O gecenin üzerinden tam iki hafta geçmişti.
İki koskoca hafta boyunca zihnimde sadece tek bir cümle yankılandı: "İnci sadece benim çalışanım..." Demir’in o akşam Firuze’nin gözyaşlarına kıyamayıp söylediği, beni tek kalemde silip atan o sözler içimdeki son ona olan hislerimi de öldürmüştü. Ya da ben öyle hissediyordum.
O günden sonra Demir’le tek bir kişisel cümle bile kurmamıştım. Attığı onlarca uzun mesaja, gece yarıları gelen aramalarına tek bir yanıt vermemiş, hepsini yanıtsız bırakmıştım. Şirkette yüz yüze geldiğimiz her saniyede ise karşısında aşık olan kadın değil; buz gibi, mesafeli ve sadece işini yapan bir çalışan vardı. Ona soğuk ve mesafeli bir şekilde 'Demir Bey' dedikçe gözlerindeki o can çekişen ifadeyi görüyordum ama içimdeki yangın o kadar büyüktü ki, onun bakışlarına acımak aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Şirketteki diğer insanlar da aramızdaki bu aşılmaz duvarı fark etmekte gecikmemişti.
Sabah masamda oturmuş günün finansal özetlerini düzenlerken, Selin elinde iki fincan kahveyle yanıma yaklaştı. Kahvenin birini masama bırakıp sandalyeme doğru eğildi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"İnci..." dedi Selin, sesini iyice düşürerek. "İyi olduğuna emin misin? İki haftadır yüzün gülmüyor. Demir Bey’le aranızda ne geçti bilmiyorum ama adam da yaşayan ölü gibi geziyor ortalıkta."
Gözlerimi ekrandan ayırmadan kahveden bir yudum aldım. "Aramızda bir şey geçmedi Selin. Sadece işimizi yapıyoruz. Demir Bey’in ruh hali de beni ilgilendirmez."
Selin derin bir nefes verip tam bir şey söyleyecekken, koridorun başından Arda göründü. Elindeki tabletle hızlı adımlarla masama doğru geldi.
"Günaydın millet," dedi Arda, sonra bana dönüp kaşlarını çattı. "İnci, patron bugün gelmiyor mu? Sabahki yönetim kurulu için evrakları onaylatmam gerekiyordu ama odası kilitli."
"Henüz bir bilgim yok Arda," dedim düz bir sesle. "Birazdan haberi gelir herhalde."
Tam o sırada masamdaki dahili telefon çalmaya başladı. Arayan Demir'di. Açıp kulağıma götürdüm.
"İnci..." dedi karşı taraftaki ses. Ama sesi o kadar boğuk, pürüzlü ve kısıktı ki tanımakta zorlandım. Öksürük krizine girmemek için kendini zor tutuyor gibiydi. "Bugün... Eve gelmen gerekiyor."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Anlamadım Demir Bey? Şirketteki yoğunluk nedeniyle dışarı çıkmam pek mümkün değil. Evrakları kuryeyle—"
"Kurye falan değil!" diye kesti sözümü, sesi halsizlikle titriyordu. "Lansman onay raporları ve mali analizler masamda kalmış. Kimsenin görmemesi gereken gizli evraklar. Onları alıp doğrudan benim evime getirirsen, sevinirim."
Telefon yüzüme kapandı.
Selin ve Arda merakla bana bakıyordu. Telefonu ahizeye yerleştirip derin bir nefes aldım. "Demir Bey rahatsızmış. Dosyaları incelemek için ayağına çağırıyor," dedim, çantamı alırken.
Arda başını salladı. "Sabah sesi de bir tuhaftı zaten, dünkü toplantıda da sürekli öksürüyordu. Dikkat et kendine İnci, patron hasta olunca çekilmez olur."
Taksi Demir’in bahçeli müstakil evinin önünde durduğunda saat on bire geliyordu. İki haftadır kaçtığım, uzak durmak için ruhumu büktüğüm adama kendi ayaklarımla gelmiştim.
