Bir insanı gerçekten tanımaya başladığınızı ne zaman anlarsınız?
Adını ilk kez öğrendiğinizde mi? Neleri sevdiğini, nelerden nefret ettiğini ezberlediğinizde mi? Yoksa kalabalık bir odada hiç konuşmadan otururken bile onun tam olarak nerede durduğunu, nasıl nefes aldığını fark etmeye başladığınızda mı?
Ben o zamanlar bunların hiçbirinin farkında değildim. Demir Arslan’ın bu ofisteki varlığını henüz sadece kaçınılmaz bir alışkanlık olarak görüyordum. Kapısı açık olduğunda orada olduğunu biliyor, toplantı odasına adım attığında herkes gibi ben de istemsizce susuyordum. Koridorda karşılaştığımızda ise başımı hafifçe eğip son derece profesyonel bir şekilde selam veriyordum.
Hepsi buydu. En azından kendi vicdanımı rahatlatmak için kendime söylediğim yalan buydu. Çünkü bazı şeylerin başladığını kabul etmek, sonunun nereye varacağını bilmeyen insanlar için her zaman zordur. Ve ben de bilmiyordum. Henüz başıma gelecek hiçbir şeyden haberim yoktu.
Pazartesi sabahı şirkete adım attığımda, masamın üzerinde bir cinayet dosyası heybetiyle duran kalın bir klasörle karşılaştım. Üzerine küçük, sarı bir not yapıştırılmıştı:
“Saat 10.00 toplantısı için hazırlık belgeleri. – İnci”
Dosyayı açtığımda, geçen haftadan beri kafa patlattığımız o büyük projenin bütün belgeleri bana bakıyordu. Yan masadaki Ece, sandalyesini tek bir artistik hareketle bana doğru çevirdi.
“Sen de mi bugünkü büyük toplantıya giriyorsun İnci?” “Sorma Ece, sanırım öyle bir sürpriz hazırlamışlar bana.” “Sanırım mı diyorsun gerçekten? Masanın üzerindeki o devasa dosyayı kendi kendine gelip oraya kurulmadı herhalde.” “Ben de mantık yürüterek tam olarak aynı sonuca vardım zaten.” Ece sırıtarak arkasına yaslandı. “Demek seni de yavaş yavaş o büyük piranaların olduğu havuza atmaya karar verdiler.” “Ben zaten bir haftadır o havuzda boğulmamaya çalışıyorum yalnız, farkında değilsin galiba.” “Aman canım, daha bir haftalık stajyer edasıyla geziniyorsun ortalıkta!” “Buna ilk haftanın vermiş olduğu o asil ve çekingen ciddiyet diyelim istersen.”
Ece gülerek önüne döndü. Bilgisayarımı açıp dosyayı incelemeye başladım. Yaklaşık yarım saat sonra Selin, elinde günün dördüncü kahvesi olma ihtimali yüksek olan bardağıyla belirdi. Masama bile uğramadan doğrudan kucağımdaki dosyaya kilitlendi.
“Büyük an yaklaşıyor, kendini hazır hissediyor musun bakayım?” “Dürüst olmamı istersen, kesinlikle hayır Selin.” “Harika! İşte duymak istediğim cevap tam olarak buydu.” Başımı dosyadan kaldırıp ona şaşkınlıkla baktım. “Nesi harika bunun Selin? Bayağı panik halindeyim.” “Eğer şu an bana hazır olduğunu söyleseydin, senin bu aşırı özgüveninden korkup istifa ederdim zaten. Biraz korkman iyidir, hayatta tutar.”
İstemsizce güldüm. Selin boş bir sandalye çekip yanıma oturdu. “Bugünkü toplantı sıradan bir toplantı değil yalnız. Yeni müşterinin bizimle devam edip etmeyeceğine karar vereceği o kritik görüşme.”
Hemen içimde merakım dudaklarıma döküldü.“Peki Demir Bey de girecek mi bu toplantıya?”
