İçeriğe geç

KÜL VE KAN

Bölüm 2 · 13 dk okuma

KÜL VE KAN

Bölüm 2

KUZEY KALESİ

Sabahın ilk ışığı, taş kalenin yüksek burçlarını bal rengine boyadığında Lilya artık ata ne kadar süredir bindiğini bilmiyordu. Gece boyunca Emre'nin önünde oturmuş, sağ elindeki bıçağı bırakmamıştı. Çevrelerindeki atlıların kimseye benzemeyen sessizliğine alışmıştı ama her defasında gözlerini kapadığında dere kenarındaki dönüşümü görüyordu.

İnsan kemikleri öyle bir sese sahip olmamalıydı.

“Başın dönüyor mu?” diye sordu Emre.

“Seninle konuşunca biraz.” Önlerindeki askerlerden biri gülmemek için öksürdü. Emre tek kelime etmedi, ama Lilya'nın arkasında göğsünün hafifçe sarsıldığını hissetti.

“Bu bir şaka değildi,” dedi Lilya.

“Biliyorum.”

Yola çıkmadan önce bileğini sarmışlardı. Emre ayak bileğine bakmak için eğildiğinde Lilya geri çekilmiş, kendi kendine yapabileceğini söylemişti. Emre sargıyı ve suyu uzatıp arkasını dönmüştü. Bu davranışı, emir vermeye bu kadar alışmış birinden beklemiyordu. Kalenin demir kapıları açıldığında avludaki eğitim durdu. Mızrakların birbirine çarpan sesleri kesildi. Yüzlerce göz aynı anda onlara çevrildi. Belli ki Emre'nin dönüşü bekleniyordu; fakat yanında kanlı gömlekli yabancı bir kadın getirmesi beklenmiyordu. Önlerine kızıl saçlı bir kadın çıktı. Göğsünde gümüş kurt başı taşıyan koyu renkli bir zırh giymişti. Çenesini biraz yukarıda tutuşu, herkesin önünden çekilmeye alıştığını gösteriyordu.

“Alfa, batı devriyesinden üç kişi eksik,” dedi kadın. Ardından

Lilya'ya baktı. “Bu kim?”

“Sınırdan aldığımız bir misafir,” dedi Emre. “Suzanna, yaralıları Mira'ya gönder. Kaan, güney yolu kapatılsın.”

Suzanna'nın gözleri Lilya'nın elindeki bıçağa kaydı. Bıçağın sapındaki Karahan armasını tanımıştı. Emre'nin başka kimseye dokundurtmadığı kısa kılıçtı bu.

“Silahını mı verdin ona?”

“Bununla ilgili bir sorun mu var?” diye sordu Emre.

Suzanna cevap vermeden önce yutkundu. “Yok.”

Lilya, konuşma boyunca kadının kendisine bir kez bile doğrudan soru sormadığını fark etti. Sanki orada değilmiş gibi davranıyordu. Buna karşılık yüzündeki ifade o kadar netti ki Lilya sormadan duramadı.

“Benimle ilgili söylemek istediğin bir şey varsa doğrudan söyleyebilirsin.”

Kızıl saçlı kadının bakışları sertleşti. “Kuzey Kalesi'nde kiminle nasıl konuşacağımı bilirim.”

“Ne güzel. Ben de bilirim.” Kaan araya girdi. “Önce doktor. Sonra kavga edecekseniz en azından ayakta durabilecek hâle gelirsin.”

Lilya ona dönüp baktı. Kaan'ın iri omuzları kadar neşeli gözleri de vardı. Gece boyu hiç gülmemişti; şimdi sanki kalede gerilim yokmuş gibi davranıyordu. Lilya istemsizce gülümsedi. Suzanna bunu gördü. Sonra Emre'nin Lilya'nın gülümsemesine baktığını gördü.

“Doktoru çağırıyorum,” dedi ve uzaklaştı.