Cebimdeki yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girdim. Evin içi buz gibiydi ama garip bir şekilde klima son dereceye ayarlanmış, sıcak sıcak üflüyordu. Salona adım attığımda etrafta kimse yoktu.
"Demir Bey?" diye seslendim koridorda.
Yukarı kattan boğuk bir inleme ve öksürük sesi geldi. Elimdeki dosya çantasını sıkıca kavrayıp merdivenleri çıktım ve yatak odasının aralık kapısına doğru yürüdüm.
Kapıyı hafifçe itip içeri girdiğimde gördüğüm manzara karşısında donakaldım.
Demir, yatağın kenarına oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Üzerinde kalın, boğazlı siyah bir yün kazak vardı. Yorganı da omuzlarına kadar çekmişti. Odanın sıcaklığı çekilmez bir raddeye gelmişti ama o titriyordu. Yüzü kıpkırmızıydı, şakaklarından terler süzülüyordu.
Gördüğüm şeyin saçmalığıyla aramızda ki mesafeyi falan bir kenara bırakıp hızla içeri daldım.
"Siz ne yapıyorsunuz?!" diye bağırdım yanına koşarak. Dosyaları komodinin üzerine fırlattım. "Bu sıcakta, bu ateşle bu kazağı neden giydiniz? Akıl var mantık var Demir Bey, havale mi geçirmek istiyorsunuz?!"
Demir başını yavaşça kaldırdı. Kan çanağına dönmüş gözleriyle bana baktı. Yüzünde hem beni görmenin verdiği o çaresiz rahatlama hem de yüksek ateşin getirdiği bir sersemlik vardı.
"İnci..." dedi, sesi fısıltı gibi çıktı. Dudakları kuruluktan çatlaktı. "Çok... Çok üşüyorum. Üşüdüğüm için giydim..."
"Üşümüyorsunuz, ateşiniz yükseldiği için vücudunuz reaksiyon veriyor!" dedim kızgınlıkla. Bir adam şirket yönetirken bu kadar zeki olup kendi sağlığı konusunda nasıl bu kadar cahil kalabilirdi? "Hemen çıkarın şu kazağı! Çıkarın çabuk!"
Uzanıp kazağın eteklerinden tutup yukarı doğru çekmeye çalıştım. Demir halsizce kollarını kaldırdı. Kazağı kafasından çıkarıp bir kenara attığımda, altındaki çıplak göğsüne dokunan elim adeta yandı. Teni kor gibi sıcaktı.
"İnci, gitme..." dedi yatağa geri devrilirken. Elimi yakalamaya çalıştı, parmakları bileğime dolandı ama tutacak gücü bile yoktu. "Bırakma beni..."
"Önce ateşinizi düşüreceğiz," dedim, elimi hızla çekerek. "Banyonuzda havlu veya su var mı?"
Cevap veremedi, gözleri kapandı. Hızla banyoya koştum. Küçük bir leğene ılık su doldurup içine küçük havluları bastım. Odaya geri döndüğümde Demir yatakta yarı baygın gibi yatıyordu.
Yanına oturdum. Islak havluyu sıkıp önce alnına, ardından boynuna ve o sıcak göğsüne koydum. Tenindeki o kor ateş ıslak bezle buluştuğunda cızırdayacakmış gibi bir his yayılıyordu. Havluyu tekrar tekrar ıslatıp göğsünde, şakaklarında gezdirdim.
Yaklaşık yarım saat boyunca tek kelime etmeden sadece ateşini düşürmek için uğraştım. Nihayet nefes alışı düzene girmeye, o titremeleri hafiflemeye başladığında terli alnını sildim.
Demir yavaşça yatakta doğrulmaya çalıştı ama sırtındaki ve eklemlerindeki kırgınlık yüzünden tekrar geriye yaslandı. Alnından süzülen terler şakaklarına doğru inerken, nefes alışları hâlâ düzensizdi.
