İçeriğe geç

Küçük Takıntı

Bölüm 14 · 19 dk okuma

Küçük Takıntı

Bölüm 14

Kâbus

Hâlâ yüzü yüzüme çok yakınken tekrar konuştu.

"Merak ettiklerini, hazır olduğunu düşündüğümde cevaplayacağım küçük hanım. O zamana kadar bana güvensen, beni tanımaya çalışsan iyi edersin."

Sonra beni yalnız bıraktı ardı arkası kesilmeyen düşüncelerimle, ve yine o acı kilit sesi beynimde yankılandı...

---

Yaklaşık 2 haftadır bana verilen büyük sayılabilecek bu odada ömür çürütüyordum. Sevgili Sıraç tabii ki her ihtimale karşı beni odadan bir kere bile çıkartmayı düşünmemişti. Ben de zaten kaçma girişimlerimi 2 hafta önce tıpkı beni odada bıraktığı gibi bırakmıştım. Zaten kaçacak yerim de yoktu.

Odanın içinde bir banyo vardı ve banyonun içinde ise büyük sayılabilecek bir havalandırma penceresi vardı. Oradan kaçmaya yeltenmiştim ama yere olan mesafesi gözümü hakkıyla korkutmuştu. Çok yüksekti. Bir insanın atlayabileceği bir mesafe değildi. Atlasam muhtemelen son nefesimi vermiş olacağımdan cesaret edememiştim. Son nefesimi vermek burada nefes almaktan daha iyidir diye düşünmedim desem yalan olurdu fakat, ölmek için çok genç ve her şeye rağmen yaşamayı seven biriydim. Sırf biri beni kaçırdı diye hayatımı sonlandıracak kadar manyamamıştım, hem ölmeyi göze alacak kadar sıradışı bir muamele görmüyordum. Sadece özgürlüğüm elimden alınmıştı ve bu benim için kabul edilebilir bir şey kesinlikle değildi. Birinin ölmesi gerekiyorsa o kesinlikle ben olmayacaktım.

Sıraç'ı geçen 2 hafta içerisinde hiç görmemiştim. Görmeye de pek meraklı değildim açıkçası. Sadece neler olduğunu bilmek ve buradan bir an önce defolup gitmek istiyordum, ama bu şu an için pek mümkün görünmüyordu.

Ben de bu 2 haftayı strateji değişikliğimi düşünmeye ayırmıştım. Çırpınarak veya asilik ederek onun güvenini kazanamazdım, huyuna suyuna gidecektim ama bunu yavaş yavaş yapacaktım. Sıraç aptal biri değildi, aptal biri olsaydı polislere kadar adam sızdıramazdı. Bir an da yumuşayıp itaat eder gibi davranırsam bir terslik olduğunu anlar ve benim burada kaldığım süre kim bilir daha ne kadar uzardı. Bu yüzden yavaş ve emin adımlarla ona güveniyormuş gibi yapacaktım. Ondan kurtulmak için kaçmak çare değildi bunu anlamak için zeki olmama gerek yoktu. Her yerde eli kolu olan bir adamdan öyle kolayca kaçamayacağımı anlayacak kadar şey yaşamıştım. Beni kendi isteğiyle bırakmalıydı ancak o zaman tekrar tam anlamıyla özgürlüğümü elde ederdim.

Oturduğum koltuktan kalktım ve karşımda duran aynanın önünde durdum. Henüz 2 haftadır burada olsamda aynada gördüğüm kişi sanki ben değildim. Hala morluklarım vardı ve soğuk algınlığım yeni yeni geçiyordu, fiziksel olarak acım vardı ama bu minimumdaydı. Kısacası az çok iyileşmiştim, fakat görünüşüm için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Berbat görünüyordum. Stratejime önce görünüşümden başlamalıydım sanırım. Mental olarak değişemeyeceğimi bilsemde belki fiziksel değişiklik hem bana hem de planıma iyi gelirdi.

Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Bu odada kısıtlı imkanlarla ne yapabilirdim onu da bilmiyordum. Makyaj malzemesi, bakım ürünleri vs. burada yoktu. Hatta bu odada vakit geçirmem adına hiçbir şey yoktu. Günden güne beynim kuruyordu sanki. En azından dandik bir radyo olsa bile razıydım. Bunu benimle ilgilenen hanım teyzeye iletmiştim ama 'Beyefendi müsaade etmediği sürece yapamam.' demişti bana. Madem Sıraç beni çok seviyordu, neden ruh sağlığımı da düşünmüyordu? Bu gidişle kesinlikle delirecektim çünkü.

Delirmemek adına kendim uğraşacak bir şeyler bulmalıydım artık anlamıştım. Önce banyoda tur attım, sonra odanın geri kalanında. Birkaç kurşun kalem, A4 kağıtları, makas falan bulabilmiştim. Resim falan çizebilirdim. Resmim iyiydi ama, onun yerine tabii ki saçlarımı kesmek daha cazip gelmişti.

Banyoya geçtim ve büyük mermer tezgaha bir şekilde çıkıp lavabonun içine ayaklarım girecek şekilde oturdum. Artık ayna tam karşımda duruyordu. Ve evet, tezgah o kadar büyüktü. Lavabosu bebek küveti gibiydi, o yüzden içine ayaklarımı sokacak şekilde oturmam sorun yaratmamıştı.

Çokça uzun sarı saçlarım vardı. Saçlarıma aşık biriydim aslında ama burada dura dura aklım çalışmaz olmuştu belli ki. Bu ani değişiklik umarım bana iyi gelirdi, pişman olmak istemiyordum.

Dolabın içinden tarağı alıp saçlarımı nazikçe taradım daha sonra ortadan ikiye ayırdım. Daha önce saçımı hiç kendim kesmemiştim. Hani şu her genç kızın hatası olan kakülü bile kestirmemiştim hayatımda. Tecrübe etme zamanım gelmişti artık.

Düşüncelerimden arınıp saçlarımın sağ tarafını avucumda toparladım ve belirlediğim yerden hiç düşünmeden kestim. Çünkü düşünseydim vazgeçeceğimden neredeyse şüphem yoktu. Sağ tarafı incelemeden sol tarafı da aynı şekilde kestim.

Genel olarak baktığımda gözüme çok daha yabancı görünüyordum sanki. Daha önce saçlarımı hiç bu kadar kısa kullanmamış olmamın etkisiydi belki de bu, ama beğenmedim desem kendime haksızlık etmiş olurdum. Fena durmamasının yanı sıra ferahlamış hissetmekten kendimi alıkoyamamıştım ve böylece pişmanlığım tahminimden daha kısa sürmüştü.

Gülümsedim, saçlarıma dokundum uzun uzun. Gerçekten değişiklikler bazen en olmadık yerde, en olmadık zamanda iyi gelebiliyordu.

Sıra saçımdaki büyük yamukluğu düzeltmeye geldiğinde sıkılgan bir şekilde ofladım. Saçlarımı önde toparlayıp kestiğim için arka taraflar ön taraflara göre fazlasıyla uzun kalmıştı. Onları göz kararı düzeltip kafamı sağa sola salladım. O hafiflik hissi resmen cezbetmişti sanki beni. Ve yine ani bir kararla az önce bahsettiğim gençlik hatasını da yapmaya karar verdim. Tabii ki kakül.

İşim bittiğinde kendimi gerçekten iyi hissediyor gibiydim. Bu cehennemde olmaya alışmamın küçük başlangıçlarından biriydi bu değişiklik. Bana şans getirmesini umdum...

Aynadaki yansımamla yeteri kadar oyalandığımda buraları temizlemenin zamanı çoktan gelmişti. Etrafı elimden geldiğince düzenleyip, eski haline getirmeye çalıştım ama tahmin edersiniz ki yeterli malzeme olmadığı için yerlerde ufak saç kılları kendini bir hayli belli ediyordu. Bu korkunç adam, temizlik malzemeleriyle intihar edeceğimi falan düşünüyor olmalıydı. Tamamen saçmalık. Her akşam oda temizleniyordu ama kendi işimi kendim halletmeyi tercih ederdim.

