🦢 KUĞU PRENSESİ
15. Bölüm — Amelia
> “Bazı itiraflar söylenmezdi; insan onları, kalbinin bir başkasının yanında nasıl hızlandığını fark ettiğinde anlardı.”
Damian'ın “Çünkü ilk kez bilmemek umurumda değil,” demesinden sonra ona verecek bir cevabım kalmamıştı. Aslında söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki, hiçbirini söyleyemedim. Çünkü birkaç hafta önce hayatımda yalnızca bir isimden ibaret olan Damian Ravencourt, şimdi düşüncelerimin arasına öyle kolayca yerleşmişti ki onu oradan çıkarmaya çalışmak bile anlamsız geliyordu. Üstelik bundan korkuyordum. Onunla aramızdaki şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Arkadaşlık değildi, çünkü arkadaşlar birbirlerinin kalp atışlarını bu kadar fazla fark etmezdi. Düşmanlık hiç değildi, çünkü düşmanım dediğim birinin mesajını bekleyerek telefon ekranına bakmazdım. Aşk demek içinse çok erkendi. Belki de ben sadece ona alışmıştım. Evet, en mantıklı açıklama buydu. Damian'ın sesine, siyah kıyafetlerine, kendinden emin gülüşüne, beni her gördüğünde “Kuğu Prensesi” demesine, benim ona “Kibirli” dediğimde bundan gizlice hoşlanmasına alışmıştım. Ona alışmıştım. Ve belki de alışmak, sandığımdan çok daha tehlikeliydi. “Amelia?” Damian'ın sesi düşüncelerimi böldü. Başımı kaldırdım. “Efendim?” “Bana bakıp beş dakikadır hiçbir şey söylemiyorsun.” “Düşünüyordum.” “Beni mi?” Gözlerimi devirdim. “Her şeyi kendinle ilgili sanma.” “Ama az önce itiraf ettin.” “Ne itiraf ettim?” “Benden hoşlanıyor olabileceğini.” Yüzümün ısındığını hissettim. “Olabilir dedim.” “Aynı şey.” “Değil.” “Benim için yeterince aynı.” “Kibirli.” “Kuğu Prensesi.” Ona bakıp istemeden güldüm. Damian da gülümsedi. Birkaç saniye sonra yürümeye devam ettik. Sarayın bahçesinden çıkıp gölün olduğu tarafa ilerledik. Burası sarayın diğer bölümlerinden daha sakindi. Suyun üzerinde hafifçe hareket eden sis, kıyıdaki beyaz çiçeklerin arasından geçiyor, uzaktan gelen kuş sesleriyle birlikte garip bir huzur oluşturuyordu. Damian gölün kenarındaki eski taş basamaklara oturdu. Ben de yanına oturdum. “Buraya daha önce gelmiş miydin?” diye sordum. “Çocukken.” “Tek başına mı?” “Genellikle.” “Neden?” Damian birkaç saniye düşündü. “Çünkü burada kimse benden Damian Ravencourt olmamı istemiyordu.” Bu cümle beni susturdu. Onu ilk kez böyle görüyordum. Sarayda herkesin karşısında güçlü, kibirli ve kendinden emin olan Damian'ın aslında bütün bunların arkasında yalnızca kendisi olmak isteyen biri olduğunu fark ettim. “Benden de Amelia Valerian olmamı istiyorlar,” dedim. Bana döndü. “Sen ne olmak istiyorsun?” Soruyu hiç düşünmeden cevapladım. “Bilmiyorum.” Damian gülümsedi. “Demek ikimizin ortak bir noktası var.” “Bir tane mi?” “Daha fazlasını sayarsam kendine fazla güvenirsin.” “Zaten güveniyorum.” “Biliyorum.” Sessizlik tekrar aramıza yerleşti. Ama bu kez sessizlikten rahatsız değildim. Damian'ın yanında sessiz kalmak artık garip gelmiyordu. Hatta bazen konuşmaktan daha güzeldi. Elimi boynumdaki gümüş