Selin yüzümdeki ifadeyi dikkatle süzüp imalı bir şekilde baktı. “Elbette girecek. Neden sordun ki, şimdiden kalbin mi sıkışmaya başladı yoksa?”
Nedense bunu duyduğum an elimdeki kalemle lise yıllarındaki gibi oynamaya başladım. Selin bu acemi hareketimi kaçırmadı elbette.
“Ne bakıyorsun öyle Selin, bir şey yok ki!” dedim hemen savunmaya geçerek.
“Hiç canım, ben bir şey demedim zaten. İnci hanımefendi durduk yere kalemiyle fantezi yapıyor sadece.”
“Gerçekten düşündüğün gibi bir şey yok Selin, abartma lütfen.”
“Peki, öyle olsun bakalım.”
Birkaç saniye sinsi bir sessizlikten sonra ekledi: “Bu arada, o odada hayatta kalabilmen için sana bir mentor tavsiyesi vereyim.”
“Nedir o çok değerli tavsiyen?” “Toplantıda sana bir şey sorulursa veya konuşman gerekirse hiç çekinmeden konuş. Yanlış bir şey söylerim diye sakın korkma. Yanlış söylemekten korkarsan, bu şirkette hiçbir zaman doğru bir şey söyleyecek fırsatı bulamazsın.” Başımı salladım.
“Haklısın aslında, bu söylediğin oldukça mantıklı.” “Bir de…” dedi Selin kahvesinden bir yudum alıp gözlerini kıstı. “Toplantı boyunca Demir’in yüzüne bakıp ne düşündüğünü çözmeye çalışma sakın.” Kaşlarımı çattım.
“Nedenmiş o? Neden bakmayayım?”
“Çünkü adamın yüzü duvar gibi. Ne bir mimik var ne bir renk. Asla ne düşündüğünü anlayamazsın.” “Nereden biliyorsun, sen hiç anlayamıyor musun yani?” Selin kahve bardağını bir kadeh gibi havaya kaldırdı. “Ben üç yıldır o duvara kafa atıyorum güzelim.”
“Ee, sonuç ne peki?”
“Sıfıra sıfır, elde var sıfır tabii ki!”
Toplantı saatinde odaya girdiğimizde, geçen haftaya göre daha az gergindim, ya da ben kendimi kandırıyordum. Çünkü Demir içeri girdiği an, omurgam askerlik yemini ediyormuşum gibi istemsizce dikleşti. Bana doğru kısa, buz gibi ama delip geçen bir bakış attı. Sonra kendi yerine geçti.
Toplantı başladı. İlk yarım saat boyunca iyi bir sekreter gibi sadece not aldım. Konuşulanları takip etmeye çalışıyor, belgeleri karıştırıyordum. Bir noktada müşteri tarafındaki kadın, sunumdaki bir tabloya takıldı. Herkes panikle önündeki dosyaları karıştırmaya başladı. Sayfaların hışırtısı odayı kaplarken ben doğru sayfayı çoktan bulmuştum.
“Sayfa otuz ikiye bakarsanız oradaki rakamları görebilirsiniz,” diye fısıldadım yanımdakine. Adam hemen sayfayı açtı. “Çok teşekkür ederim İnci, gerçekten hayatımı kurtardın.”
Sunum devam ederken Demir o derin ve otoriter sesiyle araya girdi. “Bu ekranda gördüğümüz rakamın kaynağı tam olarak nedir acaba?”
Sunumu yapan zavallı çocuk cevap vermeye çalıştı ama heyecandan elindeki kâğıtları birbirine düşürdü. Doğru sayfayı bir türlü bulamıyordu. Dayanamadım. Konuşup dikkat çekmek yerine, önümdeki dosyada ilgili bölümü parmağımla işaret edip masanın üzerinde hafifçe ona doğru kaydırdım.