"Su..." diye mırıldandı, sesi pürüzlü ve zayıftı. "İnci"
Yatağın yanında ki komodinin üzerinde duran sürahiden bardağa biraz su doldurup yatağın kenarına yaklaştım. Bardağı dudaklarına uzattığımda, parmaklarımın ucuna değen sıcak teni içimi ürpertti. Demir suyu yavaşça içtikten sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. Bakışlarında iki haftadır çektiği o açlığın izi vardı ama aynı zamanda benden kaçamayacağını bilen inatçı bir kararlılık da duruyordu.
"İki haftadır..." dedi, bardağı sehpaya bırakırken elimi bileğinden yakalayıp durdurdu. Güçsüzdü ama bırakmaya da niyeti yoktu. "İki haftadır her gece o masada seni aradı gözlerim, İnci. Şirkete girdiğin o andan kapıdan çıkıp gittiğin ana kadar... Buz gibi bakışlarından, o 'Demir Bey' deyişinden nefret ettim."
Elimi elinden kurtarmaya çalışmadım ama yüzümdeki o mesafeli ifadeyi de bozmadım.
"İşimi yapıyorum sadece, Demir Bey," dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak. "Şirketteki konumum neyse onu yerine getiriyorum. Aramızdaki sınırlara olabildiğince dikkat ediyorum."
Demir derin, sancılı bir nefes aldı. Gözlerini kısarak yüzümü inceledi. Ona o gece duymamam gerekenleri duyduğumu, Firuze’ye 'İnci sadece benim çalışanım' dediğini bildiğimi henüz bilmiyordu. Sanıyordu ki sadece stajyer olayındaki tavrıma ve ona karşı ördüğüm duvara tepki gösteriyorum.
"O sınırların canı cehenneme," diye fısıldadı Demir, sesi kısık bir öfkeyle titreyerek. Doğrulmaya çalışırken başı hafifçe döndü, gözlerini birkaç saniye sıkıca kapattı. Ateşi düşmeye başlamıştı ama hâlâ ayakta duramayacak kadar bitkindi. "Ben o sınırları kendi ellerimle yıkmak için neler vermezdim... Sadece... O an, o krizin ortasında ortalık daha fazla karışmasın, Firuze aniden bir delilik yapmasın diye sustum ama..."
Durdu. Ne diyeceğini, bu durumu nasıl açıklayacağını bilemez bir haldeydi. Çünkü suçluluk duyuyordu; hem Firuze'nin ailesine karşı olan o mecburiyetinden hem de o anki refleksinden dolayı köşeye sıkışmış durumdaydı.
"Dinlenmeniz gerekiyor," dedim, elimi yavaşça parmaklarının arasından çekerek. Komodinin üzerindeki ıslak havluyu aldım ve alnına tekrar serin bir dokunuşta bulundum. "Hastalığınız henüz geçmedi, ateşiniz yeni düşüyor. Ayağa kalkmaya da çalışmayın."
Demir, tenimdeki o serin dokunuşla gözlerini yeniden açtı. Başını yastığa yaslamış, yarı baygın bir huzursuzlukla beni izliyordu.
"Gitme..." dedi, parmaklarıyla yorganın ucunu sıkarak. "Bugün gitme İnci. Lütfen."
"Dosyaları buraya bıraktım," dedim, çantamı elime alıp ayağa kalkarken. Kalbim hâlâ o kulak tıkırtısı sözlerin yankısıyla sızlıyordu ama ona acıdığımı belli etmemeye kararlıydım. "İncelemeniz gereken evraklar masanın üzerinde. İyileştiğinizde ofiste görüşürüz."
Kapıya doğru iki adım atmıştım ki, arkamdan o bıktırıcı, can yakıcı derecede kararlı sesi tekrar duyuldu.