Kaan onları üst kata çıkardı. Uzun koridorlar boyunca siyah sancaklar asılıydı. Duvar nişlerinde eski savaşlardan kalma kılıçlar, aile portreleri ve ayı tasvir eden taş levhalar vardı. Lilya en büyük tablonun önünde durdu. Koyu saçlı bir adam, biri çocuk, diğeri delikanlı iki erkekle poz veriyordu. Küçük çocuğun gözleri

Emre'ninkilere benziyordu.

“Baban mı?”

Emre bir an durdu. “Evet.”

“Diğeri kardeşin?”

“Ağabeyim. Taylan.”

“Şimdi nerede?”

“Öldü.”

Tek kelimeyle konuşmayı bitirdi. Lilya tablodaki genç adama baktı. Oğlan gülmüyordu; yüzünde, kendisinden beklenen bir şeye itiraz etmek üzereymiş gibi sert bir ifade vardı.

“Üzgünüm,” dedi Lilya.

Emre başını çevirmedi. “Senin suçun değil.”

Üst katta ona ayrılan odanın penceresi kalenin kuzey duvarına bakıyordu. İçeride geniş bir yatak, yanan şömine, ahşap dolap ve yere serilmiş soluk mavi bir halı vardı. Lilya'nın bakışları ilk olarak kapıya, sonra pencereye gitti. Kaan onun neyi kontrol ettiğini anlamış gibi anahtarı masaya bıraktı.

“Kapı içeriden kilitleniyor. Dışarıdan kilidi yok.”

“Bunu neden söylüyorsun?”

“Çünkü kapıya baktığında yüzünün rengi değişti.”

Lilya cevap veremedi. İstasyonda dışarıdan sürülen her sürgünün sesini ezbere biliyordu.

“İhtiyacın olursa alt katta nöbetçi var,” dedi Kaan. “Ama çıkmak için izin istemen gerekmiyor.”

Emre de kapıya yöneldi. Lilya onu durdurdu.

“Bir dakika. Benim hakkımda ne biliyorsun?”

“Adını.”

“Yalan.”

Emre arkasını döndü. “Fotoğrafı görmüş biriyle ilgili ne bildiğimi soruyorsun. Ben o işareti çocukluğumda babamın kapalı arşivinde gördüm.”

“Peki ne anlama geliyordu?”

“Yok edilmesi gereken bir hanedanın işareti olduğunu

söylediler.”

Lilya'nın avucu gömleğinin altındaki fotoğrafa kaydı. “Annem o hanedandan mıydı?”

“Bilmiyorum.”

“Baban ne yaptı o insanlara?”

Emre'nin yüzü soldu. Yanıtını beklemeden odanın kapısı çalındı. İnce yapılı, bakır renkli saçları örgülü bir kadın içeri girdi. Elinde merhemler ve sıcak su dolu bir tas vardı.

“Mira,” dedi Emre. “Bileğine bakar mısın?”

Genç kadın başını salladı. Lilya'nın karşısına diz çökerken ne bir soru sordu ne de elini izinsiz tuttu. Sargıyı dikkatle açıp şişliği inceledi.

“Kırık yok gibi görünüyor,” dedi. “Ama birkaç gün dinlenmen iyi olur.”

“Bana herkes birkaç gün dinlenmemi söylüyor.”

“Ben de söylerdim,” dedi Mira, “ama senin buna uymayacağın yüzünden belli.”

Lilya ilk kez içtenlikle güldü.

Emre kapıdan çıkarken Mira ona dönüp, “Alfa, senin omzun?” diye sordu.

“Sonra.”

“Şimdi.”

Mira'nın sesi şaşırtıcı derecede kararlıydı. Emre itiraz etmeye hazırlanırken Lilya araya girdi.

“Bak işte. Biri de sana emir veriyor.”

Emre'nin dudaklarında kısa, yorgun bir gülümseme belirdi. Akşamüstü Lilya ilk kez tek başına koridora çıktı. Ayağındaki sızı azalmıştı. Koridorun sonundaki açık pencereden avlu görünüyordu. Savaşçılar idman yapıyordu. Birkaçının birden dönüşmesini gördüğünde elleri pencere pervazına kenetlendi.