Demir bu hareketimi anında fark etti. Gözleri bir an üzerime çivilendi. Zaman o iki saniyeliğine durdu sanki. Sonra sunumu yapan kişiye döndü: “Kendi belgelerinizle vakit kaybetmeyin, İnci’nin gösterdiği sayfaya bakın doğrudan.”
Odadaki bütün kafalar bir anda bana çevrildi. Yüzümün bir saniyede alev aldığını ve adeta domatese dönüştüğümü hissettim. Başımı hemen önüme eğdim. Toplantının sonuna doğru Demir önündeki dosyayı pat diye kapattı.
“Müşterinin istediği değişikliklerin detaylı listesini kim toparlayacak peki?”
Odaya tam bir mezarlık sessizliği çöktü. Kimse Demir ile göz teması kurmaya cesaret edemiyordu. Selin bana baktı, ben Selin’e baktım. Demir ikimizin bu sessiz paslaşmasını kaçırmadı.
“İnci, sen toparlayabilir misin bu listeyi?” Başımı refleksle kaldırdım.
“Efendim? Ben mi toparlayayım?”
“Evet, sen yapabilir misin diyorum?”
“Yaparım tabii ki Demir Bey.”
“Bugün yetiştirebilir misin peki?”
“Tabii, elimden geleni yaparım.”
“Güzel, akşama kadar masamda olsun o zaman.”
Bir an nefesim kesildi ama pes etmiş bir asker gibi başımı salladım. “Tamamdır Demir Bey, akşam çıkmadan hallederim.”
Toplantı bittiğinde Selin hemen yanıma yaklaştı. “Yine ucuz atlattık ama senin adına sevindim.” “Neyine seviniyorsun Selin? Adam resmen akşamıma el koydu!”
“İlk kez kendi başına bir hamle yaptın kızım, ona seviniyorum. Çok mu heyecanlandın sen orada?” “Belli olmuyor muydu oradan? Rezalet görünüyor muydum?”
“Yok canım, rezalet değildi ama yüzün bir ara morardı sadece, o kadar.”
“Gerçekten emin misin Selin, kötü durmuyordum değil mi?”
“İnci, biraz kendine güven artık lütfen. Adam seni orada diri diri yemeyecek ya!”
Koridora çıktığımızda arkamızdan o karizmatik ama insanı tırstıran ses geldi. “Selin, bir dakika bakar mısın?” Selin robotik bir hızla arkasına döndü. “Efendim Demir Bey, bir şey mi istemiştiniz?”
“İnci bahsettiğim dosyayı seninle birlikte hazırlasın, yalnız bırakma.”
“Tabii Demir Bey, nasıl isterseniz.”
Demir bana dönüp bakmadı bile. Ama o cümlenin, aslında doğrudan bana verilmiş bir "Tek başına çuvallamana izin vermem" uyarısı olduğunu çok iyi biliyordum.
Öğleden sonra masamın başından bir milim bile kıpırdamadım. Saat dörtte beynim pelteğe dönünce biraz hava almak ve kahve içmek için mutfağa kaçtım. Şansıma mutfakta kimse yoktu. Bardağımı doldururken kapı açıldı ve içeri Demir girdi. Onu görünce elimdeki porselen bardağı heyecandan kıracakmış gibi sıktım.
“Görünmez adam gibi aniden belirdiniz, merhaba Demir Bey,” dedim. Sesim biraz detone çıkmıştı. Demir başını hafifçe salladı. “Merhaba İnci.”
Kahve makinesine doğru ilerledi. Ben hemen kenara çekilip adeta duvarla bütünleşmeye çalıştım.
“Toplantıda konuştuğumuz dosya nasıl gidiyor?” diye sordu arkası dönükken.
“İyi gidiyor Demir Bey, bir aksilik yok.”
“Bitti mi yani, hazır mı?”
“Henüz tam olarak bitmedi ama az kaldı.”
“Ne zaman bitirmeyi planlıyorsun peki?”
“Yaklaşık bir saate kadar tamamen bitirmiş olurum.”
