Suzanna'nın öğrendiği ilk ders, insanın acıyı saklamasının
onu azaltmadığıydı.
On üç yaşındaydı. Kuzey Kalesi'nin avlusuna ilk kez
getirildiğinde ayakkabıları kar suyundan ağırlaşmış,
eldivenlerinin içi buz tutmuştu. Annesini ve babasını sınır
baskınında kaybetmişti. Ona bir yatak, iki battaniye ve her gün
yemek verileceği söylenmişti. Hiç kimse kimden korktuğunu
sormamıştı.
O gün avlunun diğer ucunda siyah saçlı bir çocuk tek başına
tahta kılıçla çalışıyordu. Bir darbeyi, bir diğerini, sonra bir
başkasını savuruyordu. Her seferinde tahta hedefi değil,
görünmeyen bir düşmanı parçalamak ister gibiydi.
“Emre,” demişti bir muhafız. “Yeni gelen kız bu. Adı
Suzanna.”
Çocuk dönüp ona bakmıştı. Yaşından büyük duran,
neredeyse gülmeyi unutmuş gözleri vardı. Suzanna yıllar sonra
onun o gün ne giydiğini hatırlamayacaktı; fakat avucundaki yarayı hiç unutmayacaktı.
“Dövüşmeyi biliyor musun?” diye sormuştu Emre.
Suzanna başını sallamıştı.
“Öyleyse öğren.”
O gün tahta kılıcı tutacak gücü kalmayana kadar çalışmıştı.
Emre üçüncü düşüşünde ona elini uzatmış, Suzanna bu eli
öfkeyle itmişti. Çocuk güldüğünde kız ayağa kalkmış, yeniden
saldırmıştı. Akşam hava kararırken Emre bu kez iki elini de
kaldırıp teslim olmuştu.
“Yarın yine gel,” demişti.
Suzanna için Kuzey Kalesi'nin ilk sıcak yeri o cümle olmuştu.
Şimdi, aradan on beş yıl geçmişken, aynı avlunun üstündeki
askerî balkonda duruyor ve sabah eğitimini izliyordu. Sağ
omzundaki eski yara yağmur yaklaşınca sızlıyordu. Önündeki
sıranın üzerinde yıllardır kullandığı kısa hançer, çizilmiş kılıç
kını ve babasından kalan bakır düğme duruyordu. Düğmeyi
bazen cebinde taşıyor, bazen masaya koyuyordu. Acıyı nereye
yerleştireceğini bilemediğinde yaptığı buydu.
Aşağıda Emre, Kaan'la konuşuyordu. Dün geceki yemekten
sonra surlarda fazla uyumamış gibiydi. Suzanna uzaktan bile
bunu görebiliyordu; adam sinirlendiğinde sol omzunu biraz daha
sert tutardı.
Bir süre sonra Lilya avluya çıktı. Üzerindeki koyu yeşil
pelerin kendisininkinden büyüktü. Mira ile konuştu, sonra eğitim alanındaki genç kurtlara yaklaştı. Gençlerden biri
dönüşüm sırasında dengesini kaybedince güldü. Lilya da güldü.
Emre başını çevirdi.
Suzanna bütün hayatını verdiği adamın yüzündeki değişikliği
görmek için bu kadar uzaktan bakmaya ihtiyaç duymuyordu. Bu
bir gülümsemeydi. Küçük, hazırlıksız, kendisinden saklanmış bir
gülümseme.
Geçmişteki onca savaş, birlikte geçirilen geceler,
birbirlerinin yaralarını sararken edilen o sözsüz anlaşmalar
gözünün önünden geçti. Emre'nin gözlerinin böyle
aydınlandığını çok az kez görmüştü. Ve o anların çoğunda
kendisi yoktu.
“Komutan?”
Rüzgâr'ın sesiyle başını çevirdi. İnce yapılı genç iz sürücü,
merdivenleri koşarak çıkmıştı. Elinde kesilmiş bir gümüş tel
tutuyordu.
“Batı sınırında üç tuzak bulduk,” dedi. “Bunlardan biri bir
kurt yavrusunu yakalamak için kurulmuş.”
