Kuğu -2
İlk iş günümün sonunda eve dönerken sadece ayaklarım değil, bütün bedenim sızlıyordu. Fakat asıl yoran fiziksel yorgunluk değildi; gün boyunca zihnime mıh gibi çakılan cümlelerin kulaklarımda çınlamaya devam etmesiydi.
“Çalışmak yetmez.”
“Burada herkes çalışıyor.”
“İyi niyet, deneyimsizliğin yerini doldurmaz.”
Demir Arslan’ın o tok sesini taklit etmeme gerek yoktu, zaten kelimeler kendi iradeleriyle içimde yankılanmayı sürdürüyordu.
Eve girer girmez çantamı portmantonun kenarındaki sandalyeye fırlattım. Ayakkabılarımı çıkardığım gibi kendimi salondaki koltuğa bıraktım. Derin bir nefes alırken annem mutfaktan süzülerek içeri girdi.
“Nasıl geçti ilk günün?” diye sordu, gözlerindeki merakla.
Olduğum yerde gözlerimi sıkıca yumdum. “Güzeldi.”
Annem birkaç saniye dikilip beni süzdü. “Güzel mi?”
“Evet.”
“Yüzün pek öyle söylemiyor ama.”
Yorgun bir tebessümle başımı salladım. “İlk günün acemiliği diyelim.”
“Zor muydu?”
Bir an için cevap vermeyi erteledim. Sonra omuzlarımı hafifçe düşürdüm. “Biraz.”
Neyse ki annem daha fazla üstelemedi. Beni benden iyi tanırdı; ne zaman konuşmak istemediğimi, ne zaman yalnızca sessizliğe sığınmaya ihtiyaç duyduğumu bilirdi. O gece odama çekilip yatağa uzandığımda elim alışkanlıkla telefonuma gitti. Şirketin ortak mesaj grubuna yeni bir bildirim düşmüştü.
Ertesi sabah saat dokuzda departman toplantısı vardı.
Ve tabii ki Demir Arslan da orada olacaktı.
Ekranda yazan saate birkaç saniye baktıktan sonra ekranı karartıp telefonumu yatağın üzerine fırlattım. Bu adamın adını görmek bile günün bütün yorgunluğunu anında yeniden damarlarımda hissettirmeme yetiyordu.
Ertesi sabah ofise herkesten yarım saat erken gittim. Bu erkenliğin sebebi asla örnek bir çalışan olma isteği değildi; ilk gün geç kalma paranoyası o kadar kemiklerime işlemişti ki, gece boyunca alarmı üç kez kontrol etmiştim.
Ofis henüz yaprak kıpırdamazken oldukça sakindi. Bilgisayarımı açıp masamı topladım ve önüme dünkü o lanet dosyaları dizdim. Kısa süre sonra Selin elinde iki karton bardak kahveyle masama yaklaştı.
Biriyle masamın köşesini tıklattı. “Al bakalım.”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. “Benim için mi?”
“Yok, masanın o kasvetli havasını dağıtsın diye dekor olarak getirdim.”
Dayanamayıp güldüm. “Teşekkür ederim.”
“Şeker koymadım.”
“Zaten şekersiz içerim.”
“Güzel,” dedi sandalyeyi çekip yanıma otururken. “En azından damak tadımız uyuşuyor, bu da bir başlangıç.”
Kahvesinden bir yudum alıp bana baktı. “Dün eve gittiğinde ne yaptın peki?”
“Uyudum.”
“Yalancısın.”
“Yemin ederim eve girer girmez uyudum.”
Selin inanmayan gözlerle güldü. “İlk iş gününden sonra kimse o adrenalinle uyuyamaz. Kesin tavanı seyredip kara kara düşündün.”
Kalemimi parmaklarımın arasında çevirmeyi bırakıp yutkundum. “Toplantıyı düşünüyordum diyeyim.”
“Ben de Demir’i sordum zaten.”
“Yani…” Ne diyeceğimi bilemeyerek sustum.
Selin kahvesinden derin bir yudum aldıktan sonra rahat bir tavırla arkasına yaslandı. “İlk haftalarda herkes onun hakkında ileri geri konuşur. Kimi adamın dâhi olduğunu düşünür, kimi nefret eder, kimi de toplantı odasına girerken istemsizce nefesini tutar.”