Bana doğru döndü. “Emin misin bir saate biteceğine?” Bu soru onun imza sorusuydu artık. “Evet Demir Bey, eminim. Bir saate masanızda olur.”
“Güzel, sevindim.”
Kahvesini aldı, tam mutfaktan çıkacakken aniden durdu. “İnci?”
“Efendim Demir Bey?”
“Bugünkü toplantıda gösterdiğin refleks iyiydi, tebrik ederim. İyi iş çıkardın.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim, beynim durdu sanki. “Rica ederim, çok teşekkür ederim,” diyebildim sadece.
“kolay gelsin.”
O çıktıktan sonra mutfakta öylece kalakaldım. Elimdeki sıcak bardağa bakıp kendi kendime sordum: Beni daha ilk gün küçümseyen, gözleriyle ezen adam az önce bana iltifat mı etmişti? Belki de Demir Arslan sandığım kadar kalpsiz bir robot değildi. Ama hemen ardından hastanedeki o ilk günü hatırladım. O öfkeyi, o buzul çağını aratmayan bakışları... Ve kendi kendimi uyardım: İnci, sakın gaza gelme. Adam sadece işini kusursuz yapmanı istiyor, hepsi bu.
Saat altıya doğru kantor yavaş yavaş boşalmaya başladı. Ben hâlâ dosyanın üzerindeydim. Selin çantasını omzuna takıp yanıma geldi.
“Ben artık kaçıyorum İnci, gelmiyor musun sen de?”
“Aksine Selin, ben bu gidişle masanın altına çadır kurmayı düşünüyorum.” Selin masadaki dosyalara baktı. “Hâlâ bitiremedin mi o raporu sen?”
“Son iki bölüm kaldı Selin. Demir Bey bugün biterse iyi olur demişti biliyorsun.” Selin derin bir iç çekti. “İşte bu yüzden bu şirkette çalışanların yaşlanma oranı iki kat daha hızlı. Ben gidiyorum, eve varınca mutlaka mesaj at. Mümkünse gece yarısından önce at ama!”
Selin gittikten sonra ofis tam anlamıyla bir hayalet kasabaya dönüştü. Bilgisayar fanlarının uğultusu ve benim klavye tıkırtılarım dışında tıs yoktu. Bir ara başımı kaldırdığımda, Demir’in hâlâ odasında olduğunu gördüm. Kapısı açıktı, masasında hummalı bir şekilde çalışıyordu. Yakalanmamak için gözlerimi hemen ekrana geri kilitledim.
Saat yediyi geçtiğinde nihayet dosyayı tamamladım. Derin bir nefes alıp çıktısını aldım ve Demir’in odasına doğru yürüdüm.
Kapıyı iki kez tıkladım. “Girebilir miyim Demir Bey?” Başını kaldırmadan, “Gel İnci” dedi.
Dosyayı masasına bıraktım. “İstediğiniz dosya tamamen hazırlandı Demir Bey.” Dosyayı önüne çekti. “Ne kadar sürdü bunu hazırlaman?”
“Yaklaşık üç saat kadar sürdü.”
“Anladım, üç saat…” Sayfaları çevirmeye başladı. Ben yine bir suçlu gibi karşısında ayakta bekliyordum.
Birkaç sayfa sonra, “Şuraya bak bakalım, burada bir hata var mı?” dedi buz gibi bir sesle. Kalbim çat diye bodrum kata düştü. “Neresinde hata var Demir Bey?” Parmağıyla gösterdi. Yaklaşıp baktım. Bir rakamın virgülden sonraki kısmı yanlış yazılmıştı.
“Ben… çok özür dilerim Demir Bey, hemen düzeltip getiriyorum!” Demir kalemi eline uzattı. “Gerek yok özür dilemene, git düzelt.”
Bilgisayarıma koşup düzeltmeyi yaptım, tekrar yazdırıp önüne koydum. “Şimdi kontrol edebilirsiniz Demir Bey, doğru olması lazım.” İnceledi. “Evet, şimdi doğru görünüyor.”