Suzanna telin keskin kıvrımını inceledi. “İnsan eli işi.”
“Öyle görünüyor.”
“Görünmesine güvenme. Kurtlarımız da böyle şeyler
yapabiliyor.”
Rüzgâr onun ses tonundan hoşlanmamış olacak ki doğruldu.
“İki nöbetçi kayıp. Kaan'a haber vereyim mi?”
“Ben vereceğim. Sen sınırdan ayrılma. Kimse tek başına iz
sürmeye çıkmasın.”
Genç adam ayrılırken Suzanna ona baktı. Bir an, Emre'yi ilk
gördüğü yaşta olduğunu düşündü. Bu kale, bir neslin çocuklarını
alıp birkaç yıl içinde savaşçıya çeviriyordu. Ve bunu yaparken
her biri bir şeyini kaybediyordu.
Komuta odasına inmek için merdivenlere yönelmişti ki
arkasından bir ses duydu.
“Beni görünce neden herkes ya susuyor ya da üstü kapalı bir
şey söylüyor?”
Lilya kapının yanında duruyordu. Elinde bir bardak su vardı,
ama içmemişti. Suzanna yaklaşmasını duymamış olmaya
sinirlendi.
“Birini dinlemek için kapı arkasında beklememek daha iyi bir
başlangıç olur,” dedi.
“Kapı açıktı.”
“Senin için her kapı açık olmak zorunda mı?”
Lilya'nın kaşları hafifçe kalktı. “Hayır. Ama kilitli olanların
neden kilitli olduğunu sormaya hakkım var.”
Suzanna balkona döndü. “Dün gece olanlardan sonra sana
her şeyi açıklamak için sıraya gireceklerini düşünüyorsan
yanılıyorsun.”
“Ben de bunu fark ettim.”
Lilya birkaç adım yaklaştı, iki kadın yan yana avluya baktılar.
Aşağıdan tahta kılıçların çarpışması duyuluyordu. Uzun bir
sessizlikten sonra Lilya, “Emre'yi ne zamandır tanıyorsun?” diye
sordu.
“Çocukluğumuzdan beri.”
“Birlikte mi büyüdünüz?”
“Sayılır.”
“Demek onun ailesini de tanıyorsun.”
Suzanna nefesini tuttu. Babasının ölüm gecesinde Emre'nin
kolunu çekip kendisini siperin arkasına saklayışını hatırladı.
Emre babasından hiç söz etmeyi sevmezdi. Soruyu dikkatle
karşılaması gerektiğini biliyordu.
“Tanıyordum. İnsanların sandığından daha azını.”
“Onların annemle ne ilgisi var?”
Suzanna Lilya'ya döndü. “Bunu gerçekten bilmiyorum.”
“Rauf biliyor.”
“Rauf bilmediği şeyi de biliyormuş gibi konuşur.”
Lilya istemeden gülümsedi. Suzanna'nın bu gülümsemeye
karşılık vermemek için kendisini zorladığını fark etmedi.
“Bana bir şey sorabilir miyim?” dedi Lilya.
“Az önce de sordun.”
“Daha kişisel bir şey.”
Suzanna alaycı bir bakış attı. “Bunu yasaklayamayacağıma
göre.”
“Emre'yi seviyor musun?”
Sorunun keskinliği, savaşta hazırlıksız yakalandığı anlardan
daha korkutucuydu. Suzanna dirseklerini taş korkuluğa dayadı.
Avludaki genç askerlerden biri yere düşmüş, arkadaşı ona el
uzatmıştı. Bir an için geçmişteki kendisini gördü.
“Bu soruyu neden soruyorsun?”
“Benimle konuşurken ona ait bir şeyi almışım gibi
bakıyorsun.”
Suzanna başını çevirdi. “Emre kimseye ait değildir.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
“Ne kadar kolay söylüyorsun.”
“Kolay değil,” dedi Lilya. “Dün gece başkaları ikimizin
hayatına karar vermek istedi. Ben bundan nefret ettim.”
