İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 48 · 14 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 48

Mühürlü Günahlar

Dün geceden sonra sarayın taş koridorları bana her zamankinden daha dar geliyordu. Boynumdaki o sızlayan izi yüksek yakalı elbisemle gizlemiş olsam da, Tylor’ın tenimde bıraktığı o sahiplenici hissi gizlemek imkansızdı. Kahvaltıdan sonra Tylor ile mahzende yaşadığımız o sessiz yeminleşme, kalbimdeki korkuları bir nebze olsun dindirmişti ama annem Vespera’nın o şüpheci bakışları hala üzerimizdeydi.

Yemek salonunun büyük kapıları açıldığında, içerideki hava buz gibiydi. Annem masanın başında, elinde Bianca’nın mühürlü bir mektubuyla duruyordu. Valtor, Lena ve Edward da oradaydı; yüzlerindeki ifade durumun ciddiyetini anlatmaya yetiyordu.

"Bianca ölmeden önce bir vasiyet bırakmış," dedi annem Vespera, sesi yankılanarak. "Sarayın içindeki mühürlerin kırılacağı ve içimizden birinin bu karanlığa hizmet edeceği üzerine bir kehanet."

Tylor, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kapı eşiğinde duruyordu. Gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu. Annemin sözleri üzerine hafifçe öne çıktı. "Mühürler kağıt üzerinde kırılabilir Kraliçem, ama bu sarayı koruyan biziz. Kimin kime hizmet ettiğini zaman gösterir."

Annem bakışlarını Tylor’a dikti. "Sana olan güvenim tam Tylor, ama Alisa’nın üzerindeki o 'sarmaşık' izleri geçene kadar ikinizin yan yana gelmesini yasaklıyorum. Sarayda bir casus olduğu söyleniyor ve en zayıf noktamız, duygularımız."

Bu yasak kalbime bir bıçak gibi saplandı. Tylor’a baktım; çenesi kasıldı, elleri yumruk oldu ama istifini bozmadı. Yasak ne kadar sert olursa olsun, aramızdaki o zifiri bağın kopmayacağını ikimiz de biliyorduk.

Tam o sırada, sarayın dışından büyük bir gürültü yükseldi. Vespera’nın düşmanları kapıya dayanmıştı bile. Bianca’nın sadık generallerinden biri olan Draven, yanında devasa bir orduyla sarayı kuşatmıştı.

"Alisa, odana çekil!" diye bağırdı annem.

Tylor yanıma gelip kolumu tuttu. Kimsenin duyamayacağı o güven veren sesiyle fısıldadı: "Yasaklar duvarlar içindir Alisa’m. Ben senin gölgenim; anneni dinle ama sakın unutma, seni korumak için gerekirse tüm sarayı yakarım."

Dışarıdan gelen kılıç sesleri ve bağırışlar, barışın bittiğini ve asıl savaşın saray surlarında başladığını haber veriyordu.

Tylor’ın parmakları kolumu bıraktığında, geride bıraktığı sıcaklık buz gibi koridorda tek dayanağım olmuştu. Annemin emriyle muhafızlar beni odama doğru yönlendirirken, omzumun üzerinden son kez Tylor’a baktım. O çoktan kılıcını çekmiş, bir eliyle miğferini düzeltirken devasa adımlarla ana kapıya, yani cehennemin ortasına doğru ilerlemeye başlamıştı.

Odamın ağır meşe kapısı üzerime kapandığında, içerideki sessizlik dışarıdaki yıkımla tezat oluşturuyordu. Sur dışından gelen mancınık sesleri sarayın temellerini sarsıyor, Draven’ın ordusunun naraları odamın soğuk duvarlarında yankılanıyordu. Pencereye koştum; aşağıda, zifiri karanlığın içinde binlerce meşale birer ateş böceği gibi dizilmişti. Ama bu ışıklar umut değil, ölüm getiriyordu.

Yüksek yakalı elbisemin boğazımı sıktığını hissettim. Elimi boynumdaki o ize götürdüm. Tylor’ın dün geceki "imzası" şimdi bir kor gibi yanıyordu. Annem bizi ayırabileceğini sanıyordu ama bu yasak, sadece birbirimize olan açlığımızı ve sadakatimizi körüklemekten başka bir işe yaramayacaktı.