“Peki o zaman, bana müsaade ederseniz ben çıkayım artık.”
Tam kapıya yönelmişken, “Bir dakika İnci, dur bakalım,” dedi. Durdum.
“Bir şey mi oldu Demir Bey?”
“Bu saatte hâlâ burada olup bu dosyayla uğraşman gerekmiyordu.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ama dosyayı bugün teslim etmemi istemiştiniz benden.”
“Yarın sabaha da bitirebilirdin, bu kadar kasmak zorunda değildin.”
“Siz bugün dediniz ama ben de sözümü tutmak istedim.”
“Ben istedim, sen de kendi sınırlarını zorlayıp yaptın yani?”
“Evet, Demir bey.”
Bir an sustu. Yüzüme bakıp sesindeki o sertliği biraz yumuşattı: “Her söylediğimi bu kadar kelimesi kelimesine uygulama İnci. Çalışmakla kendini helak etmek aynı şey değil, bunu öğrenmen lazım.”
O an ilk kez sert bir patron gibi değil, normal ve düşünceli bir insan gibi konuşuyordu.
“Anladım Demir Bey, tavsiyenizi dikkate alacağım. İyi geceler.”
“Sana da iyi geceler İnci, dikkatli git.”
Koridorda yürürken kafam karmakarışıktı. İnsanların anlattığı o "canavar" Demir ile benim tanımaya başladığım adam arasında garip farklar vardı. Bazen sertti, bazen kaba ve ulaşılamazdı… Ama bazen de beklemediğim kadar ince düşünceliydi. Ve beni asıl korkutan da buydu. Çünkü bir insanı tamamen "kötü" ilan etmek kolaydı. Ama iyi taraflarını görmeye başladığınızda, ona karşı kurduğunuz savunma mekanizmaları çökmeye başlardı.
Ertesi sabah masama oturduğumda, beni büyük bir sürpriz bekliyordu: Masamın üzerinde dumanı üstünde tüten sıcak bir kahve bardağı duruyordu. Etrafa baktım, herkes kendi halinde takılıyordu. Bardağın yanındaki küçük nota baktım:
“Şekersiz içtiğini tahmin ettim.”
Notta isim yazmıyordu ama yanına bırakılan klasör, Demir’in dün akşam bahsettiği rapora aitti.
Selin geldiğinde kahveyi gösterdim. “Bu kahveyi kim bıraktı masama Selin, bilgin var mı?”
“Ne bileyim ben İnci, sihirli periler bırakmıştır belki. Kahve işte, içsenize kızım!”
Selin notu alıp okudu, sonra gözlerini bana dikti. “Kim getirdi bunu buraya gerçekten?”
“Bilmiyorum diyorum ya sana Selin, gelip masamda buldum!”
“Sen mi söyledin birine şekersiz içtiğini peki?” “Hayır, kimseye bir şey söylemedim!” Selin’in kaşları havalandı.
“Bak bu iş çok ilginçleşmeye başladı… Sekreter bıraktı desem, o senin kahveyi nasıl içtiğini nereden bilecek?”
“Selin lütfen hemen komplo teorileri üretmeye başlama!”
Kahveden bir yudum aldım. Tam sevdiğim gibiydi. Sert ve şekersiz. Bakışlarım istemsizce Demir’in kapalı kapısına kaydı. Kendime "Saçmalama İnci, sıradan bir şirket ikramıdır" dedim ama içimdeki o ses çoktan başka şeyler söylemeye başlamıştı.
Öğleden sonra yeni bir proje toplantısı için Selin ve ekipten Arda ile bir araya geldik. Arda, şirketin neşe kaynağı olan, sürekli konuşan ve ilk günden beri bana abilik yapmaya çalışan tatlı biriydi.
“Bu kısmı bana bırak şampiyon, sen hiç yorma kendini,” dedi kâğıtları elimden alarak.