Suzanna'nın ağzına sert bir karşılık geldi ama söylemedi.
Lilya'nın gözlerindeki yorgunluğu gördü; gerçekten korkmuştu.
O sırada ondan nefret etmek, kendisinden nefret etmek kadar
kolay olabilirdi. Bu düşünce Suzanna'yı daha da öfkelendirdi.
“Emre'nin yanında yaşamak düşündüğün kadar güvenli
değil,” dedi. “İnsanlar onun etrafında bazen sırf ona yakın olmak
için ölür.”
“Bana uzak durmamı mı söylüyorsun?”
“Sana kimseyi tanımadan güvenmemeni söylüyorum.”
Lilya bakışlarını kaçırmadı. “Bu tavsiyeyi sen de
dinlemelisin.”
Suzanna o anda cevap veremedi. Lilya dönüp koridora gitti.
Ardından hafifçe aksayan adımlar kaldı.
Öğleye doğru sınırdan getirilen haber daha kötüydü.
Tuzakların yanında üç farklı ayak izi bulunmuştu; ikisi insan,
biri kurt. Kurt izinin boyutu sıradan bir yetişkine aitti fakat
adımlar arasındaki mesafe tuhaftı. Sanki hayvan kendi isteğiyle
yürümüyor, düzensiz bir ritimle sürükleniyordu.
Kaan haritayı masaya açtığında Emre, Suzanna'nın çizdiği
noktaları dikkatle inceledi. Lilya odada değildi. Suzanna buna
sevindiğini kendine itiraf etmedi.
“Batı geçidini bir haftalığına kapatacağız,” dedi Emre.
“Çiftçiler o yolu kullanıyor,” dedi Kaan.
“Devriye eşliğinde geçsinler.”
Suzanna yeni bir işaret koydu. “Kızıl Sürü uzun zamandır
sınırı bu kadar açık zorlamadı. Birileri bizi içerden inceliyor.”
Emre'nin bakışları sertleşti. “Kaledeki giriş çıkış kayıtlarını
getir.”
“Hazırlattım.”
Kaan hafifçe gülümsedi. “İşini bizden önce bitirmen beni bir
gün işsiz bırakacak.”
Suzanna karşılık vermedi. Emre'nin onu takdir etmesini
beklemek gibi aptalca bir alışkanlığı vardı. Emre yalnızca başını
salladı. “İyi iş.”
İki kelime. Suzanna yıllarca bu iki kelime için sabahlara
kadar çalışmış, kılıç eğitimi sırasında kaburgalarını kırmış,
yaraları daha kapanmadan savaşa dönmüştü. Ama o sabah iki
kelimenin ona artık yetmediğini anladı.
Toplantı biterken Emre onu kenara çağırdı. “Dün gece
Lilya'yla konuştun mu?”
Suzanna'nın sırtı dikleşti. “Konuştum.”
“Bir sorun var mı?”
“Seninle benim aramda mı?”
Emre şaşırdı. “Neden öyle düşündün?”
“Çünkü sen onunla ilgili bir şey soruyorsun. Ben de seninle
ilgili cevap verecek kadar eski bir arkadaşın olduğumu
hatırlatıyorum.”
Emre suskun kaldı. Suzanna onun yüzünde aradığı suçluluğu
bulamadı. Bu daha da kötüydü.
“Sen benim için önemlisin,” dedi Emre sonunda.
Suzanna güldü. Kırık bir ses çıktı. “Bunu bir kardeşe de
söylerdin.”
Emre'nin bakışında bir anlık anlam belirince Suzanna
gözlerini kaçırdı. Olan biteni onun ağzından duymaya hazır
değildi.
“Batı sınırını ben denetleyeceğim,” dedi sertçe. “Akşam
rapor veririm.”
Arkasını dönüp çıktı. İzin istemedi. Emre de onu
durdurmadı.
Akşam bastırırken sınır hattına doğru ilerleyen Suzanna,
çamların arasındaki harap gözetleme kulübesinde bir at buldu.