Birden, odamın içindeki gizli geçidin kapağı hafif bir gıcırtıyla aralandı. Hançerimi çekip karanlığa doğrulttum.

"Sana odanda kalmanı söylemişlerdi, prenses."

Gelen Tylor’dı. Zırhı toz ve taze kan lekeleri içindeydi, nefes nefese kalmıştı. Kapıyı arkasından kapatıp hızla yanıma geldi. Yasak falan dinlememişti; o, verdiği sözü tutmak için buradaydı.

"Tylor! Aşağıda olman gerekmiyor mu?" diye fısıldadım, kollarımı boynuna dolayarak.

"Aşağısı karışık Alisa. Draven’ın adamları surlara tırmanıyor ama asıl sorun bu değil," dedi, elleriyle yüzümü kavrayarak. Gözlerindeki o karanlık ateş, dışarıdaki yangından daha şiddetliydi. "Sarayın içindeki hain kapıları zorluyor. Vespera şu an kime güveneceğini şaşırmış durumda. Beni de kışlaya hapsetmeye çalıştı ama beni hiçbir zincirin tutamayacağını unutmuş."

Eğilip alnını alnıma dayadı. O sarsılmaz, kaya gibi sert olan adamın kollarında ilk kez hafif bir titreme hissettim. "Seni burada, bu dört duvar arasında korumasız bırakamazdım. Eğer o kapılar açılırsa, ilk gelecekleri yer burası."

"Ne yapacağız?" dedim, gözlerimin içine çöken o karanlık kararlılıkla.

Tylor hafifçe gülümsedi, omuzlarındaki yükü bir kenara bırakmış gibiydi. "Annene itaat etmeyi bırakacağız. Draven, sarayın altındaki gizli tünelleri bilmiyor. Sen ve ben, o tünellerden geçip kuşatmanın arkasına sarkacağız. Haini bulup kellesini Vespera’nın önüne atmadan bu savaş bitmeyecek."

Elini tekrar boynumdaki izin üzerine koydu, başparmağıyla orayı hafifçe okşadı. "Bu iz geçene kadar yan yana gelmemiz yasaktı değil mi? O zaman bu gece o izi kimsenin görmeyeceği kadar karanlık yerlerde savaşacağız."

"Seninle ölüme bile gelirim Tylor," dedim, belimdeki kılıcı kontrol ederek.

Tylor, kılıcını kınına sokup elimi sımsıkı tuttu. "Ölüme değil Alisa’m, zafere gideceğiz. Ve bu gece bittiğinde, kimse bizi bir daha ayıramayacak."

Gizli geçidin karanlığına doğru ilk adımı attığımızda, dışarıdaki savaş çığlıkları artık sadece uzak birer fısıltıydı. Artık ne annemin yasağı ne de Draven’ın ordusu umurumuzdaydı. Biz, birbirine mühürlenmiş iki ruh olarak, kendi kaderimize yürüyorduk.

Gizli geçidin rutubetli merdivenlerinden aşağı, sarayın en derinlerine indikçe dışarıdaki kılıç sesleri ve bağırışlar yavaş yavaş silindi. Tylor’ın eli, benim elimi bir an bile bırakmıyordu; sanki bıraksa bu karanlık bizi yutacakmış gibi sımsıkı tutuyordu. Sonunda, tünelin ucu saray surlarının çok uzağında, ormanın içindeki o küçük, terk edilmiş avcı kulübesine açıldı.

Dışarı çıktığımızda gece zifiri karanlıktı ama burası, sarayın o boğucu ve yasaklarla dolu havasından bin kat daha huzurluydu. Tylor, kapıyı içeriden sürgüleyip meşaleyi yakmadan önce bir süre durup nefesini topladı. Zırhının ağırlığını ve üzerindeki o savaş yorgunluğunu yere bıraktı.