“Yok Arda olur mu öyle şey, ben hallederim kendi işimi.”
“Sen daha yenisin buralarda İnci, seni bu kurtlar sofrasında harcarlar valla!”
“İnat etme Arda, ben halledebilirim diyorum sana.” “Asıl sen inat ediyorsun kızım, bıraksana bana!” Selin araya girdi.
“İkiniz de derhal susun da işimize odaklanalım! Yoksa ikinizi de Demir’in odasına kilitlerim, orada tartışırsınız!”
Koridorda yürürken Arda yine komik bir şeyler anlatıyor, ben de kahkahalarla gülüyordum. Tam köşeyi döndüğümüzde Demir’le burun buruna geldik. Arda’nın gülüşü anında bıçak gibi kesildi.
“Ooo, Demir Bey! Saygılar efendim!” dedi bir asker edasıyla. Demir başını hafifçe salladı. Gözleri önce bana, sonra Arda’ya kaydı.
“Toplantı hazırlıkları ne durumda, tamamlandı mı?” Arda yutkundu.
“Evet Demir Bey, tamamen bitti sayılır.”dedi Arda.
Daha sonra bakışları bana döndü“İnci sen ne yapıyorsun peki?”
“Ben de Arda’ya yardım ediyorum Demir Bey.” Demir’in o derin bakışları üzerimde gezindi.
“Kendi işini bitirdin mi peki?”
“Evet, bitirdim.”
“Güzel, Aferin.”
Demir yanımızdan geçip gittiğinde Arda arkasından bakıp bana doğru eğildi. “Kızım bu adam benden açıkça nefret ediyor, yemin edebilirim!” “Saçmalama Arda, adam niye senden nefret etsin ki?”
“Çünkü geçen haftaki sunumda yanlış dosyayı açtım önünde. Adamın gözlerinden resmen lazer çıktı İnci!”
“Hadi canım , abartmakta üstüne yok bence.” Arda tam bir şey diyecekti ki arkadan o tanıdık ses geldi: “Arda, odama gelir misin bir dakika?”
İkimiz de yerimizden sıçradık. Demir birkaç metre ötede durmuş bize bakıyordu. “Efendim Demir Bey! Hemen geliyorum tabii ki!”
Arda bana 'hakkını helal et' der gibi baktı. “Görüşürüz İnci… Eğer o odadan canlı çıkabilirsem tabii.”
Akşam üzeri Selin’le asansöre bindik. Kapılar tam kapanırken bir el araya girdi. İçeri Demir girdi. Selin anında duruşunu düzeltip resmi moda geçti. Asansördeki o sessizlik o kadar ağırdı ki, nefes bile alamıyorduk.
Dördüncü katta kapı açıldı ve içeri şık giyimli bir kadın personel girdi. Demir’e süzülerek gülümsedi. “Yarınki kritik görüşme için hazırladığım dosyaları e-posta ile gönderdim Demir Bey.”
“Gördüm, teşekkürler.”
“Eklememi istediğiniz özel bir husus var mıydı acaba?”
“Hayır, şu an için yok.”
Kadın Demir’e biraz daha yaklaşıp kulağına fısıltı gibi bir şey söyledi. Ne söylediğini duymadım ama kadının bana ve Selin’e attığı o üstten bakışı çok iyi yakaladım. Demir sadece kısa bir yanıt vermekle yetindi.
Asansörden indiklerinde Selin hemen koluma girdi. “Sana yarın sabah çok önemli bir şey göstereceğim İnci.”
“Ne göstereceksin Selin, söylesene şimdiden?” “Sürpriz olsun. Yarın sabah herkesten önce gel ama!”
Ertesi sabah masama oturduğumda Selin’in bahsettiği sürpriz ekranıma düşen bir e-postaydı. Büyük ve önemli bir projenin ekip listesiydi bu. Ve benim adım, oldukça kritik bir sorumluluğun altında yazıyordu.