İstemsizce dudaklarım kıvrıldı. “Gerçekten o kadar korkutucu mu?”
“Daha dün tanıştın, zamanla anlarsın.”
“Tanışmak denirse…”
“Bal gibi de tanışmak.”
Başımı hafifçe öne eğdim. “Bence biraz fazla sert.”
Selin’in yüzündeki o oyuncu ifade aniden ciddileşti. “Biraz mı?”
“Tamam,” dedim ellerimi teslim olur gibi kaldırarak. “Oldukça sert.”
“İyi.”
Kaşlarım havalandı. “Neden iyi?”
“Çünkü dün onun hakkında ilk hükmün ‘biraz sert’ olduysa, birkaç ay sonra ne diyeceğini cidden merak ediyorum.”
Bunu duymak içimde tuhaf bir ürperti yarattı. “Birkaç ay sonra bu şirkette kalır mıyım ki?”
Selin öyle net, öyle kesin bir tonla “Kalacaksın,” dedi ki, itiraz etme cesaretini kendimde bulamadım.
Toplantı saati yaklaştıkça devasa ofis yavaş yavaş hareketlendi. Herkes elinde evraklar ve tabletlerle sağa sola koştururken, ben avucumun içinde neredeyse ezdiğim not defterimle kalakalmıştım.
Toplantı odasına geçtiğimizde en köşedeki boş sandalyeye iliştirdim kendimi. Selin hemen karşımdaki yerine otururken göz ucuyla bana göz kırptı.
“Rahat ol biraz.”
“Gayet rahatım.”
“Elinde ki kalem titriyor İnci.”
Elimi masanın altına saklayıp kaleme baktım. Gerçekten de parmaklarım zangır zangır titriyordu. “Fark etmemişim.”
Selin gülümsemesini bastırmaya çalışırken kapı açıldı.
Demir içeri girdi. O an, odadaki mırıltıların ve kağıt hışırtılarının bıçak gibi kesilişine şahit oldum. Dün odasında baş başayken hissettiğim o baskı, şimdi bütün odayı avucunun içine almıştı.
Üzerinde kusursuz dikimli koyu renk bir takım elbise vardı. Kimseye dönüp bakmadan, doğrudan masanın başındaki yerine geçti ve elindeki dosyayı bıraktı. Ben ise ellerimi önümdeki deftere sabitleyip gözlerimi kaçırdım; onunla en azından bu kalabalıkta göz göze gelmek istemiyordum.
Sunum başladı. Hızla not almaya başladım. İlk on dakika her şey yolundaydı, ta ki Demir ani bir hamleyle arkasına yaslanıp o buz gibi soruyu sorana kadar.
“Bu teslim tarihi neden öne çekildi?”
Sunumu yapan kıdemli çalışan yutkundu. “Mevcut planlamaya göre—”
“Mevcut planlamayı sormadım,” dedi Demir, sesi odadaki havayı dondurmaya yetmişti. “Bu erken tarihin mantıklı bir gerekçesi var mı, onu soruyorum.”
Odadaki sessizlik öyle bir boyuta ulaştı ki iğne düşse ses duyulacaktı. Cevap verildi, yeni sorular takip etti. Ben ise hızla not almaya devam ediyordum. Ta ki Selin’in ayağıyla masanın altından beni dürttüğünü hissedene kadar.
“Ne var?” der gibi baktım.
Selin gözleriyle işaret etti.
Başımı kaldırmamla, Demir’in keskin bakışlarının doğrudan beni bulması bir oldu. Kalemim elimde taşa döndü.
“İnci,” dedi.
Nefesimi tutarak başımı kaldırdım. “Efendim?”
“Dünkü dosyayı sen hazırladın, değil mi?”
“Evet.”
“Bazı hesaplama bölümleri eksikti.”
Göğsümün ortasına ağır bir taş oturmuş gibi hissettim. “Evet, fark etmiştim. Bugün tamamlayacaktım.”
“Bugün değil.”
“Tamam.”
“Öğlene kadar masamda olsun.”
“Tabii ki.”
Birkaç saniye boyunca gözlerini benden ayırmadan yüzümü inceledi. “Yetiştirebilir misin?”
Soru basitti ama odadaki herkesin kulaklarının bizde olduğunu bilmek boğazımı düğümlüyordu. “Evet.”
“Emin misin?”
“Evet, eminim.”