"Sonunda..." diye fısıldadı Tylor. Sesi, az önceki o sert ve emir veren komutan tonundan tamamen sıyrılmış, sadece bana ait olan o yumuşak tınısına dönmüştü.

Yanıma gelip beni ocağın başındaki minderlerin üzerine çekti. Artık ne annemin yasağı ne Draven’ın ordusu ne de o bitmek bilmeyen saray dedikoduları vardı. Sadece o ve ben vardık. Tylor, ellerimi tutup avuç içlerimi öptü.

"Bitti Alisa," dedi, gözlerimin içine bakarak. "En azından bu gecelik... Tüm o karmaşadan, hainlerden ve emirlerden uzağız. Sadece sen ve ben."

Elini yavaşça elbisemin yakasına götürdü ve o boynumdaki, her şeyin başladığı izi ortaya çıkardı. Parmak uçlarıyla izin üzerinden geçerken bu sefer yüzünde bir suçluluk değil, derin bir sahiplenme vardı. "Bu iz yüzünden bizi ayırmaya çalıştılar. Ama bilmiyorlar ki, bizi birbirimize bağlayan şey tenimizdeki izler değil, ruhumuzdaki mühürler."

Başımı göğsüne yasladım. Zırhının altındaki o hızlı ama güven veren kalp atışını dinlemek, dünyadaki tüm müziklerden daha huzurluydu. "Hiç bitmesin istiyorum Tylor. Sadece böyle, sessizce... Savaşsız ve yasaksız."

Tylor saçlarımı okşayıp alnımı öptü. "Bitmeyecek Alisa'm. Dışarıdaki dünya ne kadar yanarsa yansın, bu kulübenin içinde, bu karanlığın ortasında bizim kendi dünyamız var. Ve ben yaşadığım sürece, kimsenin o dünyayı bozmasına izin vermeyeceğim."

O gece, dışarıdaki fırtınaya inat, birbirimizin kollarında o dindiremediğimiz özlemle ve huzurla kaybolduk. Ne bir emir, ne bir sorumluluk... Sadece aşkın o en saf, en zifiri hali kaldı geriye.

Tylor’ın parmakları saçlarımın arasında gezinirken, bakışları boynumdaki o ize takıldı. Elini hafifçe elbisemin yakasından içeri kaydırıp omuzlarımı gevşetti. Artık o ağır, yüksek yakalı elbiselerin beni boğmasına gerek yoktu.

"Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor Alisa," diye fısıldadı Tylor. "Tahtlar, mühürler, kehanetler... Ama benim tek bir gerçeğim var, o da şu an kollarımda duruyor. Vespera ne derse desin, o iz geçse de geçmese de, sen benim ruhuma kazınmışsın bir kere."

Başımı kaldırıp o karanlık, fırtınalı gözlerine baktım. "Bizi bulacaklar mı?" diye sordum, ama sesimde bir korku yoktu. Tylor yanımdayken korku, sadece bir kelimeden ibaretti.

"Bulsalar ne yazar?" dedi hafifçe sırıtarak. O bildiğim, kendine güvenen küstah tavrı geri gelmişti. "Bu kapıdan içeri girmeye cesaret edebilecek bir adam tanımıyorum. Hem... Burası bizim kaçışımız değil, bizim başlangıcımız."

Eğilip alnımı öptü, ardından dudaklarını boynumdaki o sızlayan izin üzerine bastırdı. Bu seferki dokunuşu bir savaşçının vahşiliğiyle değil, bir aşığın en derin şefkatiyleydi. O sızı, onun sıcaklığıyla birleşince yerini tatlı bir uyuşukluğa bıraktı.

"Savaşları başkaları versin," dedi Tylor, beni kendine daha sıkı çekerek. "Biz bu gece sadece birbirimize ait olacağız. Söz veriyorum Alisa’m, yarın güneş doğduğunda her şey farklı olacak. Kimsenin önünde eğilmeyeceğiz, kimseden saklanmayacağız. Sadece sen ve ben, kendi krallığımızı kuracağız."