kuğunun üzerine götürdüm. Damian bunu fark etti. “Hâlâ takıyorsun.” “Evet.” “Neden?” “Çünkü güzel.” “Sadece güzel olduğu için mi?” Ona baktım. “Belki başka bir nedeni de vardır.” Kaşını kaldırdı. “Mesela?” “Söylemeyeceğim.” “Bana mı?” “Özellikle sana.” Damian hafifçe güldü. “Beni merakta bırakmayı seviyorsun.” “Sen de beni bırakıyorsun.” “Ne konuda?” “Her konuda.” Birkaç saniye bana baktı. “O zaman bir anlaşma yapalım.” “Yine mi anlaşma?” “Bu kez farklı.” “Nasıl?” “Bundan sonra birbirimize yalan söylemeyeceğiz.” Bu cümleyi duyunca içimde bir şey kıpırdadı. “Kraliyetlerde bu biraz zor.” “Ben krallığı değil, seni soruyorum.” Damian'ın gözlerinin içine baktım. “Tamam.” “Tamam mı?” “Tamam.” “O zaman ilk soru.” “Sor.” “Benden gerçekten hoşlanıyor musun?” Kalbim hızlandı. Ona bakarken kaçmak istedim ama yapmadım. “Evet,” dedim sonunda. Damian'ın yüzündeki gülümseme yavaşça büyüdü. “Bunu tekrar söyle.” “Hayır.” “Neden?” “Bir kere yeter.” “Ben duymak istiyorum.” “Çok şey istiyorsun.” “Senden isteyebilirim.” Başımı iki yana salladım. “Gerçekten dayanılmazsın.” “Ama benden hoşlanıyorsun.” “Maalesef.” Damian güldü. Ben de güldüm. Sonra bir anda ikimiz de sustuk. Çünkü söylediğim şey şakayla karışık olsa da gerçekti. Ondan hoşlanıyordum. Hem de bunu artık inkâr edemeyecek kadar. Bir Ravencourt'tan. Krallığımızın yıllardır düşman olduğu bir hanedanın varisinden. Herkesin benden uzak durmamı söyleyeceği birinden. Ama kalbim nedense krallıkların sınırlarını, ailelerin kurallarını ve geçmişte yaşananları umursamıyordu. Damian bana baktığında bunların hiçbirini düşünmüyordum. Sadece onun bana baktığını biliyordum. “Kuğu Prensesi.” “Efendim, Kötü Çocuk?” “Bir şey söyleyeceğim.” “Söyle.” “Bence sen beyazdan çok griye benziyorsun.” Kaşlarımı çattım. “Bu iltifat mı?” “Evet.” “Hiç öyle görünmüyor.” “Çünkü sen ne iyi ne de kötüsün.” Bir an sustu. “Sen sadece sensin.” Bu kez gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü hayatım boyunca insanlar beni bir şey olarak tanımlamıştı. Prenses. Varis. Valerian. Kuğu Prensesi. Ama Damian ilk kez bütün bunların dışındaki Amelia'yı görüyordu. “Sen de düşündüğüm kadar kötü değilsin,” dedim. “Bunu iltifat kabul edeceğim.” “Et.” “Çünkü sen söylediğinde hoşuma gidiyor.” Gülümsedim. Sonra başımı gökyüzüne çevirdim. Gün batımı başlamıştı. Gökyüzünün rengi yavaşça değişirken Damian'ın sesi yeniden duyuldu. “Amelia?” “Hm?” “Bundan sonra ne olacağını bilmiyorum.” Ona baktım. “Ben de.” “Ama pişman değilim.” Kalbim bir kez daha hızlandı. “Ben de değilim.” O an anladım ki belki de bazı hikâyelerin başlangıcını fark etmek kolay değildi. Çünkü benim hikâyem bir baloda, görkemli bir salonda ya da kaderin büyük bir işaretinde başlamamıştı. Benim hikâyem, beni sürekli sinirlendiren siyahlar içindeki bir çocukla yaptığım küçük tartışmaların arasında başlamıştı. Ve belki de en komik tarafı şuydu: Ona ilk başta Kötü Çocuk demiştim. Şimdi ise kalbimin en güzel tarafını ona emanet etmekten korkuyordum.