Kapı çaldı. İster istemez panikledim.

"Hanımefendi?" Bu Sıraç'ın başıma diktiği hanım teyzeydi. Resmen hiç tanışmamıştık ama ben ona içimden hanım teyze diyordum.

"Evet?"

"Bir şeye ihtiyacınız var mı? Sakıncası yoksa girebilir miyim?" Bu kibarca 'Ne boklar yiyorsun orada!?' anlamına geliyordu. Ya da ben kafamda kuruyordum.

"Bir şeye ihtiyacım yok. Girmezseniz sevinirim, banyo yapacağım." Gerçekten de banyo yapacaktım.

"Pekala, ben daha sonra uğrarım hanımefendi." deyip gittiğinde rahatladım, tanımadığım insanlarla konuşmak beni sadece geriyordu. Alışsam iyi ederdim.

Hanım teyzenin gittiğinden emin olduktan sonra, kıyafetlerimden kurtulup duş akabininin içine girdim. Banyo kapısında kilit olmadığı için iç çamaşırlarımla banyo yapıyordum, böylesi bile inanılmaz tedirgin ediciydi.

Suyu ayarlayıp kendimi akışa bıraktığımda temizlenme hissini seviyordum. Kısa sürelide olsa bütün boktan duygulardan arınıyormuşum gibi geliyordu belki de bana.

Elime şampuanı aldım, benimkiyle aynıydı. Kendi şampuanımın aynısını alacak kadar dibime girmesi ne tarz bir sapık olduğunu sorgulatıyordu bana, ama şu an bunlara kafa yormayacaktım.

Banyoda işim bitince, kurulanıp üstümü giyindim ve saçlarımı bir havluya sardım. Kurutma makinesini bile tek başıma kullanmaya iznim yoktu, hanım teyzeye söylüyordum, o gelip sanki bebekmişim gibi saçlarımı kurutuyordu. Hapis hayatı bile buradaki hayatımdan daha iyi olmalıydı. Saç kurutma makinesiyle kendime ne yapabilirdim ki? Öyle saçma sapan girişimlerim de olmamıştı. Belli ki Sıraç fazla paranoyaktı.

Kapıyı tıklattım. Kapı her ne kadar kilitli olsada dış kısımda bir koruma olduğunu biliyordum.

"Kurutma makinesine ihtiyacım var!" dedim sesimi yükselterek. Genelde hiç cevap gelmezdi ama illa ki 5 dakika sonra hanım teyze hep yanımda olurdu. Öyle de oldu. Hanım teyze elinde kurutma makinesiyle odaya girdiğinde kalçalarıma uzanan sarı saçlarımı, bu kadar kısa görmeyi beklemiyordu, yüzünde yer eden şaşkınlık kıkırdamama sebep oldu.

"Makası nereden buldunuz!?" dedi telaşla. Şaşkınlığının sebebi belli olmuştu. Odada bir makas bırakmışlardı ve Sıraç'a bunun hesabını nasıl vereceğini düşünüyordu.

"Ne yapalım biliyor musun hanım teyze?" Ona ilk defa sesli hanım teyze demiştim. Yüzüme sorarcasına bakınca sessizce konuştum.

"Saçlarımı kesmeni istedim ve sen de kestin?"

Bu bence iyi bir plandı, ama hanım teyzenin bakışlarında bir rahatlama vs. yoktu.

Evet, gayet iyi bir plandı. Tabii odada kamera yoksa...

Gözlerimle tüm köşeleri taradım görünürde kamera falan yoktu, fakat Sıraç görünür bir yere koyduracak kadar salak değildi.

"Banyoda kamera var mı!?" diye panikle sordum. Kalbim boğazımdaydı sanki, korku gözlerimden okunuyordu muhtemelen. İç çamaşırlarımla bile giriyor olsam, böylesine bir sapıklığı kimse kaldıramazdı.

"Hayır hanımefendi, ama bu odada var." İçim bu odada soyunmadığım için rahat etsede bu bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Planım için şimdilik bunu dert etmemeye karar verdim.