Tylor’ın kollarında, şöminenin sıcaklığıyla mayışmış bir halde sabahın ilk ışıklarına teslim olmak üzereydik. Aramızdaki o sessiz huzur, dünyadaki her şeyden daha tatlıydı. Tylor tam alnımı öpüp "Sonsuza dek böyle kalabiliriz," diye fısıldıyordu ki...

BOOOOM!!!

Avcı kulübesinin sağlam meşe kapısı, sanki bir mancınıkla vurulmuş gibi büyük bir gürültüyle açıldı. Tylor bir anda beni arkasına itip şimşek hızıyla kılıcına uzandı ama gelenleri görünce kılıç elinde asılı kaldı.

Kapı eşiğinde, toz toprak içinde, nefes nefese kalmış ve yüzlerinde devasa, muzip gülümsemeler olan Lena ve Iris duruyordu. Iris'in elinde yarısı yenmiş bir tavuk budu, Lena'nın kolunun altında ise devasa bir harita rulosu vardı.

"GÜNAAAAAYDIN, SEVGİLİ KAÇAKLAR!" diye bağırdı Lena, kulübenin içine dalarak. O gür sesi, kulübedeki tüm huzuru bir saniyede tuzla buz etti.

"Sizi bulamayacağımızı mı sandınız?" dedi Iris, tavuk budunu sallayarak. Kulübeye girip burnunu çekti. "Burası... Gümüş Göl kokuyor. Ve biraz da... utanç?"

Tylor, kılıcını yavaşça yere bıraktı ama yüzündeki o 'az önce romantizmin canına okudunuz' ifadesi paha biçilemezdi. "Sizin surlarda Draven’la savaşıyor olmanız gerekmiyor muydu?" diye gürledi Tylor, sesi kaplan kükremesi gibiydi ama bu sefer sadece hayal kırıklığı doluydu.

"Savaş bitti, Tylor-cığım!" dedi Lena, haritayı Tylor’ın yüzüne doğru sallayarak. "Vespera kapıları açtırdı. Haini bulduk; meğer Edward'ın o salak seyisiymiş! Draven da seyisi görünce gülmekten savaşı bıraktı. Her şey çözüldü."

"Ayrıca," diye ekledi Iris, yanıma gelip boynumdaki o sızlayan ize dik dik bakarak. Muzipçe gülümsedi. "Vespera, Alisa’nın sarmaşık yalanını yutmamış. Tylor’ın o 'nazik' koruması hakkında bazı teorileri var. Bizi de sizi 'kurtarmaya' gönderdi."

Lena, Tylor’ın çıplak omuzlarına sertçe vurdu. "Hadi, koca adam! Sarayda zafer ziyafeti var. Ve Vespera, ikinizi de taht odasında bekliyor. Sanırım o 'sarmaşık' izinin hesabını soracak."

"Annem her şeyi biliyor mu?" diye fısıldadım, yüzümün kızarmasına engel olamayarak.

"Annen her şeyi görür Alisa," dedi Iris kıkırdayarak. "Ama üzülmeyin, Valtor sizin için 'büyü mühürlenmesi' diye bir şey uydurdu. Güya Tylor seni korurken ruhlarınız mühürlenmiş. Vespera da bunu yedi gibi."

Tylor bana baktı, yüzünde o karanlık ama bu sefer komik bir çaresizlik vardı. "Görünüşe göre huzurumuz bu kadar sürdü Alisa’m. Ama mühürleme fikri... fena değil."

Lena ve Iris, Tylor’ın zırhlarını ve elbiselerimi toplayıp kulübeden dışarı fırladılar. "Acele edin! Vespera bekletilmeyi sevmez! Ve Tyler, o omuzlarını kapat, ziyafette gözümüz bozulmasın!" diye bağırdı Lena arkasından.

Huzurlu gecemiz, Lena'nın haritaları, Iris'in tavuk budları ve annemin bitmek bilmeyen şüpheleri arasında komik bir kaosa dönüşmüştü. Tylor kılıcını kınına sokarken bana döndü. "En azından bu gece," dedi gülümseyerek, "kimse bizi mühürlemekten alıkoyamadı."

