İçeriğe geç

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 3 · 5 dk okuma

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 3

0.3

🦢 Kuğu Prensesi

3. Bölüm — Amelia

> “Bir prensesin hayatındaki en büyük problemin savaş olması gerekirdi; benimki ise siyahlar giyen, kibirli bir adamdı.”

Damian Ravencourt'ın bana “Kuğu Prensesi” demesinden yaklaşık on dakika sonra, hayatımın geri kalanının ne kadar zorlaşacağını anlamıştım. Aslında sorun lakabın kendisi değildi. Kuğu kelimesini seviyordum, prenses kelimesine zaten doğduğumdan beri alışmıştım. Sorun, o iki kelimeyi Damian'ın söylemesiydi. Çünkü bunu öyle bir şekilde söylemişti ki sanki benimle dalga geçmek için dünyadaki en uygun kelimeyi bulmuş ve bundan fazlasıyla memnun olmuştu. Üstelik ben de ona “Kötü Çocuk” diye karşılık vermiştim ve şimdi bunun neden ağzımdan çıktığını düşünüyordum. Belki de daha yaratıcı bir şey söylemeliydim. Mesela “Karanlık Felaket” veya “Sarayın En Büyük Belası” gibi. Ama hayır. O an aklıma gelen ilk şey Kötü Çocuk olmuştu ve Damian'ın yüzündeki o kendini beğenmiş gülümsemeyi gördüğümde yanlış bir seçim yaptığımı anlamıştım. Çünkü belli ki bu adam benim sinirlenmemden eğleniyordu. Toplantı sonunda babam herkesin çıkmasını istediğinde Damian'ın ailesiyle birlikte salondan ayrılmasını bekledim ama Damian yerinden kalkmak yerine koltuğuna yaslandı ve sanki burası onun sarayıymış gibi rahatça bana baktı. “Ne?” diye sordum sonunda. “Hiç.” “Bana bakıyorsun.” “Bakmam yasak mı?” “Evet.” “Böyle bir krallık kuralı olduğunu sanmıyorum.” “Şimdi var.” Damian'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Kural koyma yetkin olduğunu bilmiyordum, Kuğu Prensesi.” “Ben de senin bu kadar konuşabildiğini bilmiyordum.” “Hayal kırıklığına mı uğradın?” “Aksine. Sessiz kalabileceğin ihtimaline seviniyordum.” Adrian'ın boğazını temizlediğini duyunca başımı ona çevirdim. Ağabeyim birkaç metre ötede durmuş bizi izliyordu ve yüzündeki ifadeden bu konuşmanın daha fazla devam etmesini istemediği belliydi. “Amelia,” dedi. “Gel.” “Nereye?” “Babam seni odana göndermeden önce bir şey söyleyecek.” “Neden herkes bugün bana emir veriyor?” diye söylendim ama yine de ayağa kalktım. Damian da aynı anda ayağa kalkınca gözlerimi ona çevirdim. “Sen nereye?” “Ben de gidiyorum.” “Neden?” “Çünkü babam bana sarayın kuzey kanadında kalacağımı söyledi.” Birkaç saniye öylece kaldım. “Kuzey kanadı mı?” “Evet.” “Benim odamın olduğu taraf mı?” “Evet.” “Hayır.” Damian kaşını kaldırdı. “Bu bir soru değildi.” “Benim için de değil.” “Amelia,” diye araya girdi Adrian, “sakin ol.” “Sakinim.” “Değilsin.” “Çünkü bu adam odamın birkaç metre uzağında kalacak.” Damian arkamdan sakince konuştu. “Birkaç metre değil.” Ona döndüm. “Ne?” “Odam seninkinin karşısında.” Bir anlık sessizlik oldu. Sonra gözlerimi kapattım. “Harika.” Damian'ın sesinde açıkça eğlence vardı. “Bence de.” “Senin fikrini sormadım.” “Ben de vermedim.” Adrian başını iki yana sallayıp önden yürümeye başladı. Ben de arkasından ilerlerken Damian'ın adımlarını arkamda duyuyordum. Sarayın koridorlarında yürürken normalde herkes bana selam verir, başını eğer veya sessizce yol açardı. Bugün ise herkesin gözleri Damian'a kayıyordu. Bazıları korkuyla, bazıları merakla bakıyordu. Onun burada olmasının sarayda yarattığı etkiyi ilk kez bu kadar açık görüyordum. Ravencourtların adı bizim krallığımızda yalnızca bir aile adı değildi. Bir tehdit gibi kullanılırdı. Çocukken yaramazlık yaptığımda bile dadım bana “Ravencourtlar gibi davranma,” derdi. O zamanlar Ravencourtların gerçekten ne yaptığını bilmezdim. Şimdi ise önümde yürüyen adamın sırtına bakarken, hakkında anlatılanların ne kadarının doğru olduğunu merak etmeye başlamıştım. Damian sanki arkamdan baktığımı hissetmiş gibi aniden durdu. Neredeyse ona çarpıyordum. “Ne yapıyorsun?” dedim. Bana döndü. “Bana bakıyordun.” “Hayır.” “Bakıyordun.” “Hayır.” “Bence bakıyordun.” “Bence sen kendini fazla önemsiyorsun.” “Bunu daha önce de söyledin.” “Çünkü doğru.” Damian birkaç saniye bana baktı. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “Sen de düşündüğümden daha eğlencelisin.” “Ben eğlenceli değilim.” “Öylesin.” “Değilim.” “Peki, Kuğu Prensesi.” Dişlerimi sıktım. “Bana öyle deme.” “Neden?” “Çünkü sevmiyorum.” “Bunu söylemen onu daha eğlenceli hâle getiriyor.” “Senden nefret ediyorum.” “Daha yeni tanıştık.” “İlk izlenim.” Damian güldü. O an onu ilk kez gerçekten gülerken gördüm ve istemeden birkaç saniye sustum. Çünkü yüzündeki o alaycı ifade kaybolduğunda, sandığımdan çok daha farklı görünüyordu. Bunu fark ettiğim anda hemen bakışlarımı kaçırdım. Hayır. Kesinlikle hayır. Damian Ravencourt hakkında böyle düşünmeye başlamayacaktım. Daha ilk günden kendime bunu yasaklamam gerekiyordu. Çünkü o benim düşmanımın oğluydu. Ben Valerian Hanedanı'nın prensesiydim. O Ravencourt Hanedanı'nın varisiydi. Aramızdaki bütün hikâyenin tek bir cümlesi vardı: Birbirimizden uzak durmalıydık. Ama hayatın benim için hiçbir zaman kurallara uymak gibi bir planı olmadığını o güne kadar anlamamıştım. Koridorun sonuna geldiğimizde babamın özel danışmanlarından biri önümüzü kesti. Elindeki tomarları Adrian'a uzattı. “Majesteleri yarın sabah yapılacak konsey toplantısının ertelendiğini bildirdi.” Adrian kaşlarını çattı. “Neden?” Adam bir an tereddüt etti. “Kuzey sınırından haber geldi.” O anda Damian'ın yüzündeki gülümseme kayboldu. “Ne haberi?” diye sordu. Adam bu kez ona baktı. “Sınırdaki birliklerimizden biri saldırıya uğramış.” Koridor bir anda sessizleşti. Adrian'ın yüzü sertleşti. Ben ise birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim. Savaş kelimesi daha söylenmeden bile sarayın havası değişmişti. Çünkü bizim dünyamızda savaş, masallarda anlatılan uzak bir şey değildi. Sınırın birkaç yüz kilometre ötesinde yaşayan insanlar için gerçekti. Ve şimdi ilk kez onun soğukluğunu sarayın içinde hissediyordum. Damian bana baktı. Birkaç dakika önce benimle dalga geçen adam gitmiş, yerine yüzünde ne düşündüğünü anlamanın neredeyse imkânsız olduğu başka biri gelmişti. “Ne kadar asker?” diye sordu. Danışman cevap verdi. “Henüz kesin değil.” Damian başını salladı. “Babana haber ver.” “Zaten verildi.” Damian birkaç saniye sustu. Sonra bana baktı. “Sen odana git.” Kaşlarımı kaldırdım. “Bana emir mi veriyorsun?” “Hayır.” “Öyle söyledin.” “Sadece burada kalmanın sana bir faydası olmadığını söylüyorum.” “Belki kalmak istiyorum.” Damian'ın bakışları sertleşti. “Amelia.” İlk kez adımı söylerken sesindeki alay yoktu. “Git.” Ben de ilk kez onun gözlerinde gerçekten bir şey gördüm. Korku değildi. Endişe de değildi. Daha çok savaşın ne anlama geldiğini bilen birinin sessizliği gibiydi. Birkaç saniye ona baktım. Sonra başımı çevirdim ve odama doğru yürümeye başladım. Fakat daha birkaç adım atmıştım ki telefonum titredi. Ekrana baktım. Yeni bir mesaj vardı.

Damian: Odana git demiştim.

Kaşlarımı çattım.

Amelia: Emir vermeye devam edersen engellerim.

Cevap birkaç saniye içinde geldi.

Damian: Bunu yaparsan Kuğu Prensesi'ne nasıl ulaşacağım?

İstemeden gülümsedim.

Sonra hemen yüzümü ciddileştirdim.

Çünkü Damian Ravencourt'ın beni güldürmesine kesinlikle izin vermeyecektim.

En azından bunu kendime söyleyip duracaktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.