Siyah, gri, kızıl kürklü kurtlar kılıçlı insanların arasından koşuyor, sonra yeniden iki ayak üzerinde duruyordu. Kimse bağırmıyor, kimse kaçmıyordu. Bu onlar için sıradan bir gündü.

Onun dünyasıysa bir gecede paramparça olmuştu.

“Göründüğünden daha çok acıtıyor,” dedi arkadan bir ses.

Suzanna pencereden birkaç adım ötede durmuştu. Zırhını çıkarmış, koyu kırmızı bir gömlek giymişti. Silahsız hâli bile bir kılıç kadar keskindi.

“Neyi?” diye sordu Lilya.

“Dönüşmeyi. İlk seferde kemiklerinin kırıldığını sanırsın.”

Lilya gözlerini avluya çevirdi. “İlk seferin nasıl olduğunu nereden biliyorsun?”

Suzanna omuz silkti. “Burada herkesin bir ilk gecesi vardır.”

“Benim yok.”

“Belki hatırlamıyorsundur.”

Bu söz Lilya'nın içine dokundu. Suzanna'nın bunu bilerek söylediğini anlayınca yüzünü kadına çevirdi.

“Emre neden beni buraya getirdi?”

Suzanna bir süre sustu. “Emre, birini koruması gerektiğine karar verdiğinde karşısına ordu da çıksa durmaz.”

“Bu iyi bir özellik.”

“İnsan onun korunmaya değer olduğuna inandığı sürece.”

Suzanna yürüyüp uzaklaştı. Lilya ardından baktı. Kadının sözleri tehditten çok eski bir kırgınlık taşıyordu.

Gece, büyük yemek salonunun kapıları açılırken Lilya

üzerindeki ödünç elbiseyi düzeltti. Burada kalmasının bedelini henüz bilmiyordu. Ancak salonun başındaki uzun masada Emre'yi gördüğünde, içinde ürkütücü bir sezgi belirdi: O adamın hayatına girmesi, yalnızca kendi kaderini değiştirmeyecekti.

Bu kalede herkesin sakladığı bir şey vardı.

Ve bazı sırlar, insanın annesini bulmasından bile daha

tehlikeliydi.

Yemek salonuna girdiği anda Lilya'nın ilk fark ettiği şey sessizlik oldu. Biraz önce duvarların arasından taşan konuşmalar, tabak sesleri ve gülüşler, kapı eşiğinde görünmesiyle kesilmişti. Başka bir yerde bunu nezakete yorabilirdi. Burada ise yüzüne çevrilen bakışlar, sofranın üzerinde ağır ağır dolaşan bir bıçaktan farksızdı.

Salon iki sıra yüksek pencereyle çevriliydi. Pencerelerin dışında yağmur durmuş, akşam sisi avludaki meşaleleri puslu hale getirmişti. Koyu renk taşların arasına oyulmuş kurt başları, duvarlardaki alevlerin ışığında hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Masanın başında Emre vardı. Sağındaki sandalye boştu.

Lilya kapıda durunca Emre ayağa kalktı. Konuklarını karşılayan bir ev sahibi gibi değil, hiç kimsenin görmezden gelemeyeceği bir kararın arkasında duran biri gibi. Onun bakışını yakaladı; ne gelmesini emrediyor ne de gitmesini istiyordu. Bu küçük ayrım Lilya'nın adımlarını kolaylaştırdı. Bileği hâlâ ağrıyordu. Sandalyeye doğru yürürken bunu belli etmemeye çalıştı. Emre, sandalyesini çekmek için elini uzattığında Lilya kendi eliyle sandalyeyi tuttu.

“Yapabiliyorum,” dedi alçak sesle.

“Gördüm.”

Adamın yüzündeki belli belirsiz gülümseme bir an için içini ısıttı. Hemen ardından masanın karşı tarafından gelen boğaz temizleme sesi bütün dikkati dağıttı.

“Alfa.” Sesi çıkaran yaşlı adamın saçları bembeyaz, kaşlarıysa yer yer siyahtı. Eli bastonunun gümüş topuzunda duruyordu. “Konukların oturacağı yerin bir usulü vardır.”

