürücü,

merdivenleri koşarak çıkmıştı. Elinde kesilmiş bir gümüş tel

tutuyordu.

“Batı sınırında üç tuzak bulduk,” dedi. “Bunlardan biri bir

kurt yavrusunu yakalamak için kurulmuş.”

Suzanna telin keskin kıvrımını inceledi. “İnsan eli işi.”

“Öyle görünüyor.”

“Görünmesine güvenme. Kurtlarımız da böyle şeyler

yapabiliyor.”

Rüzgâr onun ses tonundan hoşlanmamış olacak ki doğruldu.

“İki nöbetçi kayıp. Kaan'a haber vereyim mi?”

“Ben vereceğim. Sen sınırdan ayrılma. Kimse tek başına iz

sürmeye çıkmasın.”

Genç adam ayrılırken Suzanna ona baktı. Bir an, Emre'yi ilk

gördüğü yaşta olduğunu düşündü. Bu kale, bir neslin çocuklarını

alıp birkaç yıl içinde savaşçıya çeviriyordu. Ve bunu yaparken

her biri bir şeyini kaybediyordu.

Komuta odasına inmek için merdivenlere yönelmişti ki

arkasından bir ses duydu.

“Beni görünce neden herkes ya susuyor ya da üstü kapalı bir

şey söylüyor?”

Lilya kapının yanında duruyordu. Elinde bir bardak su vardı,

ama içmemişti. Suzanna yaklaşmasını duymamış olmaya

sinirlendi.

“Birini dinlemek için kapı arkasında beklememek daha iyi bir

başlangıç olur,” dedi.

“Kapı açıktı.”

“Senin için her kapı açık olmak zorunda mı?”

Lilya'nın kaşları hafifçe kalktı. “Hayır. Ama kilitli olanların

neden kilitli olduğunu sormaya hakkım var.”

Suzanna balkona döndü. “Dün gece olanlardan sonra sana

her şeyi açıklamak için sıraya gireceklerini düşünüyorsan

yanılıyorsun.”

“Ben de bunu fark ettim.”

Lilya birkaç adım yaklaştı, iki kadın yan yana avluya baktılar.

Aşağıdan tahta kılıçların çarpışması duyuluyordu. Uzun bir

sessizlikten sonra Lilya, “Emre'yi ne zamandır tanıyorsun?” diye

sordu.

“Çocukluğumuzdan beri.”

“Birlikte mi büyüdünüz?”

“Sayılır.”

“Demek onun ailesini de tanıyorsun.”

Suzanna nefesini tuttu. Babasının ölüm gecesinde Emre'nin

kolunu çekip kendisini siperin arkasına saklayışını hatırladı.

Emre babasından hiç söz etmeyi sevmezdi. Soruyu dikkatle

karşılaması gerektiğini biliyordu.

“Tanıyordum. İnsanların sandığından daha azını.”

“Onların annemle ne ilgisi var?”

Suzanna Lilya'ya döndü. “Bunu gerçekten bilmiyorum.”

“Rauf biliyor.”

“Rauf bilmediği şeyi de biliyormuş gibi konuşur.”

Lilya istemeden gülümsedi. Suzanna'nın bu gülümsemeye

karşılık vermemek için kendisini zorladığını fark etmedi.

“Bana bir şey sorabilir miyim?” dedi Lilya.

“Az önce de sordun.”

“Daha kişisel bir şey.”

Suzanna alaycı bir bakış attı. “Bunu yasaklayamayacağıma

göre.”

“Emre'yi seviyor musun?”

Sorunun keskinliği, savaşta hazırlıksız yakalandığı anlardan

daha korkutucuydu. Suzanna dirseklerini taş korkuluğa dayadı.

Avludaki genç askerlerden biri yere düşmüş, arkadaşı ona el

uzatmıştı. Bir an için geçmişteki kendisini gördü.

“Bu soruyu neden soruyorsun?”

“Benimle konuşurken ona ait bir şeyi almışım gibi

bakıyorsun.”

Suzanna başını çevirdi. “Emre kimseye ait değildir.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

“Ne kadar kolay söylüyorsun.”

