İçeriğe geç

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 13 · 4 dk okuma

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 13

1.3

🦢 KUĞU PRENSESİ

13. Bölüm — Amelia

> “Bazı insanların hayatına ne zaman girdiğini hatırlarsın; ama ne zaman vazgeçilmez hâle geldiklerini asla fark edemezsin.”

Ertesi sabah uyandığımda aklımdaki ilk şeyin Damian olduğunu fark ettiğim anda yastığı yüzüme kapatıp birkaç saniye boyunca hiç hareket etmeden yattım. Bu artık normal değildi. Bir insanın sabah gözlerini açar açmaz başka bir insanı düşünmesi bana göre fazlasıyla saçmaydı ve üstelik söz konusu kişi Damian Ravencourt ise durum daha da kötüydü. Çünkü Damian sadece herhangi biri değildi; siyah giyinen, kendine gereğinden fazla güvenen, her cümlesinin sonuna bir şekilde alaycı bir gülümseme eklemeyi başaran ve benim sinirlerimi bozmayı adeta hayat amacı hâline getirmiş bir veliahttı. Daha birkaç hafta önce onunla aynı odada beş dakika geçirmek bile istemiyordum, şimdi ise telefonumun ekranına bakıp ondan mesaj gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Üstelik bunu kendime itiraf etmek bile istemiyordum. Yataktan kalkıp perdeyi açtım ve sarayın bahçesine baktım. Hava açık ve sakindi. Savaşın izleri yavaş yavaş siliniyor, saray yeniden eski düzenine dönüyordu. Birkaç gün önce herkesin yüzünde korku vardı, şimdi ise insanlar tekrar davetlerden, balolardan ve kraliyet toplantılarından bahsediyordu. Hayatın bu kadar hızlı normale dönmesi garipti. Sanki birkaç gün önce kuzey sınırında karanlık bir büyüyle karşılaşan biz değilmişiz gibi. Üzerime beyaz bir elbise geçirip saçlarımı omuzlarıma bıraktım ve odadan çıktım. Koridorda ilerlerken telefonum titredi. Ekrana baktığımda mesajı görür görmez istemsizce gülümsedim. Damian: Günaydın, Kuğu Prensesi. Kaşlarımı kaldırıp cevap yazdım. Amelia: Günaydın, Kibirli. Cevabı neredeyse anında geldi. Damian: Bugün de beni düşünerek uyandın demek. Durup ekrana baktım. Amelia: Sen kendini neden bu kadar önemli sanıyorsun? Damian: Çünkü mesajıma üç saniyede cevap verdin. Amelia: Tesadüf. Damian: Tabii. Amelia: Neredesin? Mesajı gönderdiğim anda parmaklarımı ekrandan çektim. Neden bunu sormuştum? Cevap beklerken koridorun sonunda Damian'ı gördüm. Telefonu hâlâ elindeydi. Başını kaldırıp beni görünce gülümsedi. Sonra ekranına baktım. Damian: Seni beklediğim yerde. Telefonu cebime koydum. “Bunu özellikle mi yapıyorsun?” diye sordum yanına geldiğinde. “Neyi?” “Mesajlaşırken bir anda karşıma çıkmayı.” “Belki seni takip ediyorumdur.” “Korkutucu olmaya çalışıyorsun ama olmuyor.” “Sen korkmuyorsun ki.” “Çünkü senden korkmuyorum.” “Biliyorum.” “Nereden biliyorsun?” Damian birkaç saniye bana baktı. “Çünkü bana bakarken gözlerini kaçırmıyorsun.” Bu cümleyle birlikte söyleyecek bir şey bulamadım. Damian'ın böyle anları vardı; normalde beni sinirlendiren o kendinden emin tavrı bir anda kayboluyor ve yerine beni gerçekten gördüğünü hissettiren başka bir hâli geliyordu. İşte o hâlinden hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyordum. Belki de en büyük problem buydu. “Bugün ne yapacağız?” diye sordum, konuyu değiştirmek için. “Sen ne yapmak istiyorsun?” “Bilmiyorum.” “O zaman seni bir yere götüreceğim.” “Nereye?” “Sürpriz.” “Geçen sefer de sürpriz dedin.” “Ve hoşuna gitti.” “Tatlı yüzünden.” “Benim yüzümden