İçeriğe geç

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 4 · 5 dk okuma

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 4

0.4

🦢 Kuğu Prensesi

4. Bölüm — Damian

> “Bir savaşın ortasında kalmak sorun değildi; asıl sorun, insanın savaşmaması gereken kişiyi merak etmeye başlamasıydı.”

Savaş haberini aldığım anda aklımdan geçen ilk şey Valerianların ne yapacağı değildi. İkinci şey Ravencourt sınırındaki askerlerin durumu da değildi. İlk düşündüğüm kişi Amelia'ydı ve bundan hiç hoşlanmamıştım. Çünkü birkaç saat önce tanıştığım bir prensesin aklıma bu kadar hızlı yerleşmesi mantıklı değildi. Üstelik Amelia Valerian benim düşünmemem gereken insanların başında geliyordu. O, düşman hanedanın kızıydı. Ben ise Ravencourtların varisiydim. Aramızdaki sınır yalnızca iki krallığın arasındaki topraklardan oluşmuyordu; ailelerimizin geçmişi, savaşlar, anlaşmalar ve yıllardır birbirimize anlatılan hikâyeler vardı. Buna rağmen koridorun ortasında ona “Odana git,” dediğim anda tek düşündüğüm şey onun güvende olmasıydı. Bunu kendime açıklamak için birkaç farklı sebep bulabilirdim. Bir prensesin zarar görmesinin iki krallık arasındaki anlaşmayı bozabileceğini söyleyebilirdim. Amelia'nın başına bir şey gelmesinin Valerianlarla olan ilişkileri daha da kötüleştireceğini söyleyebilirdim. Hatta babamın beni bu anlaşmanın başına koyduğunu ve onun güvenliğinden sorumlu olduğumu bile söyleyebilirdim. Bunların hepsi kulağa mantıklı geliyordu. Tek sorun, hiçbirinin tamamen doğru olmamasıydı. Çünkü Amelia'nın başına bir şey gelmesi düşüncesinden gerçekten hoşlanmamıştım. O sırada koridorun sonunda kayboluşunu izlerken telefonum titredi ve ekranda onun mesajını gördüm. Emir vermeye devam edersen engellerim. Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı. Cevap yazdım. Bunu yaparsan Kuğu Prensesi'ne nasıl ulaşacağım? Gönder tuşuna bastıktan sonra birkaç saniye ekranı izledim. Cevap gelmedi. Muhtemelen bana küfrediyordu. Nedense bu düşünce bile eğlenceliydi. Ezra birkaç adım ötede duruyordu ve yüzündeki ifadeden telefonuma baktığını anlamıştım. “Ne?” dedim. “Hiç.” “Öyle bakma.” “Nasıl bakıyorum?” “Her şeyi biliyormuşsun gibi.” Ezra hafifçe güldü. “Ben hiçbir şey bilmiyorum.” “İyi.” “Ama öğrenebilirim.” Telefonu cebime koydum. “Öğrenme.” “Geç kaldın.” Ona baktım. Ezra benim en eski arkadaşlarımdan biriydi ve bazen fazla fazla şey fark ediyordu. Özellikle de benim söylemediğim şeyleri. Bu yüzden onunla konuşurken dikkatli olmak zorundaydım. “Sınırdaki saldırı hakkında bilgi istiyorum,” dedim. Ezra'nın yüzündeki gülümseme kayboldu. “Ben de tam onu söyleyecektim.” “Kaç kişi?” “Kesin sayı yok. Gelen ilk raporda yaklaşık otuz asker olduğu söyleniyor.” “Karşı taraf?” “Henüz bilinmiyor.” “Ravencourt bayrağı var mı?” “Hayır.” Bu cevap hoşuma gitmedi. “Valerianlar mı?” “Onu da bilmiyoruz.” Birkaç saniye düşündüm. Eğer saldıran taraf Valerianlarsa, bu anlaşmanın anlamı kalmazdı. Eğer Valerianlar değilse, o zaman kimdi? İki krallığın sınırında dolaşan üçüncü bir güç olması ihtimali daha da kötüydü. Çünkü düşmanını bilmek, en azından ona karşı hazırlanabileceğin anlamına gelirdi. Bilmediğin bir düşman ise seni hazırlıksız yakalardı. “Babam nerede?” diye sordum. “Kral Alexander'la görüşüyor.” “Tabii.” Sarayda herkes birbirinin düşmanıymış gibi davranıyor ama savaş ihtimali ortaya çıktığında aynı masanın etrafında oturuyordu. Dünyanın en saçma düzenlerinden biri buydu. Birkaç dakika sonra büyük salona geri döndüm. Babam ve Alexander haritanın üzerinde eğilmiş konuşuyorlardı. Amelia'nın babasının yüzü her zamankinden daha sertti. Lucius'un elleri masanın üzerinde kenetlenmişti. İki adamın yıllardır birbirlerinden hoşlanmadığını biliyordum ama savaş başladığında kişisel nefretlerini bir kenara bırakabilecek kadar deneyimliydiler. Ben de masaya yaklaşıp kuzey sınırının işaretlendiği bölgeye baktım. “Saldırı burada olmuş,” dedim. Alexander başını kaldırdı. “Evet.” “Kim yaptı?” “Bilmiyoruz.” “Askerlerimizden biri geri döndü mü?” Lucius