Emre bakışlarını yaşlıya çevirdi. “Bu akşam için gerekli düzenlemeyi ben yaptım, Rauf.”

“Bunu görüyorum. Sorduğum şey neden yaptığın.”

Lilya sandalyesine oturmadı. Emre'nin arkasında duracak ve iki erkeğin kendisi hakkında konuşmasını dinleyecek değildi.

“Ben burada oturmayabilirim,” dedi. “Hatta isterseniz yemeğinizi benim hakkımda konuşmadan da yiyebilirsiniz.”

Masanın ucundaki genç bir savaşçı kahkahasını saklamak için başını eğdi. Yanında oturan kadın onu dirseğiyle dürttü.

Rauf'un yüzü sertleşti.

“Burada söz hakkını kimin verdiğini bilmeden konuşuyorsun.”

“Konuşmak için izin gerektiğini de bilmiyordum.”

“Lilya,” dedi Emre.

Adını uyarır gibi söylemişti. Lilya başını çevirdi. “Ne?”

Emre birkaç saniye ona baktı; sonra önündeki sandalyeyi işaret etti. “Yemek soğuyor.”

Lilya oturdu. Emre de yerine geçti. Sanki bütün anlaşmazlık bundan ibaretmiş gibi çorba servis edilmeye başladı. Lilya’nın midesindeki düğüm çözülmedi. Masanın karşı ucunda Suzanna oturuyordu. Kızıl saçlarını sıkı bir örgüyle toplamış, omzundaki bandajın üzerine lacivert bir ceket giymişti. Diğerleri arasında rahat görünen tek kişi oydu. Lilya ona baktığında Suzanna kadehini hafifçe kaldırdı. Hareket kutlama anlamına gelmiyordu.

“Geldiğin yer neresi?” diye sordu Rauf, kaşığını bırakmadan.

Lilya kaşığını masaya koydu. “Son birkaç aydır farklı yerlerde kaldım.”

“Bir ailen olmalı.”

“Olmalı,” dedi Lilya. “Ben de onları arıyorum.”

Rauf'un bakışları Emre'ye kaydı. “Bu cevap güven vermiyor.”

“Beni misafir olarak çağıran siz değilsiniz,” dedi Lilya.

“Bu kalenin güvenliğinden sorumlu bir konsey var.”

“Öyleyse konsey beni getirenlere niçin sormuyor?”

Emre, ilk kez doğrudan söze karıştı. “Onu sınırda saldırı altında buldum. Soruşturma tamamlanana kadar burada kalacak.”

“Bu kızın üzerinde Ay Mührü var.”

Cümle öylesine sakin söylenmişti ki Lilya birkaç saniye anlamını kavrayamadı. Sonra herkesin elinin, bardağının, kaşığının yerinde donduğunu gördü. Rauf'un bakışları yakasının altındaki fotoğrafa değil, bileğinin iç kısmına yönelmişti. Likya istemsizce kolunu çevirdi. Derisinin altında dün gece beliren soluk gümüş çizgi hâlâ oradaydı; Mira merhem sürerken fark etmiş ama hiçbir şey söylememişti.

“Ne mührü?” diye sordu Lilya.

Rauf soruyu duymamış gibiydi. “Emre, o işareti gördüğün hâlde onu baş masaya mı oturttun?”

“Bildiğim şeylerin hepsini sana açıklamak zorunda değilim.”

“Babanın yaptığı hataları tekrar edeceksin.”

Emre'nin elindeki çatal tabağa çarptı. Küçücük ses salonda yankılandı. Lilya, bir insanın yüzündeki bütün sıcaklığın bu kadar hızlı çekilebileceğini bilmiyordu. Emre ayağa kalkmadı, sesini yükseltmedi. Ama yanındaki savaşçının sırtını dikleştirmesi Lilya'ya ne olduğunu anlattı.

“Babamın adını bu masada tehdit olarak kullanma,” dedi Emre.

“Baban bu sürüyü ayakta tuttu.”