değil mi?” “Kesinlikle değil.” Damian elini kalbinin üzerine götürdü. “Kalbimi kırdın.” “Senin kalbin olduğunu bilmiyordum.” “Çok acımasızsın.” “Bunu senden öğrendim.” Birlikte sarayın arka bahçesine doğru yürümeye başladık. Damian'ın ne planladığını bilmiyordum ama nedense sormak istemiyordum. Birkaç dakika sonra bahçenin daha önce hiç gitmediğim tarafına geldik. Burada büyük saray bahçelerinden farklı olarak daha küçük, gizli bir alan vardı. Ortasında eski bir taş çeşme, etrafında beyaz güller ve yüksek ağaçlar bulunuyordu. “Burası neresi?” diye sordum. “Benim saklandığım yer.” Ona baktım. “Sen mi saklanıyorsun?” “Bazen.” “Neden?” Damian omuzlarını kaldırdı. “Sarayda herkes bir şey ister. Konsey bir şey ister, babam bir şey ister, krallık bir şey ister. Burada kimse benden hiçbir şey istemiyor.” Bu cümle beni şaşırttı. Damian'ı ilk kez bu kadar açık konuşurken görüyordum. “Buraya ne zamandır geliyorsun?” “Çocukluğumdan beri.” Çeşmenin kenarına oturdu. Ben de yanına oturdum. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra ona baktım. “Bana neden burayı gösterdin?” Damian gözlerini bahçenin diğer tarafına çevirdi. “Çünkü sana güveniyorum.” Kalbim hızlandı. “Bana mı?” “Evet.” “Neden?” “Bilmiyorum.” Gülümsedim. “Bu cevabı senden beklemiyordum.” “Ben de kendimden beklemiyordum.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Damian cebinden küçük bir şey çıkarıp bana uzattı. İnce, gümüş bir kolyeydi. Ucunda küçük bir kuğu figürü vardı. Gözlerim büyüdü. “Bu ne?” “Gördüm ve sana yakışacağını düşündüm.” Kolyeyi avucuma aldım. “Damian...” “Beğenmediysen geri ver.” “Hayır.” Parmaklarımı kolyenin üzerinde gezdirdim. “Çok güzel.” “Tak.” “Şimdi mi?” “Evet.” Saçlarımı öne çektiğimde Damian kolyeyi elimden aldı. “Ben takarım.” Birkaç saniye sonra boynumda hafif bir ağırlık hissettim. Aynadaki küçük yansımama baktım. Gümüş kuğu, beyaz elbisemin üzerinde parlıyordu. “Gerçekten yakışmış,” dedim. Damian sessizce bana baktı. “Evet.” Ona döndüm. “Ne?” “Sana yakışmış.” Bakışlarımız birkaç saniye boyunca birbirine kilitlendi. O an ne savaş vardı ne krallıklar ne de aramızdaki eski düşmanlık. Sadece ikimiz vardık. “Teşekkür ederim,” dedim sessizce. Damian başını hafifçe eğdi. “Her zaman, Kuğu Prensesi.” O gün ilk kez, ona karşı hissettiğim şeyin yalnızca merak olmadığını düşündüm. Belki de bundan daha fazlasıydı. Ama henüz adına aşk demeye cesaret edemiyordum. Çünkü aşk, benim dünyamda basit bir kelime değildi. Kraliyetlerde aşkın bile kuralları vardı. Kiminle evleneceğin, kiminle konuşacağın, hangi hanedanın kabul edilebilir olduğu... Her şeyin bir hesabı vardı. Damian ise bütün hesapları bozan tek kişiydi. Ve ben, bunu ne kadar inkâr edersem edeyim, onun yanında kendimi ilk kez yalnızca bir prenses gibi değil, Amelia gibi hissediyordum. Belki de asıl tehlike buydu. Çünkü bir gün kalbimin ona gerçekten ait olduğunu fark edersem, aramızdaki krallıkların ne kadar büyük olduğunu düşünmek zorunda kalacaktım. Şimdilik ise boynumdaki küçük gümüş kuğuya dokunup gülümsedim. Damian bana bakıyordu. “Ne?” diye sordum. “Hiç.” “Yine bana bakıyorsun.” “Bakıyorum.” “Neden?” Gülümsedi. “Çünkü bugün gerçekten Kuğu Prensesi'ne benziyorsun.” Gözlerimi devirdim. “Kibirli.” “Biliyorum.” Ve nedense, bu kez ona kızmadım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.