"Beni cezalandırıyorsun, biliyorum," dedi Demir, yatakta hafifçe doğrulurken. "Ama benden böyle tamamen kopup gitmene izin vermeyeceğim İnci. O şirket o duvarlarla çevrili olduğu sürece ne istersen yap... Ama benden kaçamazsın."
Arkama dönüp bakmadım. Kapıyı arkamdan çekerken içimdeki o fırtına kopmaya devam ediyordu. O henüz gerçeği bilmediğini sanıyordu; ama ben onun o odada kime nasıl sırtını dayadığını, benim üzerimden nasıl bir oyun oynandığını çok net biliyordum.
Eve geldiğimde üstümdeki o ağır yük ve zihnimde yankılanan o cümleler bir an olsun beni rahat bırakmadı. Demir’in o günkü hali, gözlerindeki o çaresiz bocalama ve benden af dilerken bile işin gerçeğini tam olarak kabullenememiş oluşu içimdeki öfkeyi diri tutuyordu.
....
Olayın üzerinden tam iki gün geçmişti ama Demir hâlâ şirkete gelmemişti. Doktoru kesin istirahat ve evde yatak istirahati vermesine rağmen, asıl sebebin o gün evde yarım kalan, aramızdaki o gerilimli ve çözülmemiş hesaplaşma olduğunu biliyordum. Ofis onun yokluğunda nispeten sakin akıyordu ama masamda otururken bile zihnim o evde, o yatak odasında kalmıştı.
Öğleden sonra saat üç sularında dahili telefonumun yanı sıra cep telefonum da çalmaya başladı. Ekranına baktığımda arayanın Demir olduğunu gördüm. Açmak istemedim, parmağım reddet tuşunun üzerinde birkaç saniye tereddüt etti ama sonunda telefonu sessize alıp masaya bıraktım.
Ancak henüz bir dakika bile geçmemişti ki, şirket hattından tekrar arandı. Bu kez ısrarcıydı. Derin bir nefes alıp ahizeyi kaldırdım.
"Efendim, Demir Bey?" dedim, sesimdeki mesafeli tonu korumaya çalışarak.
Karşı taraftan gelen ses bu kez hastalıklı bir hırıltıdan ziyade, tehlikeli derecede sakin ve net bir tona sahipti. "Telefonlarımı açmıyorsun, İnci. İki gündür evdeyim ve şirket raporlarını getirmesi gereken kişinin ısrarla sen olmanı istediğim halde göndermiyorsun."
"Şirkette iş yükümüz fazlasıyla yoğun, Demir Bey," dedim, klavyede tuşlara basmaya devam ederek. "Evrakları kuryeyle veya Arda’yla gönderebilirim. Benim yönetim katından ayrılmam pek mümkün görünmüyor."
"Kurye ya da Arda değil, bizzat seni istiyorum," dedi, sesindeki o buyurgan ve inatçı tını net bir şekilde hissediliyordu. "Kritik bütçe revizyonunu bizzat gözden geçirmemiz gerekiyor ve bunu telefonda yapamayız. Yarım saat içinde evimde ol. Anahtarın var zaten."
Cevap vermeme bile izin vermeden telefon yüzüme kapandı.
Selin ve Arda’ya acil bir evrakı evden çalışma düzenindeki Demir Bey’e götürmem gerektiğini söyleyip holdingden çıktım. Taksiden inip bahçeli evin önüne geldiğimde kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Kapıyı yedek anahtarla açıp içeri girdiğimde evde derin bir sessizlik hâkimdi.
"Demir Bey?" diye seslendim.
Yukarı kattan yavaş adımların ve ardından onun o tok sesinin yankısı geldi: "Yukarıdayım."
Merdivenleri çıkarken içimdeki o temkinli kabulleniş yerini saf bir gerilime bırakmıştı. Yatak odasının kapısı aralıktı. İçeri adım attığımda Demir pencerenin önünde ayakta duruyordu. Üzerinde gri, rahat bir eşofman altı ve siyah bir tişört vardı. Ateşi düşmüş gibiydi ama yüzündeki o yorgun ifade ve gözlerindeki koyu, kararlı parıltı yerli yerindeydi.