“Babamın dönemi bitti.”

Rauf gümüş topuzlu bastonuna yaslanıp ayağa kalktı. “O hâlde konseyin konuşacağı şeyler var. Bir yabancının hangi soydan geldiğini öğrenmeden—”

“Ben de öğrenmek istiyorum,” dedi Lilya. “Beni neden tanıyormuş gibi bakıyorsunuz? Neden bileğimdeki işareti görünce herkes sustu?”

Rauf şimdi bütünüyle ona döndü. “Bir Luna'nın önce sabırlı olmayı öğrenmesi gerekir.”

Lilya sözcüğü daha önce Suzanna'nın ağzından duymuştu, fakat hiç kimse anlamını açıklamamıştı. “Luna ne demek?”

Emre'nin çenesi kasıldı. “Bu konuşmayı daha sonra yapacaktım.”

“O zaman şimdi yap.”

Masanın altındaki ellerini yumruk yaptı. Korkuyordu;

buradaki herkesin bildiği, kendisinin bilmediği şeyler vardı. Korkunun onu suskun bırakmasına yıllardır izin vermemişti. Şimdi de vermeyecekti.

Emre nefes aldı. “Bizim türümüzde bazı çiftler birbirlerini ilk karşılaşmalarında tanır. Buna kader bağı denir. Bir Alfa'nın bu bağla eşleştiği kadın sürü geleneğinde Luna olarak anılır.”

“Eşi,” diye tekrar etti Lilya. “Benimle ilgili bir şeyden mi bahsediyorsun?”

Emre bakışlarını kaçırmadı. “Evet.”

Sanki ağır bir kapı kapanmıştı. Lilya'nın önce öfkesi geldi, ardından çok daha kişisel bir duygu: Kendisi hakkında verilmiş, kendisine haber bile edilmemiş bir kararın içinde kalmıştı.

“Bana neden söylemedin?”

“Dün gece peşindeki adamlardan kaçıyordun. Sabah

yaralıydın. Biraz zamanın olsun istedim.”

“Bana ait olan bir gerçeği saklaman bana zaman vermek değil.”

“Bu bağ seni herhangi bir şeye zorlamaz.”

Rauf sertçe güldü. “Atalarımızın kanunlarını bu kadar kolay mı unuttun?”

“Onları ben de biliyorum,” dedi Emre. “Ve hiçbir kanun bir insanın iradesini elimden alamaz.”

Lilya onun söylediğini duydu ama rahatlayamadı. Çünkü Emre'nin isteğiyle gelenek arasında bir uçurum vardı ve kendisi tam ortasında duruyordu.

Rauf ceketinin içinden altın renkli bir yüzük çıkardı.

Yüzüğün üzerinde ince bir hilal ve onu çevreleyen yedi küçük çentik işlenmişti. “Öyleyse kadim usulle soralım,” dedi. “İşaret taşıyan biri, sürüye zarar vermeyecekse ayın huzurunda söz verir.”

Suzanna'nın bardağı masaya sertçe indi. “Rauf, burada değil.”

Yaşlı adam ona bakmadı. “Bir savaş komutanından konsey geleneğini öğretmesini istemedim.”

Emre ayağa kalktı. “Yüzüğü kaldır.” Rauf kolunu uzattı. Taşın içinden soluk ışık yayıldı. Lilya önce etrafındaki seslerin uzaklaştığını hissetti; ardından

görünmez bir ağırlık omuzlarına çöktü. Havadaki ekmek ve et kokusu bir anda metal tadına dönüştü. Dizleri bükülmek istedi.

Masaya tutundu.

“Ne yapıyorsun?” dedi, fakat kendi sesini boğuluyormuş gibi duydu.

“Yemin edeceksin.”

Lilya'nın kulağında geçmişten bir ses belirdi. Küçücük bir çocukken dar bir odada oturduğunu, bir kadının önünde diz çökmemesi için avuçlarını iki yanından sımsıkı tuttuğunu hatırladı. Kadının yüzü yoktu; ama sesi vardı: Eğilme, Lilya.