Eyerin üstüne koyu bir pelerin atılmış, dizginleri bilinçli olarak
görünür bir dala bağlanmıştı. Buraya birinin ondan önce geldiği
açıktı.
Suzanna kılıcını çekti. “Çık ortaya.”
Yıkık duvarın arkasından siyah eldivenli bir adam belirdi.
Yüzünün yarısı koyu deri maskeyle kaplıydı. Ellerini kaldırdı.
“Komutan Suzanna,” dedi. “Sizinle konuşmamı isteyen biri
var.”
“Adını söyle.”
“Viktor.”
Suzanna'nın parmakları kılıcın kabzasına kenetlendi. “Kızıl
Sürü'nün Alfa'sı benimle hangi hakla konuşmak ister?”
Adam ceketinden kırmızı balmumuyla mühürlenmiş küçük
bir zarf çıkardı. “Çünkü Kuzey'in içine aldığınız kadın
hakkındaki gerçeği biliyor.”
“Benimle oyun oynama.”
“Bunu da biliyor olmalıydınız.” Adam zarfı bir taşın üstüne
bıraktı. “Lilya Aydemir'in annesi ölmedi.”
Suzanna'nın kalbi bir an hızlandı. Lilya'nın bakışlarını,
arşivde aradıkları kaydı ve Emre'nin saklamaya çalıştığı
endişeyi hatırladı. Haberi hemen Emre'ye götürmesi gerektiğini
biliyordu. Bir düşmanın bu kadar kolay sunduğu bilgi ancak bir
tuzağın parçası olabilirdi.
“Viktor'un söyleyeceği varsa kendisi gelsin,” dedi.
“Gelirse savaş başlar.”
“Belki savaş çoktan başladı.”
Adam geri çekildi. Suzanna peşinden gitmedi; gözlerini zorla
zarfa çevirdi. Üzerinde tek bir sözcük vardı: Aytahtı.
Bu sözcüğü daha önce nerede gördüğünü düşündü. Sonra
Emre'nin çocukluğundaki yasak arşivi hatırladı. Bir keresinde
oranın kapısı açık kalmış, içerden babasının bağırışını
duymuşlardı. O zaman anlamadıkları tek kelime yine buydu.
Zarfı aldı. Balmumunu kırmadı. Kılıcını kınına sokarken
içinden geçen düşünceyi bastırmaya çalıştı: Lilya giderse her
şey eski hâline dönebilir.
Hayır, diye düşündü. Önce gerçeği öğrenmeliydi. Ama bir an
olsun o başka ihtimali düşündüğü için kendisinden utanmıştı.
Kale duvarları geceye karışırken Lilya kendi odasının
zeminine oturmuş, annesinin fotoğrafını dizlerinin üzerinde tutuyordu. Yüzündeki hatları parmağıyla izledi. Annesinin
gülüşünü hatırlayıp hatırlamadığından emin değildi; bazen
fotoğrafa uzun süre bakınca kendisinin uydurduğu bir hatıraya
inanmaktan korkuyordu.
Mira'nın verdiği kitabın çizimini yeniden yapmaya çalıştı.
Hilallerin yerlerini karıştırdığında kâğıdı buruşturdu. Geçmişini
bulmak neden başka insanların izin verdiği kadar ilerleyebilirdi?
Bunu düşündükçe boğazına eski bir korku yerleşiyordu.
Pencereye yaklaşınca avlunun çoktan boşaldığını gördü.
Kapı önünde iki muhafız bekliyordu. Kaan onlara bir şey
söyleyip yürüdü. Lilya perdeleri kapatmak üzereydi ki taş
balkonun dışından üç hafif tıkırtı duydu.
Önce rüzgâr sandı. Ardından aynı ses geldi: İki kısa, bir
uzun.
Bu ritmi tanıyordu.
Çocukluğunda kapalı kapının önünde bir arkadaşının gelip
gelmediğini anlamak için belirledikleri işaretti. Yıllarca
duymamıştı. Bir an nefes almayı unuttu.
Pencereyi açtığında balkonun dışındaki dar taş çıkıntıya
tutunmuş bir adam gördü. Koyu saçları yağmurdan ıslanmış,
kaşının üstündeki eski yara beyaz bir çizgi gibi belirginleşmişti.