Elimdeki dosyayı komodinin üzerine bıraktım ve aramızda güvenli bir mesafe bırakarak durdum.
"Bütçe revizyon dosyaları burada," dedim, resmi bir sesle. "İncelemeniz bittikten sonra şirkete döneceğim."
Demir yavaşça bana doğru döndü. Elleri cebinde, adımlarını ses çıkarmadan atarak aramızdaki mesafeyi yavaş yavaş kapattı. Gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmıyordu.
"İki gündür o şirkette yokluğumu fırsat bilip benden güzelce kaçtın," dedi, sesi alçak ve pürüzlü çıkıyordu. Tam önümde durduğunda, teninin o sıcak ve erkeksi kokusu etrafımı sardı. "Telefonlarımı açmadın. Şimdi de buraya gelip hemen kaçmanın hesabını mı yapıyorsun?"
"Ben işimi yapıyorum, Demir Bey," diye direnç göstermeye çalıştım ama sesimdeki o titreme kendimi ele vermişti bile. "Size evrakları getirmemi istediniz, getirdim. Burada kişisel bir mesele konuşmak için bulunmuyorum."
Demir ani bir hareketle sağ elini uzatıp çenemden tuttu ve yüzümü yukarı kaldırdı. Gözlerimin içine o kadar derin, o kadar korumacı ve tutkulu bir bakışla baktı ki, savunmam bir saniyede tuzla buz oldu.
"Kişisel olmayan tek bir saniyemiz bile yok bizim, İnci," diye fısıldadı, başını biraz daha yaklaştırarak. "O gün o kapının önünde ne duyduysan, bana karşı ördüğün bu duvarların sebebinin ne olduğunu biliyorum. Ama sana o gün de söyledim, bugün de söylüyorum: Sen benim için sadece bir çalışan değilsin. O cümleler o an için gerekiyordu, ama aramızda yaşananları değiştiremez."
"Canımı yaktınız," dedim, gözlerimden süzülmesine izin vermediğim o acıyla. "Firuze’yi korumak için beni harcarken zerre tereddüt etmediniz. Şimdi burada bana ne söylerseniz söyleyin, o cümlenin kulaklarımda çınlamasını engelleyemezsiniz."
Demir derin bir nefes aldı. Diğer elini de belime dolayıp beni kendine doğru çektiğinde, direnecek son gücüm de o sıcak göğsüne çarptığı anda yok oldu.
Demir, çenemdeki parmaklarını yavaşça gevşetip ellerini iki yanağıma koydu; gözlerindeki o yoğun ve kararlı ifadeyle nefesini dudaklarımda hissettiriyordum:
"Herkes hak ettiği karmayı yaşar, İnci," dedi, sesi kulaklarımın dibinde fısıltı gibi ama sarsılmaz bir netlikle yankılanarak. "Onun ne yaşayacağı ya da ne ceza alacağı umurumda bile değil. Ben kimsenin arkamdan iş çevirmesine göz yummam, evet; ama asıl önemlisi, senaryoları ya da oyunları kafana takıp kendini yıpratmanı istemiyorum. Herkes kendi yolunun bedelini öder. Sen sadece işine ve bana odaklan..."
Dudakları dudaklarıma yaklaşırken, iki haftanın o dondurucu soğukluğu yerini dayanılmaz bir ateşe bıraktı. Dudaklarımız buluştuğunda, aramızdaki bütün o duvarlar, kırgınlıklar ve kelimeler havaya karıştı; geriye sadece birbirimize duyduğumuz o bastırılmış arzu ve sarsılmaz teslimiyet kaldı.
Dudaklarımız ayrıldığında, ikimizin de nefesleri hızlanmıştı. Demir’in gözlerindeki o karanlık, ateşte kavrulan ifade bütün irademizi ele geçirmişti. Parmakları yavaşça tişörtümün eteklerinden içeri süzüldüğünde, tenime değen sıcak elleri tüm bedenimde titrek bir elektrik akımı yarattı.