Tylor, sanki az önce o derin ve tutkulu yeminleri eden adam değilmiş gibi, söylene söylene zırhını kuşanmaya başladı. "Bir dahaki sefere," dedi kemerini sıkarken, "bu kulübenin kapısına sadece kilit değil, bir de ejderha bağlayacağım. Iris ve Lena'nın olduğu bir krallıkta gizlilik imkansız."

Kulübeden çıktığımızda Iris elindeki tavuk budunu bitirmiş, kemiği ormana doğru fırlatıyordu. Bizi görünce gözlerini kısarak sırıttı. "Vespera’nın yanına gidince yüzündeki o 'suçlu çocuk' ifadesini sil Alisa. Unutma, siz artık 'büyüyle mühürlenmiş' bir çiftsiniz. Valtor’un uydurduğu bu yalanı satmamız lazım, yoksa Tylor’ı ahırlarda seyisin yanına atarlar."

Sarayın büyük kapısından içeri girdiğimizde, her yerin bayram yeri gibi süslendiğini gördük. Draven’ın ordusundan eser kalmamıştı. Ortamda bir zafer havası vardı ama benim için asıl savaş, taht odasının kapısında başlıyordu.

Taht odasına girdiğimizde annem Vespera, Valtor ile hararetli bir şekilde konuşuyordu. Bizi görünce durdu, o keskin bakışlarını önce bana, sonra Tylor’ın hala hafifçe kızarmış omuzlarına dikti.

"Geldiniz demek," dedi annem, sesi buz gibiydi ama gözlerinde garip bir parıltı vardı. "Valtor bana... ilginç bir mühürleme hikayesi anlattı. Tylor'ın korumacı içgüdüleri o kadar güçlüymüş ki, Alisa'nın ruhuna bir işaret bırakmış."

Tylor hemen öne atıldı, elini göğsüne koyup hafifçe eğildi. "Kraliçem, her şey tamamen... büyünün bir yan etkisi. Alisa'yı o zifiri karanlıkta korumaya çalışırken enerjimiz biraz fazla karışmış olabilir."

Valtor arkadan bize "devam et" dercesine kaş göz işareti yapıyordu.

Annem tahtından kalkıp yanımıza geldi. Boynumdaki yüksek yakalı elbiseye bakıp hafifçe gülümsedi. "Enerji karışması demek... Ne ilginç. Seyis de mektupları yanlış güvercine bağlarken aynı şeyi söyledi."

Tam o sırada Lena ve Iris içeri daldı. Lena elinde dev bir şarap kadehiyle, "Zaferimize!" diye bağırdı. "Ve tabii ki sarayımızın yeni mühürlü aşıklarına! Anne, kabul et, Tylor'ın imzasını atmadığı bir mühürleme ancak kitaplarda olurdu!"

Annem derin bir iç çekti. "Tamam, kesin şunu. Şimdilik bu 'mühür' meselesini halka böyle duyuracağız. Ama Tylor..." Annem Tylor'ın kulağına eğildi ama hepimiz duyuyorduk: "Bir dahaki sefere mühürlerini daha az görünür yerlere bas, yoksa seni o seyisle aynı hücreye mühürlerim."

Tylor yutkunarak geri çekildi. "Anlaşıldı Kraliçem."

O gece sarayda düzenlenen ziyafette, herkes savaşı ve zaferi konuşurken; biz Tylor ile masanın altından el ele tutuşuyorduk. Iris sürekli "Mühürleriniz sızlıyor mu?" diye dalga geçse de, Lena şarabını yudumlarken seyisin mektup maceralarını anlatıp tüm masayı kahkahaya boğsa da, bizim için her şey yerli yerine oturmuştu.

Tylor kulağıma eğilip fısıldadı: "Sanırım seyis krallığı kurtarmakla kalmadı, bizim hayatımızı da en komik şekilde kurtardı. Ama yine de o kulübedeki yarım kalan konuşmamızı bir gün bitireceğiz."

Gülümsedim. Zifiri karanlık yerini ışıklara bırakmıştı ama bizim hikayemiz, bu tatlı kaosun içinde yeni başlıyordu.