Hanım teyzeye gelecek olursam itiraf etmek zorunda bırakmıştım onu. Sıraç, muhtemelen hanım teyzeyi cezalandıracaktı.

"Konsoldaki çekmecenin içinde, kağıtların gerisindeydi makas." deyip devam ettim.

"Ben kendime zarar vermem bunu o kalın kafalı patronunuza söyleyin. Birine zarar vereceksem o da ta kendisi olur." Ona da zarar vermezdim ama sinir haliyle ne dediğimi ben de pek bilmiyordum.

Saçımı kesmemin bu kadar sorun yaratacağını aklıma getirebilseydim tabii ki yapmazdım ama artık olan olmuştu.

"Hanımefendi oturun, saçlarınızı kurutayım." Konuyu dağıtmaya çalışıyordu ama sesindeki korku beni bir hayli germişti.

Dediği gibi gösterdiği koltuğa oturdum ve saçlarımı kurutmasına izin verdim. İşi bitince önüme geçip konuştu.

"Beyefendi bu akşam sizinle yemek yiyecek."

Ne kadar güzel bir haber ama...

"Söyleyin ona, ben aç falan değilim."

"Beyefendi, itiraz kabul etmediğini belirtti hanımefendi." dediğinde sinir oldum ben onun beyefendi olduğu bir evde hanımefendi olmak istemiyordum.

"Bana lütfen hanımefendi deme artık hanım teyze. Benim bir adım var. Ela."

"Ama hanımefendi-" diye itiraz etmeye başladığında derdini anlamıştım.

"O yokken bana Ela de." dedim gülümseyerek. Bu eve geldiğimden beri belki de ilk defa gülümsüyordum. Gülümsememe karşılık o da gülümsedi.

"Ben de Seren, hanım- Ela." dedi ve odadan cevap vermeme fırsat kalmadan çıktı. Hanım teyzeye artık az çok içim ısınmıştı.

Gelelim asıl soruna, Sıraç'la yemek yemek zorunda mıydım? Onu görmeden gayet iyiydim, ve evet bir planım vardı ama cidden onunla karşı karşıya gelecek olma düşüncesi sinirlerimi bozuyordu. Kim özgürlüğünü kısıtlayan mafya bozuntusu bir zorbayla yemek yemek isterdi ki?

Yelkovan akrebi, akrepte yelkovanı kovaladı. Neredeyse akşam yemeği vakti gelmişti. Bu süre zarfında gerçekleşmiş olması komik olan şey ise, bana akşam yemeği için oldukça pahalı duran bir elbise ve ayakkabı verilmesiydi. Adının Seren olduğunu öğrendiğim hanım teyze, Sıraç'ın rica ettiğini, kesinlikle giymem gerektiğini söylemişti. Meraklısı değildim ama planımın ilk adımı olarak giymeye karar vermem uzun sürmemişti.

Ne çok kokoş ne de çok gündelik bir elbiseydi. Zevkli bir seçimdi ama sonradan bunun benim seçimim olduğunu farketmem uzun sürmemişti. Öyle mükemmel bir hafızam yoktu, hatta berbat bile denebilirdi ama bu elbiseyi hatırlamıştım. Yaklaşık 2 ay önce acelem var diye vitrinde görüp beğendiğim, ama almadığım o elbise... Bu ayrıntı tüylerimi diken diken etmeye bir hayli yetmişti.

Her adımımı izlemişti. Düşünmek uçurumdan atlamakla aynı hissiyatı veriyordu sanki. Sıraç, gerçekten beni korkutuyordu ama, geri durup korkuma yenik düşmeyecektim. Buradan kurtulmamın tek yolu buydu, cesur olacaktım.

Aynada elbiseyi son kez inceleyip, bu sefer saçlarıma baktım. Yakışıyor muydu pek emin değildim ama değişiklik, canlılığını yitiren yüzüme iyi gelmişti sanki.