cevap verdi. “Üç kişi.” “Üç?” “Şimdilik.” Kaşlarımı çattım. “Ne anlattılar?” Alexander derin bir nefes aldı. “Saldırganların herhangi bir hanedan sembolü taşımadığını söylediler.” “Silahları?” “Normal değildi.” İşte o cümle beni durdurdu. “Ne demek normal değildi?” Alexander bir an sustu. “Büyü kullanılmış.” Salonun havası bir anda değişti. Büyü bu dünyanın bir parçasıydı ama her büyü herkes tarafından kullanılamazdı. Kraliyet ailelerinin bazı üyelerinde doğuştan gelen yetenekler vardı, bazıları eğitimle küçük büyüler yapabiliyordu fakat savaşta kullanılan büyü başka bir şeydi. Kontrol edilemeyen bir güç, yalnızca düşmanı değil, kullanan kişiyi de yok edebilirdi. “Ne tür?” diye sordum. “Karanlık büyü.” Bu kez cevap veren babamdı. “Emin misiniz?” “Askerlerin anlattıkları öyle.” Gözlerimi kapatıp birkaç saniye düşündüm. Karanlık büyü. Uzun zamandır kullanılmıyordu. En azından resmi olarak. Eğer gerçekten geri döndüyse, iki krallığın birbirleriyle savaşmasından çok daha büyük bir sorun vardı. “Bu saldırı Valerianların üzerine kalırsa ne olacak?” diye sordum. Alexander bana baktı. “Savaş.” “Peki Ravencourtların üzerine kalırsa?” “Yine savaş.” “Harika.” Lucius'un bakışları üzerime çevrildi. “Damian.” “Ne?” “Bu meseleyle ilgilenmek zorunda değilsin.” “İlgilenmek zorundayım.” “Neden?” “Çünkü sınırda askerlerimiz var.” Babam bir süre sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe salladı. “Yarın sabah kuzeye gidecek bir birlik hazırlanacak.” “Ben de gideceğim.” “Hayır.” “Baba.” “Hayır, Damian.” “Ben varisim.” “Tam olarak bu yüzden gitmeyeceksin.” Sinirlenmiştim ama tartışmanın bir anlamı olmadığını biliyordum. Lucius karar verdiğinde duvar bile onun fikrini değiştiremezdi. Toplantıdan çıktığımda sarayın koridorları daha sessizdi. Gece yaklaşmıştı. Meşalelerin ışıkları taş duvarlarda titriyor, dışarıdaki rüzgâr büyük pencerelerin arasından uğultuyla geçiyordu. Kuzey kanadına doğru yürürken karşımdaki kapının açıldığını gördüm. Amelia çıktı. Üzerinde hâlâ beyaz elbisesi vardı ama saçlarını toplamıştı. Beni görünce durdu. “Sen hâlâ buradasın.” “Saraydan kaçmamı mı bekliyordun?” “Umut ediyordum.” “Hayal kırıklığına uğradın.” “Biraz.” Yanımdan geçmeye çalıştı ama önümde durdum. “Nereye?” “Yürüyorum.” “Nereye?” “Bilmiyorum.” “O zaman yanlış yöne gidiyorsun.” “Sarayda kaybolacak değilim.” “Geçen yıl burada kaybolduğun söyleniyor.” Amelia'nın gözleri büyüdü. “Bunu nereden biliyorsun?” “Saraylarda duvarların bile dedikodu yaptığını bilmiyor musun?” “Sen gerçekten çekilmezsin.” “Biliyorum.” Birkaç saniye sustu. Sonra yüzündeki ifade değişti. “Sınır hakkında ne öğrendin?” İşte o anda onun gerçekten merak ettiğini anladım. “Büyü kullanılmış.” Gözlerindeki şaşkınlık açıkça görüldü. “Ne?” “Karanlık büyü.” Amelia birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Sonra alçak sesle, “Bu mümkün değil,” dedi. “Neden?” “Çünkü yıllardır yasak.” “Yasak olması kullanılmadığı anlamına gelmez.” “Bunu biliyorum.” “O zaman neden şaşırdın?” Bana baktı. “Çünkü bunun bizim için ne anlama geldiğini biliyorum.” Birkaç saniye birbirimize baktık. İlk defa onunla dalga geçmek istemedim. İlk defa onu sadece beyaz elbise giyen, sinir bozucu bir prenses olarak görmedim. Karşımda, ülkesinin savaşa sürüklenmesinden korkan genç bir kız vardı. “Korkuyor musun?” diye sordum. Amelia hemen başını kaldırdı. “Hayır.” Gülümsedim. “Yalan.” “Senden korkmuyorum.” “Ben savaş hakkında soruyorum.” “Ben de savaş hakkında cevap verdim.” “O zaman yalan söylüyorsun.” Gözlerini kıstı. “Sen her şeyi biliyormuş gibi konuşmayı bırakmalısın.” “Sen de her şeyi bildiğini sanmayı bırakmalısın.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Amelia başını hafifçe eğdi. “Yarın kuzeye birlik gönderilecek mi?” “Evet.” “Sen gidecek misin?” “Babam izin vermiyor.” Amelia'nın yüzünde belli belirsiz bir rahatlama gördüm. Nedenini sormadım. Sormak istemedim. Çünkü cevabın ne olacağını tahmin etmekten korkuyordum. Telefonum yeniden titredi. Ezra'dan mesaj gelmişti.

