İçeriğe geç

Kül ve ayna

Bölüm 10 · 3 dk okuma

Kül ve ayna

Bölüm 10

10. Bölüm Küllerinden doğanlar

​Tünelin sonundaki paslı demir kapıyı bütün gücümüzle ittiğimizde, gecenin soğuk ve temiz havası yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Kendimizi Haliç kıyısındaki metruk, terk edilmiş bir tersanenin alanında bulduk. Yağmur hafiflemiş, yerini keskin bir poyraza bırakmıştı.

​Arkamızdaki tünelden gelen ayak sesleri ve bağırışlar, peşimizdekilerin durmaya niyeti olmadığını gösteriyordu.

​"Burası son durak," dedi Atlas. Nefes nefeseydi, şakağındaki kandan süzülen kırmızı damla çenesinden ıslak zemine damlıyordu. Belgeleri kucağımdan alıp cebine tıkıştırdı. Ardından beni kendi bedeninin arkasına çekerek yüzünü tünel çıkışına döndü.

​Saniyeler sonra Haluk Karadağ, elinde sıkıca tuttuğu silahıyla tünelin karanlığından sıyrıldı. Yanındaki adamlar devrilen avizeden nasibini almış, yaralanmıştı ama Haluk’un gözlerindeki cinnet ateşi sönmemişti.

​"Bitti Atlas," dedi Haluk, namluyu tam ikimizin arasına doğrultarak. "Buradan canlı çıkışınız yok. O kasanın içindekiler benim hayatım. Onları bana vermeden tek bir adım bile atamazsınız."

​"Senin hayatın çoktan bitti Haluk!" diye bağırdım, Atlas’ın arkasından öne doğru bir adım atarak. Artık korkmuyordum. Zihnimdeki karanlık tamamen dağılmıştı. O gecenin tüm taşları yerine oturmuştu. "Annemle babamın arabasının frenlerini bozduran sensin. Dedemi o evde ölüme terk eden sensin! Bütün o kirli servetini insanların hayatını karartarak kurdun!"

​Haluk soğuk bir pişkinlikle gülümsedi. "Hatırlamışsın... Ne tatlı. Ama ne yazık ki bu bilgiyle uzun süre yaşayamayacaksın."

​Parmağı tetikte sıkılaştı.

​O an, kucağımda tuttuğum gümüş yüzüğü sıkıca avucumda sıktım. Atlas ise gözünü bile kırpmadan Haluk’un gözlerinin içine bakıyordu.

​"Eğer ateş edersen," dedi Atlas, sesi gecenin sessizliğinde bir bıçak gibi çınladı, "cebimdeki belgelerle birlikte arkamızdaki benzin varillerine ateşe veririm. Zaten yangından geldik Haluk... Küllerin arasında ölmeye yabancı değiliz."

​Atlas sol elinde gizlediği antika çakmağı çıkardı. Kapağını açtı. Küçük, mavi bir alev gecenin karanlığında parıldadı. Hemen arkamızda, tersaneden kalma eski yakıt depolama alanları duruyordu.

​Haluk bir an duraksadı. Gözlerinde ilk kez gerçek bir panik dalgası belirdi. "Yapamazsın..."

​"Dene ve gör," dedi Atlas.

​Tam o sırada, tersanenin etrafını saran dik açılı projektörler aniden yandı! Bütün alan gündüz gibi aydınlanırken, siren sesleri geceyi yardı.

​"Polis! Silahını at ve ellerini başının üzerine koy!"

​Aydınlatma ışıklarının arkasından onlarca polis memuru ve çelik yelekli ekipler belirdi. Atlas, günler öncesinden bu belgelerin kopyalarını ve Haluk’un konumunu emniyete sızdıracak planı hazırlamıştı. Bu kaçış, Haluk’u açık alana çekmek için kurulan son tuzaktı.

​Haluk kapana kısıldığını anladığında gözleri çılgına döndü. Silahı bana doğru çevirdiği an, Atlas kendimi yere atmam için beni savurdu ve Haluk’un üzerine kapandı!

​Bir el silah sesi patladı.

​"Atlas!" diye çığlık attım.

​Polisler anında müdahale ederek Haluk’u ve adamlarını yere serdi. Silahlar el değiştirdi, kelepçe sesleri yağmurun sesine karıştı.

​Gözlerimi açtığımda Atlas çamurlu zeminde yatıyordu. Sol omzundan kan sızıyordu ama yüzünde hafif, yorgun bir tebessüm vardı. Hızla yanına diz çöktüm, ellerimle yarasından akan kanı durdurmaya çalıştım. Yanaklarımdan süzülen yaşlar yüzündeki çamura karışıyordu.

​"Geçti..." dedi boğuk bir sesle, elini kaldırıp yanağımdaki yaşları silerek. "Bitti Alara. Seni bir daha ateşe atmayacağım."

​"Seni aptal," diye fısıldadım, ağlamalarımın arasında gülümsayerek. "Beni korumak için vurulmak zorunda değildin."

​"Sana bir söz vermiştim," dedi gözlerinin içi parlayarak. "Alevlerin arasında... Seni asla bırakmayacağıma dair."

​EPİLOG: Ayna ve Kül

​Altı Ay Sonra

​Büyükada’daki eski ahşap evin bahçesinde, denize karşı oturuyordum. Güneş, Marmara’nın sularında altın sarısı izler bırakarak batıyordu.

​Haluk Karadağ ve şebekesi, kasadan çıkan belgeler sayesinde müebbet hapis cezası almıştı. Dedemin ve ailemin adı nihayet temize çıkmış, geçmişin üzerini örten o ağır kül tabakası rüzgarla silinip gitmişti.

​Arkamdan gelen ayak seslerini duyduğumda dönüp bakmama gerek yoktu. Rüzgar, onun kokusunu çoktan bana getirmişti.

​Atlas yanıma oturdu. Omuzundaki yara izi iyileşmişti ama gözlerindeki bana bakan o derin, tutkulu bakış hiç değişmemişti. Elindeki tuvalı yanımıza koydu.

​"Yine ne çiziyorsun?" diye sordum, başımı omuzuna yaslayarak.

​"Geleceğimizi," dedi Atlas.

​Avucunu açtı. İçinde, yangın gecesinden kurtardığımız ve o kasadan çıkan annemin gümüş yüzüğü duruyordu. Yüzüğü alıp yavaşça sağ elimin yüzük parmağına taktı.

​"Artık geçmişin külleri arasında yaşamıyoruz Alara," dedi dudaklarını şakağıma bastırarak. "Bundan sonra aynaya baktığımızda sadece birbirimizi göreceğiz."

​Denizden esen ılık rüzgar saçlarımızı uçuştururken, gümüş yüzük batan güneşin altında ışıldıyordu. Karanlık geçmiş geride kalmış, kırık aynanın parçaları nihayet birleşmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.