“Selin… Bu ne anlama geliyor şimdi?”
“Yeni projenin görev dağılımı işte İnci!”
“Ama benim adım da var burada, hem de çok kritik bir yerde?”
“Demir bizzat senin adını ekletti listeye.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Neden beni seçmiş ki acaba?” Selin omuz silkti.
“Demir kararlarının sebebini kimseye açıklamaz İnci. Yapabileceğini düşünmüştür herhalde.”
“Ya elime yüzüme bulaştırırsam, ya yapamazsam?” “Yapamazsan Demir seni kendi elleriyle kovar, biz de arkandan helva yeriz artık. Rahat ol biraz!”
Öğleden sonraki proje toplantısında Demir asıl bombayı patlattı. “Bu proje kapsamındaki gelişmeler için önümüzdeki ay şehir dışına iki günlük bir müşteri ziyareti gerçekleştireceğiz.”
Herkes şaşkınlıkla birbirine bakarken Demir gideceklerin listesini okudu: “Ben gidiyorum. Selin, Arda… ve İnci sizler de geliyorsunuz.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Bende mi geliyorum Demir Bey?” Demir kafasını bile kaldırmadan, “Evet İnci, sen de ekiptesin. İki gün sürecek bir seyahat olacak,” dedi.
İki gün. Başka bir şehir. Ve Demir Arslan ile aynı ekipte olmak.
Akşam üzeri telefonum çaldı. Derya arıyordu. “Nasıl gidiyor bakalım yeni patronunla aranız?”
“Çok zor Derya, adam inanılmaz disiplinli ve yoğun çalışıyor.”
“Peki bari yakışıklı mı kızım senin bu patronun?” “Ne alakası var şimdi Derya ya!”
“Cevap versene bana İnci, adam yakışıklı mı değil mi?”
Ağzımdan kaçıverdi: “Evet, bayağı yakışıklı maalesef.”
Sessizlik oldu. “Ne dedin sen az önce? Sen patronuna az önce yakışıklı mı dedin yanlış mı duydum ben?!”
“Genel anlamda söyledim Derya! Adamın yüz hatları çok düzgün, ne yapayım yani!”
Derya kahkahayı bastı. “Peki adı sanı neymiş bu karizmatik patronunun?”
“Demir Arslan adı.”
Derya bir an durdu, sesi ciddileşti. “Demir Arslan mı? Hani şu hastanede ki o adam mı?!” “Evet… Maalesef o adam.” “İnci… Sen o adamın şirketinde mi çalışıyorsun yani şimdi?!”
“Maalesef Derya. Ve işin en kötü tarafı ne biliyor musun? Adam sandığım kadar kalpsiz ve kötü biri değil galiba.”
——
Toplantı hazırlıkları sürerken bir ara Demir’in odasında yalnız kaldık.
“Demir Bey, bir şey sorabilir miyim acaba?”
“Sor İnci, dinliyorum.”
“Bu kadar önemli bir projeye beni neden dâhil ettiniz? Gerçekten meraktan soruyorum.”
Demir bakışlarını dosyadan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. “Çünkü bu işin altından kalkabileceğini düşünüyorum.”
“Gerçekten benim yapabileceğime inanıyor musunuz?”
“Bunu bana ikinci kez sorma İnci, cevabımı verdim.” “Anladım Demir Bey, teşekkür ederim.”
Tam çıkacakken arkamdan seslendi: “İnci, bir dakika durur musun?” Döndüm. “Efendim Demir Bey?”
“Sen bana hâlâ tam olarak güvenmiyorsun, değil mi?”
Donakaldım. “Ben… Sizi henüz çok yeni tanıyorum Demir Bey, inanın sorduğunuz soruya ne diyeceğimi bilemedim.” Dudaklarının kenarında hafif, neredeyse belirsiz bir tebessüm oluştu. “Doğru söylüyorsun. Tanıdıkça karar verirsin artık.”