Adam gülümsedi; eskiden yaptığı gibi, başını biraz yana eğerek.
“Camları hâlâ kilitlemiyorsun,” dedi.
Lilya'nın içinden bir şey kırılıp yerine oturdu.
“Aras?”
Adamın gülümsemesi silindi. “Bağırma. Beni burada
görürlerse öldürürler.”
Lilya ona yardım etmek için elini uzattı. Aras içeri
atladığında dengesi bozuldu ve ikisi birden halının üzerine
yuvarlandı. Lilya'nın ayağı sızladı, umursamadı. Ayağa kalkıp
karşısındaki adamın omzuna vurdu.
“Neredeydin?”
Aras, onun elini tuttu. Tutuşu çocukluklarından beri bildiği
kadar tanıdıktı, ama yüzündeki ifade başkaydı. “Seni
arıyordum.”
“Beni o istasyonda bulmalarına nasıl izin verdin?”
Aras'ın çenesi gerildi. “İzin vermedim. Geç kaldım.”
“Bana en son ‘Güvendesin’ demiştin.”
“Biliyorum.”
“Hiçbir şey bilmiyorum, Aras. Dün gece bir adam bana kader
eşi olduğumu söyledi. Başka biri diz çöktürmeye çalıştı.
Annemin adını bilen herkes susuyor. Sen de yıllarca sustun.”
Aras gözlerini kapattı. Lilya'nın yüzünde yıllardır görmekten
korktuğu şeyi gördü: Ona güvenmeyi bırakmaya yaklaşmıştı.
“Bana bir şans ver,” dedi. “Her şeyi anlatacağım.”
Çantasından deri kaplı küçük bir defter çıkardı. Kapağı
yıpranmıştı. Tam ortasında Lilya'nın bileğindekine benzeyen gümüş bir işaret vardı.
“Bunu annen bıraktı,” dedi Aras. “Yirmi beş yaşında sana
vermem için.”
Lilya defteri alırken parmakları titredi. “Daha yirmi dört
yaşındayım.”
Aras kapıya baktı. “Düşmanlarımız bir yıl beklemeyecek.”
Tam o sırada koridordan ağır adımlar duyuldu. Lilya kapıya
döndü. Adımlar kesilmedi; doğrudan odasına yaklaşıyordu. Aras
refleksle belindeki bıçağa uzandı.
“Hayır,” dedi Lilya. “Burada dövüşmeyeceksin.”
Kapı açıldı.
Emre eşikte durdu. Bakışları önce Lilya'nın ellerindeki
deftere, sonra Aras'ın bıçak tutan eline kaydı. Altın renkli
gözleri sertleşti.
“Silahını indir,” dedi.
Aras'ın yüzüne tanıdık olmayan, karanlık bir ifade yerleşti.
“Sen de kapıyı kapat, Karahan.”
İki adamın arasındaki sessizlik Lilya'ya tuhaf geldi.
Birbirlerini ilk kez görmüyorlardı. Emre'nin Aras'ın adını hiç
duymadan bildiğini, Aras'ınsa hangi kapının ardında kimin
durduğunu önceden öğrendiğini anladı.
“Tanışıyor musunuz?” diye sordu Lilya.
Emre cevap vermedi. Aras da. Lilya defteri göğsüne bastırdı. “Biriniz konuşacak.”
Aras'ın parmakları bıçaktan ayrıldı. Derin bir nefes aldı.
“Emre'nin ailesinin benim hakkımda söylediklerini
duymadan önce,” dedi, “sana yıllar önce neden kaçmak zorunda
kaldığımızı anlatmalıyım.”
Emre kapıyı ağır ağır kapattı.
O anda Lilya, aradığı bütün cevapların aynı gece önüne
dökülebileceğini düşündü. Bunun sevindirici olması gerekirdi.
Ama iki adamın yüzündeki ifadeyi görünce bazı gerçeklerin
bulunmaktan çok, taşınmak için cesaret istediğini anladı.