Başını hafifçe salladı. “Göreceğiz.”
Ardından konuyu değiştirdi ve sunum kaldığı yerden devam etti. Ben ise önümdeki kağıda odaklanmaya çalışırken kalbimin kulaklarımda attığını hissediyordum. Toplantı bittiğinde herkes sessizce dağılırken Demir’in o tok sesi yine adımlarımı dondurdu.
“İnci, sen kal.”
Diğerleri hızla odayı terk etti. Kapı kapandığında içeride yine ikimiz baş başa kaldık. Dün yaşanan sahnenin birebir aynısıydı; yine o masanın iki tarafındaydık.
Demir önündeki dosyayı bana doğru itti. “Şu maliyet tablosunu tamamen gözden geçir.”
Dosyaya uzandım. “Burayı mı?”
“Evet. Ve piyasa analizindeki kaynakları da kontrol et.”
“Tamam.”
“Bu kez hata istemiyorum.”
Başımı dik tutmaya çalışarak salladım. “Hata olmayacak.”
Tam arkamı dönüp çıkacakken, odadan gitmeme izin vermeyen o ses yeniden duyuldu.
“İnci.”
Yavaşça ona doğru döndüm. “Efendim?”
Birkaç saniye susup beni süzdü. “Dün sana söylediklerimi… Yanlış anlama.”
Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Hangisini?”
Kaşları hafifçe çatıldı. “Deneyimsiz olduğunu vurgulamamı.”
“Yanlış anlamadım, haklısınız.”
“İyi.” Söylemek isteyip de yutkunduğu başka bir şey varmış gibi durdu ama vazgeçti. “Çalışmana dön.”
Kapıdan çıkıp koridora attığımda kendimi boğulmaktan kurtulmuş gibi derin bir nefes alırken buldum. Selin köşede beni bekliyordu.
“Ne dedi?” diye sordu merakla.
“Dosyayı revize etmemi istedi.”
“Başka?”
“Başka bir şey yok.”
Selin gözlerini kısıp yüzümü inceledi ama üstlemedi. Masama dönüp soluksuz bir şekilde çalışmaya koyuldum. Öğle tatilinin ne ara geldiğini bile anlamadım; gözlerim ekranın harflerinden yanmaya başlamıştı ama sonunda dosyayı bitirip imza için hazır hale getirdim.
Selin üstünkörü göz gezdirdi. “Fena değil.”
“Fena değil mi?”
“Benden bu kadar övgü çıkar, şükret.”
Derin bir nefes alıp dosyayı kucakladım. “O zaman gidip teslim edeyim.”
Yönetici katına çıktığımda kalbim yine o tanıdık hızıyla atmaya başladı. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde Demir telefonda konuşuyordu. Beni görünce başıyla masanın önünü işaret etti. Bekledim. Telefonu kapattığı gibi ellerini masada birleştirip bana baktı.
“Bittiyse ver bakalım.”
Dosyayı uzattım. Sayfaları büyük bir titizlikle inceledi. O sayfa çevirme sesleri odadaki tek sestiydi. Sonunda dosyayı kapattı.
“Dünden çok daha iyi olmuş.”
İçimden koyu bir rahatlama dalgası geçti. “Teşekkür ederim.”
Başını kaldırdı. “Teşekkür etmene gerek yok. İşini iyi yaptığında zaten bunu bekliyorum.”
“Anladım.”
“Çıkabilirsin.”
Tam kapıya yönelmiştim ki o cümle geldi.
“İnci.”
Duraksadım ama arkamı dönmedim. “Efendim?”
“Benden korkmana gerek yok.”
Elim kapı kolunda öylece kaldı. Yavaşça ona doğru döndüm. “Ben korkmuyorum.”
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum çünkü sesim en az o günkü kadar titrek çıkmıştı. Demir’in dudaklarında belli belirsiz, hafif bir kıvrılma olmasa da bakışlarındaki o buz tabakası biraz olsun inceldi sanki.
“Öyle olsun,” dedi sadece.
Kapıyı çekip dışarı çıktığımda yanaklarımın alev alev yandığını biliyordum.