Odadan çıktığımda kalbim göğüs kafesimi zorlayacak kadar hızlı atıyordu.
Aynı günün akşamı sunumu hazırlamak için tek başıma mesaiye kaldım. Saat sekize geliyordu ve ben hâlâ hazırladığım slaydın başında ecel terleri döküyordum.
Arda masama yanaştı. “İnci, hâlâ canlı mısın sen ya?”
“Sunumu yetiştirmeye çalışıyorum Arda, görmüyor musun?”
“Bak sana çok hayati bir bilgi vereyim. Demir bir sunuma ‘Güzel olmuş’ derse, o çalışan üç gün boyunca bayram eder. Ama ‘Bu nasıl iş’ derse… İşte o zaman helvanı fıstıklı mı istersin diye sormaya başlarız.” Gülmeye başladım.
“Arda git işine lütfen, moralimi bozma!”
“Ben çıktım bile kızım, psikolojik olarak evde koltuğumda yatıyorum şu an!”
“O zaman fiziksel olarak da git artık Arda!”
Arda gittikten sonra ofis iyice sessizleşti. Son slaytı bitirip rahat bir nefesle arkama yaslandığımda arkamda aniden bir gölge belirdi.
“Bitti mi sunum hazırlıkları İnci?”
Sıçradım! “Demir Bey! Korkudan ölecektim az kalsın!” Demir kaşlarını kaldırdı. “Soruma cevap vermedin, sunum bitti mi?”
“Evet, az önce tamamen bitirdim.”
Bilgisayarın yanına geldi. Eğilip slaytları tek tek incelemeye başladı. O kadar yakındı ki kokusunu çok net bir şekilde hissedebiliyordum.
“Şuradaki veride bir hata var yalnız. Virgülü yanlış yere koymuşsun.”
“Ah, çok özür dilerim Demir Bey! Hemen düzeltiyorum şimdi—”
“Özür dileme benden,” dedi sesi aniden yumuşayarak. “Sadece hatanı düzelt. Özür dilemek yapılan hatayı ortadan kaldırmıyor çünkü.”
Hatanı hemen düzelttim. Tekrar baktı. “Güzel, genel olarak başarılı bir çalışma olmuş.” Gözlerim parladı. “Gerçekten beğendiniz mi Demir Bey?” “Hemen alışma böyle övgülere,” dedi hafif bir tebessümle. “Ve artık toparlanıp eve git.”
Aşağı indiğimde dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Lobi alanında durup çaresizce dışarıyı izlemeye başladım.
Arkamdan bir adım sesi geldi. “Şemsiyen yok mu senin yanında?” “Maalesef yok Demir Bey… Koşarak arabaya geçerim artık, yapacak bir şey yok.” Demir bana öyle bir baktı ki ‘Saçmalama’ demesine gerek bile kalmadı. Güvenliğe işaret etti. “Bize bir şemsiye getirin hemen.”
Şemsiye geldiğinde bana doğru uzattı. “Çok teşekkür ederim Demir Bey ama gerçekten hiç gerek yoktu—”
“Hasta olursan yarın o önemli sunumu kim yapacak İnci? Uzatmadan al şu şemsiyeyi. Yarın gelirken getirirsin.”
Şemsiyeyi elinden alırken parmaklarımız birbirine hafifçe değdi. Küçük bir elektrik çarptı sanki içimi.
Dışarı çıktım. Yağmur damlaları şemsiyeme vururken dayanamayıp arkama döndüm. Demir hâlâ camın arkasında durmuş, gidişimi izliyordu.
Hastanede karşılaştığım o öfkeli, soğuk adamla şu an bana şemsiyesini veren adam kesinlikle aynı kişiydi. Ve ben, bu adama karşı ördüğüm o kalın duvarların yavaş yavaş yıkıldığını hissederken, içimde büyüyen o tehlikeli duyguya engel olamıyordum:
Merak.
Ve bazı hikâyelerin en güzel, en tehlikeli başlangıcı tam olarak buydu.