“Kolay değil,” dedi Lilya. “Dün gece başkaları ikimizin

hayatına karar vermek istedi. Ben bundan nefret ettim.”

Suzanna'nın ağzına sert bir karşılık geldi ama söylemedi.

Lilya'nın gözlerindeki yorgunluğu gördü; gerçekten korkmuştu.

O sırada ondan nefret etmek, kendisinden nefret etmek kadar

kolay olabilirdi. Bu düşünce Suzanna'yı daha da öfkelendirdi.

“Emre'nin yanında yaşamak düşündüğün kadar güvenli

değil,” dedi. “İnsanlar onun etrafında bazen sırf ona yakın olmak

için ölür.”

“Bana uzak durmamı mı söylüyorsun?”

“Sana kimseyi tanımadan güvenmemeni söylüyorum.”

Lilya bakışlarını kaçırmadı. “Bu tavsiyeyi sen de

dinlemelisin.”

Suzanna o anda cevap veremedi. Lilya dönüp koridora gitti.

Ardından hafifçe aksayan adımlar kaldı.

Öğleye doğru sınırdan getirilen haber daha kötüydü.

Tuzakların yanında üç farklı ayak izi bulunmuştu; ikisi insan,

biri kurt. Kurt izinin boyutu sıradan bir yetişkine aitti fakat

adımlar arasındaki mesafe tuhaftı. Sanki hayvan kendi isteğiyle

yürümüyor, düzensiz bir ritimle sürükleniyordu.

Kaan haritayı masaya açtığında Emre, Suzanna'nın çizdiği

noktaları dikkatle inceledi. Lilya odada değildi. Suzanna buna

sevindiğini kendine itiraf etmedi.

“Batı geçidini bir haftalığına kapatacağız,” dedi Emre.

“Çiftçiler o yolu kullanıyor,” dedi Kaan.

“Devriye eşliğinde geçsinler.”

Suzanna yeni bir işaret koydu. “Kızıl Sürü uzun zamandır

sınırı bu kadar açık zorlamadı. Birileri bizi içerden inceliyor.”

Emre'nin bakışları sertleşti. “Kaledeki giriş çıkış kayıtlarını

getir.”

“Hazırlattım.”

Kaan hafifçe gülümsedi. “İşini bizden önce bitirmen beni bir

gün işsiz bırakacak.”

Suzanna karşılık vermedi. Emre'nin onu takdir etmesini

beklemek gibi aptalca bir alışkanlığı vardı. Emre yalnızca başını

salladı. “İyi iş.”

İki kelime. Suzanna yıllarca bu iki kelime için sabahlara

kadar çalışmış, kılıç eğitimi sırasında kaburgalarını kırmış,

yaraları daha kapanmadan savaşa dönmüştü. Ama o sabah iki

kelimenin ona artık yetmediğini anladı.

Toplantı biterken Emre onu kenara çağırdı. “Dün gece

Lilya'yla konuştun mu?”

Suzanna'nın sırtı dikleşti. “Konuştum.”

“Bir sorun var mı?”

“Seninle benim aramda mı?”

Emre şaşırdı. “Neden öyle düşündün?”

“Çünkü sen onunla ilgili bir şey soruyorsun. Ben de seninle

ilgili cevap verecek kadar eski bir arkadaşın olduğumu

hatırlatıyorum.”

Emre suskun kaldı. Suzanna onun yüzünde aradığı suçluluğu

bulamadı. Bu daha da kötüydü.

“Sen benim için önemlisin,” dedi Emre sonunda.

Suzanna güldü. Kırık bir ses çıktı. “Bunu bir kardeşe de

söylerdin.”

Emre'nin bakışında bir anlık anlam belirince Suzanna

gözlerini kaçırdı. Olan biteni onun ağzından duymaya hazır

değildi.

“Batı sınırını ben denetleyeceğim,” dedi sertçe. “Akşam

rapor veririm.”

Arkasını dönüp çıktı. İzin istemedi. Emre de onu

durdurmadı.

Akşam bastırırken sınır hattına doğru ilerleyen Suzanna,

çamların arasındaki harap gözetleme kulübesinde bir at buldu.