Ziyafet salonundaki gürültü, dışarıdaki savaştan daha şiddetliydi. Dev avizelerden dökülen ışıklar, altın kupaların üzerinde parlarken; biz Tylor ile annemin sağında ve solunda, sanki dünyanın en masum büyü kazasına kurban gitmişiz gibi oturuyorduk.

Lena, masanın ortasına kadar eğilmiş, seyisin mektubu nasıl yanlış güvercine bağladığını canlandırıyordu. "Adam mektubu güvercinin ayağına değil, neredeyse kanadına dolamış! Güvercin sarayın bahçesine 'pata küte' düştüğünde Vespera mektubu okuyup, 'Bu ne saçmalık, Draven’ın taktikleri bu kadar kötü olamaz' demiş!"

Masadaki herkes kahkahalarla sarsılırken, Iris elindeki şarap kadehini havaya kaldırdı. "Bence asıl komedi, Tylor ve Alisa’nın 'mühürlenme' anıydı! Mahzende bir enerji patlaması oldu dediniz ya Valtor... Ben o sırada koridordaydım, enerji değil de sanki birinin 'Tylor dur!' diye nefes nefese fısıldadığını duydum."

Masaya bir anlık sessizlik çöktü. Annem Vespera kadehini yavaşça masaya bıraktı ve keskin gözlerini Iris’e dikti. "Öyle mi Iris? Sen neler duyuyorsun öyle?"

Tylor, boğazına kaçan şarabı öksürerek dışarı atmaya çalışırken masanın altından dizimi öyle bir sıktı ki, neredeyse çığlık atacaktım. Hemen araya girdim. "Iris her zamanki gibi hayal gücünü konuşturuyor anne! Biliyorsun, o zifiri karanlık mahzenler rüzgarın sesini bile fısıltıya çevirir."

Valtor, durumu kurtarmak için hemen atıldı. "Kesinlikle! Kadim büyülerin birleşme anında rüzgar, aşkın ve sadakatin sesini taklit edebilir. Tylor’ın enerjisi Alisa’nın ruhuyla kenetlendiği o an... Ah, o anı sadece biz bilgeler anlayabiliriz."

Lena, Valtor’ın bu abartılı savunmasına dayanamayıp bir kahkaha daha patlattı. "Valtor, senin bilgeliğin mi yoksa uydurma kabiliyetin mi daha büyük hala çözemedim! Ama Tylor’ın o 'enerji' mühürlerini Alisa’nın boynuna nasıl yerleştirdiğini bir gün bize de öğretmesi lazım."

Tylor, artık dayanamayıp gülümsedi. O sert savaşçı maskesi tamamen düşmüştü. Masanın altından elimi sımsıkı tuttu ve kulağıma doğru eğildi. "Sanırım krallığı kurtarmaktan daha zor olan şey, bu masadaki dostlarımızın dilinden kurtulmakmış."

"Söz veriyorum," diye fısıldadım kulağına. "Bundan sonraki mühürleme işlemlerimizi sadece zifiri karanlıkta ve bu ikisinden çok uzakta yapacağız."

Gecenin ilerleyen saatlerinde, ziyafetin sonuna doğru annem Vespera ayağa kalktı. Herkes sustu. Annem elini omzuma koydu, sonra da Tylor’a baktı. "Bu gece sadece bir zaferi değil, aynı zamanda mühürlenmiş bir geleceği kutluyoruz. Tylor, kızımı korurken gösterdiğin o 'sarsıcı' enerji için sana teşekkür ederim. Ama bir dahaki sefere... güvercinleri rahat bırak."

Tylor hafifçe eğilerek selam verdi. "Emredersiniz Kraliçem."

Ziyafet bittiğinde ve herkes dağıldığında, Tylor ile sarayın balkonuna çıktık. Gece yine zifiri karanlıktı ama bu sefer içimizde bir korku yoktu. Tylor arkamdan gelip ellerini belime doladı. Boynumdaki o "mühürlü" yere küçük bir öpücük kondurdu.

"Bak gördün mü?" dedi Tylor muzipçe. "Tüm krallık artık bizim 'mühürlendiğimizi' biliyor. Kaçışın yok Alisa."