Ezra: Seni arıyorum. Nerdesin?

Ekranı kapattım.

Amelia bana baktı. “Kim?”

“Ezra.”

“Ne istiyor?”

“Bilmiyorum.”

“Mesajı açmadın ki.”

“Sen neden bu kadar meraklısın?”

“Meraklı değilim.”

“Öylesin.”

“Değilim.”

“Peki, Kuğu Prensesi.”

“Bana öyle deme.”

“Tamam.”

Bir saniye sustum.

“Kuğu Prensesi.”

Amelia'nın gözleri büyüdü.

“Sen gerçekten sinir bozucusun.”

“Biliyorum.”

Ve o an, savaşın sınırlarımızı tehdit ettiği, sarayın herkesin fısıltıyla konuştuğu bir geceydi. Normalde aklımın savaşta, orduda ve kuzey sınırında olması gerekiyordu. Ama ben karşımda duran beyazlar içindeki kıza bakıyordum ve bunun hayatımın başına açacağı belanın henüz farkında değildim. Bildiğim tek şey vardı: Amelia Valerian'la aynı sarayda kalmak, düşündüğümden çok daha tehlikeli olacaktı. Çünkü savaşın ne zaman başlayacağını tahmin edebilirdim. Ama Kuğu Prensesi'nin ne zaman başımı derde sokacağını asla bilemezdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.