Eyerin üstüne koyu bir pelerin atılmış, dizginleri bilinçli olarak

görünür bir dala bağlanmıştı. Buraya birinin ondan önce geldiği

açıktı.

Suzanna kılıcını çekti. “Çık ortaya.”

Yıkık duvarın arkasından siyah eldivenli bir adam belirdi.

Yüzünün yarısı koyu deri maskeyle kaplıydı. Ellerini kaldırdı.

“Komutan Suzanna,” dedi. “Sizinle konuşmamı isteyen biri

var.”

“Adını söyle.”

“Viktor.”

Suzanna'nın parmakları kılıcın kabzasına kenetlendi. “Kızıl

Sürü'nün Alfa'sı benimle hangi hakla konuşmak ister?”

Adam ceketinden kırmızı balmumuyla mühürlenmiş küçük

bir zarf çıkardı. “Çünkü Kuzey'in içine aldığınız kadın

hakkındaki gerçeği biliyor.”

“Benimle oyun oynama.”

“Bunu da biliyor olmalıydınız.” Adam zarfı bir taşın üstüne

bıraktı. “Lilya Aydemir'in annesi ölmedi.”

Suzanna'nın kalbi bir an hızlandı. Lilya'nın bakışlarını,

arşivde aradıkları kaydı ve Emre'nin saklamaya çalıştığı

endişeyi hatırladı. Haberi hemen Emre'ye götürmesi gerektiğini

biliyordu. Bir düşmanın bu kadar kolay sunduğu bilgi ancak bir

tuzağın parçası olabilirdi.

“Viktor'un söyleyeceği varsa kendisi gelsin,” dedi.

“Gelirse savaş başlar.”

“Belki savaş çoktan başladı.”

Adam geri çekildi. Suzanna peşinden gitmedi; gözlerini zorla

zarfa çevirdi. Üzerinde tek bir sözcük vardı: Aytahtı.

Bu sözcüğü daha önce nerede gördüğünü düşündü. Sonra

Emre'nin çocukluğundaki yasak arşivi hatırladı. Bir keresinde

oranın kapısı açık kalmış, içerden babasının bağırışını

duymuşlardı. O zaman anlamadıkları tek kelime yine buydu.

Zarfı aldı. Balmumunu kırmadı. Kılıcını kınına sokarken

içinden geçen düşünceyi bastırmaya çalıştı: Lilya giderse her

şey eski hâline dönebilir.

Hayır, diye düşündü. Önce gerçeği öğrenmeliydi. Ama bir an

olsun o başka ihtimali düşündüğü için kendisinden utanmıştı.

Kale duvarları geceye karışırken Lilya kendi odasının

zeminine oturmuş, annesinin fotoğrafını dizlerinin üzerinde tutuyordu. Yüzündeki hatları parmağıyla izledi. Annesinin

gülüşünü hatırlayıp hatırlamadığından emin değildi; bazen

fotoğrafa uzun süre bakınca kendisinin uydurduğu bir hatıraya

inanmaktan korkuyordu.

Mira'nın verdiği kitabın çizimini yeniden yapmaya çalıştı.

Hilallerin yerlerini karıştırdığında kâğıdı buruşturdu. Geçmişini

bulmak neden başka insanların izin verdiği kadar ilerleyebilirdi?

Bunu düşündükçe boğazına eski bir korku yerleşiyordu.

Pencereye yaklaşınca avlunun çoktan boşaldığını gördü.

Kapı önünde iki muhafız bekliyordu. Kaan onlara bir şey

söyleyip yürüdü. Lilya perdeleri kapatmak üzereydi ki taş

balkonun dışından üç hafif tıkırtı duydu.

Önce rüzgâr sandı. Ardından aynı ses geldi: İki kısa, bir

uzun.

Bu ritmi tanıyordu.

Çocukluğunda kapalı kapının önünde bir arkadaşının gelip

gelmediğini anlamak için belirledikleri işaretti. Yıllarca

duymamıştı. Bir an nefes almayı unuttu.