Sana korkuyla söz verdirmelerine izin verme.

Parmaklarının altında masa çatırdadı.

Emre yanına ulaşmak için iki sandalyeyi devirdi. “Rauf!

Dur!”

Lilya'nın içinden yükselen şey korkudan daha büyüktü. Öfkesi değildi yalnızca; kimin olduğu hakkında kendisi kadar söz sahibi olmak isteyen bütün kayıp yıllarıydı. Nefesini güçlükle topladı.

“Yeter.”

Kelime salonun ortasında asılı kaldı. Altın yüzüğün ışığı bir an titredi. Rauf dudağını büktü, elini biraz daha kaldırdı.

“Diz çök.”

Lilya masadan ayrıldı. Düşmemek için değil, doğrulmak için. Gözlerinin önünde ince gümüş çizgiler belirdi; Rauf'un yüzüğünden yükseliyor, duvarlara ve tavana uzanıyorlardı.

Sanki kendisinden önce bu odada boyun eğdirilmiş herkesin sesi aynı yerde düğümlenmişti.

“Ben,” dedi Lilya, her heceyi ayrı ayrı duyarak, “diz

çökmeyeceğim.”

Yüzük paramparça oldu.

Patlamanın sesi, fırtınanın kalenin içine dolması gibiydi. Cam kadehler kırıldı. Kandillerden biri duvara çarptı. İnsanlar kendilerini geriye attı. Rauf sandalyesine yığılıp boğazını tuttu. Emre Lilya'yı kolundan yakalamaya çalıştı; Lilya refleksle geri çekildi. İkisinin arasında kısacık bir an için gümüş ışıklı bir perde oluştu ve söndü. Sessizlik geri döndüğünde masada yalnızca kırık camların çıtırtısı vardı.

Lilya’nın elleri titriyordu. Sol bileğindeki işaret şimdi derin bir yara gibi parlıyordu. Yüzünü Emre'ye çevirdi. Adam ona dokunmuyordu; bakışlarında korku vardı, ama kendisinden korkan birinin korkusu değildi bu.

“Ben ne yaptım?” diye fısıldadı Lilya.

Emre tek kelime söylemeden diz çöktü. Lilya, onun yerdeki kırık yüzük parçalarını topladığını gördü. Bir parça Emre'nin avucunu kesmişti; kanı taşın üstünde ince bir çizgi bıraktı.

“Burada kimse sana bir daha böyle dokunmayacak,” dedi

Emre.

Lilya boğazındaki yanmayı bastırdı. “Buna sen karar

verebilir misin?”

Emre yüzünü kaldırdı. “Veremiyorsam Alfa olmanın bir anlamı yok.”

Rauf ayağa kalkmaya çalıştı. “Bu kız tehlikeli.”

Emre ağır ağır doğruldu. “Yüzüğü sen kullandın. Onu

tehlikeye atan sendin. Bugünden sonra konseydeki yerin askıda.

Sabah bütün yaşlılarla konuşacağım.”

“Beni sürgün mü edeceksin?”

“Bundan daha kötüsünü hak edip etmediğini düşüneceğim.”

Lilya herkesten önce masanın başından ayrıldı. Kapıya doğru yürürken artık aksadığını saklamıyordu. Koridorda hava daha serindi. Birkaç basamak indikten sonra duvara yaslandı. Dünya geri gelmişti, ama sanki kendi bedeni ona ait olmaktan yeni dönüyordu.

“Lilya.”

Emre arkasından yetişmişti. Onu takip etmesini istemediğine karar verip öfkeyle dönecekti. Fakat adam iki adım ötede durdu.

“Beni odama götürme,” dedi Lilya.

“Götürmeye gelmedim.”

“Öyleyse?”

“Bir açıklama borçluyum.”

Lilya gözlerini kapadı. “Beni kurtardın. Bunun için teşekkür ederim. Ama neden kurtardığını bilmediğim her dakika, aynı insanların eline bir daha düşecekmişim gibi hissediyorum.”