Gülümsedim. "Zaten kaçmak istediğimi kim söyledi?"

Tylor, balkonun korkuluklarına yaslanıp derin bir nefes alırken omuzları hala gülmekten sarsılıyordu. Az önce içeride kopan o şamata, bir prensin karizmasını biraz sarsmıştı ama yüzündeki o rahatlamış ifade her şeye değerdi.

"Hala inanamıyorum," dedi Tylor, başını iki yana sallayarak. "Koskoca Bianca, krallığı devirmek için bizim Edward’ın o meşhur seyisini mi seçmiş? Adamın daha sağını solunu ayırt edemediğini, atların yelesini örerken bile parmaklarını birbirine doladığını herkes bilir! Edward bu adamı ahırda nasıl tutuyor, hala hayret ediyorum."

Kıkırdayarak koluna girdim. "Asıl mesele Lena'nın anlatışıydı Tylor. Edward’ın seyisinin o kargayı doğru dürüst uçuramadığını, karganın gidip annemin kucağına konduğunu söylerkenki yüz ifadesini gördün mü? Edward bile masanın altında gülmekten morarmıştı."

Tylor bir kahkahayı daha serbest bıraktı. "Gördüm... Bir de adamın 'Kraliçem bu kuş aslında Bianca'nın ama bana aşık olduğu için yanınıza geldi' diye kıvırmaya çalışması... Alisa, yemin ederim saray muhafızları adamı zindana götürürken gülmekten mızraklarını düşürmüşler. Edward’ın yüzünü gördün mü? 'Benim seyisim bari düzgün birine ihanet etseydi' der gibi bakıyordu."

"Annem de az değil," dedim, gözlerimi kısarak. "Güvercinleri rahat bırak derken aslında sana 'Edward’ın seyisi kargayı şaşırdı, sen de bari kendi işini şaşırma' demek istedi. Bir prensin yanındaki adamlar bu kadar sakarsa, prensin kendisi kim bilir neyi şaşırır diye düşünüyor kesin."

Tylor arkamdan gelip ellerini tekrar belime doladı, çenesini omzuma yasladı. "Ben neyi şaşıracağımı biliyorum Alisa’m. Ben senin o mahzendeki bakışlarını gördüğüm an, pusulamı da rotamı da şaşırdım. Edward’ın o beceriksiz seyisi kargayı yanlış yere göndermiş olabilir ama ben mühürlenecek kalbi en doğru yerden buldum."

"Yine de," diye fısıldadım, ona doğru dönerek. "Lena ve Iris'in dilinden kurtuluşumuz yok. Yarın tüm sarayda 'Prens Tylor’ın mühürleme büyüsü, Edward’ın seyisinin karga taktiğinden daha etkili' diye şarkılar bestelenirse şaşırmam."

Tylor muzipçe gülümsedi. "Bırak bestelesinler. O seyis zindanda 'Atlar aslında Bianca’nın casusuydu' diye sayıkladığı sürece, bizim mühür hikayemiz saray tarihinin en asil efsanesi olarak kalacak. Edward’a da söyleyeceğim, o seyisi zindandan çıkarmasın; yoksa bir dahaki sefere Bianca'ya mektup yerine sarayın anahtarlarını falan yollamaya kalkar, yine yanlışlıkla anneme verir!"

Balkonun zifiri karanlığında, uzaktan zindandaki nöbetçilerin bile kahkahalarını duyabiliyorduk. Görünüşe göre Edward’ın seyisinin "şanssız" ihaneti, krallığın en karanlık gecesini bir komedi şölenine çevirmişti. Tylor beni kendine daha sıkı çekti ve kulağıma fısıldadı:

"Kargalar yanlış uçabilir, Edward’ın seyisleri saçmalayabilir... Ama bu Prens, senin için her zaman zifiri karanlıkta bile yolunu bulur."

Seyis : atların beslenmesi,tımarı (temizliği), sağlığı kontrolleri ve eğitimi gibi tüm bakımlarıyla ilgilenen, ahır işlerini yapan profesyonel kişiye denir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.