Pencereyi açtığında balkonun dışındaki dar taş çıkıntıya

tutunmuş bir adam gördü. Koyu saçları yağmurdan ıslanmış,

kaşının üstündeki eski yara beyaz bir çizgi gibi belirginleşmişti.

Adam gülümsedi; eskiden yaptığı gibi, başını biraz yana eğerek.

“Camları hâlâ kilitlemiyorsun,” dedi.

Lilya'nın içinden bir şey kırılıp yerine oturdu.

“Aras?”

Adamın gülümsemesi silindi. “Bağırma. Beni burada

görürlerse öldürürler.”

Lilya ona yardım etmek için elini uzattı. Aras içeri

atladığında dengesi bozuldu ve ikisi birden halının üzerine

yuvarlandı. Lilya'nın ayağı sızladı, umursamadı. Ayağa kalkıp

karşısındaki adamın omzuna vurdu.

“Neredeydin?”

Aras, onun elini tuttu. Tutuşu çocukluklarından beri bildiği

kadar tanıdıktı, ama yüzündeki ifade başkaydı. “Seni

arıyordum.”

“Beni o istasyonda bulmalarına nasıl izin verdin?”

Aras'ın çenesi gerildi. “İzin vermedim. Geç kaldım.”

“Bana en son ‘Güvendesin’ demiştin.”

“Biliyorum.”

“Hiçbir şey bilmiyorum, Aras. Dün gece bir adam bana kader

eşi olduğumu söyledi. Başka biri diz çöktürmeye çalıştı.

Annemin adını bilen herkes susuyor. Sen de yıllarca sustun.”

Aras gözlerini kapattı. Lilya'nın yüzünde yıllardır görmekten

korktuğu şeyi gördü: Ona güvenmeyi bırakmaya yaklaşmıştı.

“Bana bir şans ver,” dedi. “Her şeyi anlatacağım.”

Çantasından deri kaplı küçük bir defter çıkardı. Kapağı

yıpranmıştı. Tam ortasında Lilya'nın bileğindekine benzeyen gümüş bir işaret vardı.

“Bunu annen bıraktı,” dedi Aras. “Yirmi beş yaşında sana

vermem için.”

Lilya defteri alırken parmakları titredi. “Daha yirmi dört

yaşındayım.”

Aras kapıya baktı. “Düşmanlarımız bir yıl beklemeyecek.”

Tam o sırada koridordan ağır adımlar duyuldu. Lilya kapıya

döndü. Adımlar kesilmedi; doğrudan odasına yaklaşıyordu. Aras

refleksle belindeki bıçağa uzandı.

“Hayır,” dedi Lilya. “Burada dövüşmeyeceksin.”

Kapı açıldı.

Emre eşikte durdu. Bakışları önce Lilya'nın ellerindeki

deftere, sonra Aras'ın bıçak tutan eline kaydı. Altın renkli

gözleri sertleşti.

“Silahını indir,” dedi.

Aras'ın yüzüne tanıdık olmayan, karanlık bir ifade yerleşti.

“Sen de kapıyı kapat, Karahan.”

İki adamın arasındaki sessizlik Lilya'ya tuhaf geldi.

Birbirlerini ilk kez görmüyorlardı. Emre'nin Aras'ın adını hiç

duymadan bildiğini, Aras'ınsa hangi kapının ardında kimin

durduğunu önceden öğrendiğini anladı.

“Tanışıyor musunuz?” diye sordu Lilya.

Emre cevap vermedi. Aras da. Lilya defteri göğsüne bastırdı. “Biriniz konuşacak.”

Aras'ın parmakları bıçaktan ayrıldı. Derin bir nefes aldı.

“Emre'nin ailesinin benim hakkımda söylediklerini

duymadan önce,” dedi, “sana yıllar önce neden kaçmak zorunda

kaldığımızı anlatmalıyım.”

Emre kapıyı ağır ağır kapattı.

O anda Lilya, aradığı bütün cevapların aynı gece önüne

dökülebileceğini düşündü. Bunun sevindirici olması gerekirdi.

Ama iki adamın yüzündeki ifadeyi görünce bazı gerçeklerin

bulunmaktan çok, taşınmak için cesaret istediğini anladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.