Emre'nin yüzünde geçen bir gölge vardı. “Sınırda seni bulduğum gece bir koku aldım. Birine duyulan özlem gibi. O anda seni tanıdığımı sandım.”

“Tanımıyordun.”

“Hayır.”

“Peki şimdi?”

“Şimdi bilmediğim bir kadının korkularını kendiminkiler kadar ciddiye almaya çalışıyorum.”

Bu cevap beklediğinden daha çok dokundu Lilya'ya.

Emre'nin gerçekten ne hissettiğini bilmiyordu. Ama ilk kez söyleyebileceği bir sözü saklamadığını düşündü.

Tam konuşacakken koridorun ucundan Mira göründü. Elindeki bez torbadan keskin ot kokuları yayılıyordu. Lilya'nın gözlerini görünce durdu. “Göz bebeklerin...”

“Ne olmuş?”

Mira torbasını yere bıraktı. “Gümüş.”

Lilya duvardaki eski aynaya yaklaştı. Orada gördüğü yüz kendisinindi; aynı burun, aynı çatık kaşlar, aynı korku. Fakat gözlerinin çevresinde gümüş ışık halkaları dolaşıyordu. Birkaç saniye sonra söndüler.

Mira, “Bunun neden olduğunu öğrenmeliyiz,” dedi.

“Yine biri bana bilmem gereken şeyleri mi anlatacak?” Lilya gülmeye çalıştı. “Bu kez mümkünse beni masaya oturtmadan yapsın.”

Mira gülümsemedi. “Bir şey göstereceğim.”

Şifacı onları tedavi odasının arkasındaki küçük kilitli dolaba götürdü. İçinden deri kaplı bir kitap çıkardı. Sayfaları eskimişti; bazı kenarlar ateşte kararmıştı. Mira kitabı açıp üzerinde gümüş bir kurt ve çevresinde yedi hilal bulunan çizimi gösterdi.

“Bu sembolü eskiden gördüm,” dedi. “Anneme ait bir

kitapta. Kitap sonradan yakıldı. Bu sayfayı sakladım.”

Lilya resme eğildi. Kurt çiziminin altındaki kadın figürü, başını yüksek tutmuş ve iki elini de açık bırakmıştı. Önünde diz çöken kurtlar vardı. Ama onların üzerinde bir taç bulunmuyordu.

“Kim bu?” diye sordu Lilya.

Mira, Emre'ye baktı. “Sizin arşivinizde bunun cevabı

olabilir.”

Emre yüzünü çevirmedi. “Arşive yarın gireceğiz.”

“Yarın mı?” Lilya'nın sabrı tükenmişti.

“Kapalı bölümü açmak için iki anahtar gerekiyor. Biri bende.

Diğeri konsey başkanında.”

“Az önce yüzüğünü patlattığım adamda mı?”

“Evet.”

Lilya istemeden güldü. İlk defa, o gülüşün içinde korkunun yerini alan bir cesaret vardı. “Sanırım yarın onu yeniden göreceğim.”

Emre de gülümsedi, fakat Mira kitabın son sayfasını

çevirince yüzündeki ifade kayboldu. Sayfanın bir köşesine solmuş mürekkeple bir tarih yazılmıştı. Yanında iki sözcük: Karahan buyruğu.

Lilya parmağını yazıya götürdü. “Senin ailenin adı.”

Emre'nin ağzı kurudu. “Evet.”

“Burada ne arıyor?”

“Bilmiyorum,” dedi Emre. Bu kez yalan söylemiyordu.

Mira kitabı kapattı. “Bunu duymaktan hoşlanmayacaksınız.

Ama Ay Mührü hakkında bulduğum son kayıt, Kuzey'in önceki Alfa'sının emriyle yok edilmiş.”

Lilya aynadaki gümüş gözlerini hatırladı. Annesinin

fotoğrafını sıkıca kavradı.

“Öyleyse annemi ararken yolum neden hep senin ailene çıkıyor, Emre?”

Emre'nin verecek cevabı yoktu. İlk kez, aralarında yeni doğan o kırılgan güvenin daha başlamadan kırılabileceğini hissetti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.