⸻
Zaman su gibi akıp geçti. Günler haftaları kovaladı; dosyalar, toplantılar, bitmek bilmeyen mailler birbirine karıştırıdı. Birkaç haftanın sonunda ofisteki tempoya tamamen ayak uydurmuştum. Kimin kahveyi nasıl içtiğini, hangi yazıcının sadece tekme atınca çalıştığını ve Selin’in her öğle yemeği sonrası mutlaka çikolata aradığını ezberlemiştim.
Demir hakkında da istem dışı pek çok şey öğrenmiştim. Kahvesini sert ve sade içerdi. Toplantılarda asla lafı uzatmazdı. Birinin yaptığı hatayı yüzüne vurmaktan çekinmezdi ama kusursuz bir iş çıkaran birini de asla es geçmezdi. Bunu ilk kez bir başka departmanın hazırladığı devasa bir bütçe raporunda bizzat gördüm; raporu inceledikten sonra adama sadece “Mükemmel iş çıkarılmış,” demişti ve o adamın havalara uçtuğunu günlerce konuşmuştuk.
Ben ise onunla olan mesafemi korumaya özen gösteriyordum. Başarılı da oluyordum.
Ta ki o cuma akşamına kadar.
Mesai bitimine yakın Selin elindeki çantasını masaya vurarak dikildi. “Hazırlan bakalım.”
“Nereye?”
“Ekip yemeğine. Unuttun mu yoksa?”
“Benim haberim yoktu ki.”
“Şimdi haberin oldu, hadi toparlan.”
İtiraz etmeme izin vermeden ceketimi omzuma attı. Şehrin lıkır lıkır insan kaynayan şık bir restoranına vardığımızda ekip çoktan uzun bir masaya yerleşmişti. Selin’in yanındaki boş sandalyeye iliştirdim kendimi. Masada herkes neşeyle konuşurken Demir ortalarda yoktu. İçten içe derin bir “şükür” çektim.
Fakat aradan yirmi dakika geçmemişti ki restoranın cam kapısı açıldı.
Demir içeri girdi. Üzerinde resmi takım elbisesi yoktu; koyu gri, yakası açık bir kazakla bile o kadar farklı ve karizmatik duruyordu ki elimdeki çatal havada asılı kaldı.
Selin imrî bir gülümsemeyle bana baktı. “Ne o, yemek boğazına mı tıkandı?”
“Hiç.”
Demir masaya doğru yürüyüp herkese kısaca başıyla selam verdi. Ve ne yazık ki boş kalan tek sandalye, tam benim karşımdaydı.
O gece onu ilk kez iş ortamının dışında izliyordum. Garip bir şekilde ofistekinden farklı değildi; hâlâ mesafeli, hâlâ etrafındaki gürültüden soyutlanmış gibi sakindi. Ama onu ilk defa bir masanın arkasında, elinde bir bardak suyla insanların arasında otururken görmek zihnimdeki o katı duvarları biraz olsun sarstı.
Belki de sadece işine tutkuyla bağlı, yalnız bir adamdı.
Belki de hakkında kurduğum o ilk hükümler biraz haksızdı.
Tam bunları düşünürken gözlerimin ona kaydığını fark edip aniden başımı önüme eğdim. Onunla ilgili bu tür düşüncelere kapılmak tehlikeliydi. İş yerinde hayatta kalmanın tek yolu mesafeydi.
Selin kulağıma doğru eğilip kıkırdadı. “Adamı taşa döndürdün bakışlarınla.”
“Saçmalama Selin, sadece dalmışım.”
“Tabii tabiii.”
Yüzümün kızardığını gizlemek için bardağımdaki suyu kafaya diktim. Tam o sırada karşıdan gelen bakışları hissettim. Başımı kaldırdığımda Demir’in koyu renk gözleri doğrudan benimkilerle kesişti. Bu kez gözlerimi kaçırmadım ama kalbimin o eski ritmini kaybettiğini de inkar edemezdim. O da bakışlarını çekmedi; sadece bir saniyeliğine dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gölge belirdi.
Yemek boyunca o bakış zihnimin köşesinde yankılanıp durdu.
O gece evime dönerken taksinin camından dışarıyı izlerken kendime itiraf edemediğim tek bir gerçek vardı: Demir Arslan benim için artık sadece "zor bir yönetici"den ibaret değildi.
Ve bazı hikâyeler, insanın en çok yanılmaktan korktuğu o ilk anla başlardı. Benim hikâyem de tam o masada, o adamın gözlerindeki bilinmezlikle basmıştı.