"İnci..." diye fısıldadı, sesi boğazından kopan derin bir inilti gibiydi. "Benden kaçtığın her saniyenin, bana 'Demir Bey' deyişinin intikamını alacağım şimdi..."
Tişörtümü başımdan sıyırıp bir kenara fırlattığında, aramızdaki son engeller de eriyip gitti. Demir beni kollarının arasında hiç ağırlığım yokmuş gibi havaya kaldırdı; bacaklarımı beline doladığım gibi yatağın ortasına doğru yatırdı. Vücudunun o yakıcı ağırlığı üzerime çökerken, dudakları boynuma, köprücük kemiğime ve hassas noktalarıma tırmanarak beni soluksuz bırakıyordu.
"Demir..." diye mırıldandım, parmaklarımı onun kısa kesilmiş saçlarına geçirip başını kendime çekerek. İki haftanın o dondurucu öfkesi, yerini saf bir teslimiyete bırakmıştı.
Dudakları dudaklarımı yeniden esir aldığında, öpücüğü ne aceleciydi ne de yarım yamalak; aksine, iki haftanın bütün cezasını keser gibi derin, yavaş ve nefessiz bırakacak kadar tutkuluydu. Dilinin temasıyla birlikte dudaklarımdan kopan küçük bir inilti, onun boğazından derin bir hırıltıyla karşılık buldu.
"Seni özledim..." diye mırıldandı dudaklarımın arasına doğru. "O kadar çok özledim ki, bu duvarlar üzerime yıkılıyor sandım."
Bileklerimi yatağın başlığına doğru sabitleyip üzerime biraz daha eğildiğinde, soluklarımız birbirine karışıktı. Vücutlarımız arasındaki son engeller de o odada hızla erirken, Demir’in her dokunuşu cildimde birer mühür gibi iz bırakıyordu. Köprücük kemiğimden omuz başıma doğru kayan dudakları, tenimde titrek bir elektrik dalgası yaratırken, kalbimin göğüs kafesimi döven atışları kulaklarımda uğulduyordu.
"Demir..." diyebildim sadece, sesim bizzat kendi kulaklarıma bile yabancı ve yabani geliyordu. "Çok öfkeliyim..."
"Biliyorum," diye fısıldadı, yüzünü boynumdan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine bakarak. Siyah saçları alnına dökülmüş, nefes alışları göğsünün inip kalkmasıyla hızlanmıştı. Gözlerindeki o yoğun ve tavizsiz ifade kalbimin en derin yerini sızlattı. "Bana olan öfkeni de al... Hepsini al, ne istiyorsan yap. Ama benden bir daha kaçma. Yoksa bu kez gerçekten nefes alamam."
Ellerim geniş omuzlarında, sırtının pürüzsüz teninde geziniyor; kaslarının her kasılışında onun da en az benim kadar kendisini kaybettiğini hissediyordum. Dudakları boynumdan omuz başıma, oradan tekrar dudaklarıma tırmandığında çıkardığı boğuk iniltiler, odadaki bütün sessizliği parçalıyordu.
"İnci..." diye mırıldandı, sesi soluk soluğa, adeta bir yalvarış gibi çıkıyordu. "Seni öylesine çok özledim ki... Senden başka hiçbir şeyi istemiyorum."
Vücudunun o ağır, sarsılmaz ama bir o kadar da korumacı ağırlığı altındayken, her dokunuşu cildimde birer mühür gibi derinleşti. Demir, o kusursuz kontrolünü tamamen yitirmiş bir adamın hırsıyla, beni kendine daha da hapsederek bütün benliğimle teslim olmamı sağladı. Kulaklarımda sadece onun boğuk fısıltıları ve hızla çarpan kalplerimizin sesleri yankılanıyordu.