Son kez saçlarımı tarayıp, etrafı kolaçan ettim. Odanın içinde gizli kameralarla izlendiğimi bilmek paranoyaklaşmama fazlaca yetmişti. Birde nerede olduklarını görebilseydim keşke. Artık her şeyi 3 kere düşünerek yapıyordum. Sıraç, beni kısıtladıkca kısıtlıyordu, sadece dayanmalıydım.

Kapım tıklatıldı. Gelen hanım teyzeydi. Bana yemek masasına kadar eşlik edeceğini, bir çılgınlık yapmamam gerektiğini söylemişti. Zaten yapmayacaktım.

Ben önde, arkamda hanım teyze ve 2 hulk kırması adamla odadan çıktım. Buraya geldiğimden beri ilk defa kapının ardını görüyordum. Çok ihtişamlı, şık dizayn edilmiş, abartısız bir evdi. Güzel, ferah ve genişti. Genellikle, açık ve koyu tonların zıt uyumu kullanılmış, modern bir hava verilmişti. Beğenmiştim ama benim asıl ilgimi çeken salonun ortasındaki beyaz klasik piyanoydu.

Piyano çalmayı az çok biliyordum ama üzerine düşecek hiçbir zaman vaktim olmamıştı. Hayatım her zaman okuldan ibaret olmuştu.

Büyük salonu geçip, yine neredeyse aynı büyüklükte bir yemek odasına girdik. Burada çok büyük bir yemek masası vardı ama biz anladığım kadarıyla, camla kaplı terasta yiyecektik. Çünkü çalışanlar sürekli oraya girip çıkıyordu. Altüstü 2 kişilik bir yemek için bu kadar çalışanın olması garibime gitmişti.

Terasa girdiğimizde her ne kadar camla kaplı olsada, üşümeyi beklerken sıcacık olması ısıtmalı olduğunu gösteriyordu. Güzeldi ama gerek var mıydı, emin değildim.

Önce büyük sayılabilecek üstü yemek dolu masayı, sonra eşsiz manzarayı bize arkası dönük şekilde izleyen Sıraç'ı gördüm. 2 hafta aradan sonra onu görmek, içimde birçok duyguyu harekete geçirmişti. En başta ise korkuyu...

Hanım teyze sırtımı güven verircesine sıvazlayıp, korumalarla birlikte terastan ayrıldı. Artık sadece Sıraç ve ben vardık, bu daha korkunçtu.

Ormanlık manzarayı izliyordu, bu demek oluyordu ki komşu falan da yoktu. Kaçacak olsam ormanın içinde kaybolurdum muhtemelen. Bir canavardan kurtulayım derken, öbür canavarlara yem olmaya niyetim yoktu açıkcası. Ormanın içine gizlenmiş bu ev aklıma hiç de güzel şeyler getirmiyordu ama yine de bir nebze de olsa sakinliğimi korumaya çalıştım.

"Orada öyle dikilip, sırtımı izlemeye devam mı edeceksin Ela Bahar Çamlık?" Camdan yansımamı görmüş, ya da titreyen nefesimi duymuştu belki de.

"Evet, yüzünü izlemekten iyidir." dedim fısıldar tonda ama onun kulakları fazla keskindi.

Önünü bana dönüp;

"Ne varmış yüzümde?" dedi alaycı bir tonla, sonra gözleri saçlarıma takıldı.

"Ne yaptın saçlarına sen?" Sesi kızgın değil de, şaşırmış gibiydi, zaten kızmak ne haddineydi? Saç, benim saçımdı.

"Oradan bakılınca ne yapmışım gibi görünüyor Sıraç?" Bu sefer alaycı ses tonu takınan bendim.

Kahve gözleri saçlarımda kalakalmıştı.

"Saçların çok güzeldi."

"Ne yani Sıraç, şimdi güzel değil mi?" deyip oldukça sarkastik bir şekilde dudak büktüm.

Benim dalga geçer tavrıma takılmayıp oldukça ciddi konuştu.

"Şimdi de çok güzel. Her şeyin yakıştığı tek insansındır belki de, ama sen saçlarını uzun severdin." Beni tanımadan belki de hayatımda bir kere bile sesli dile getirmediğim şeyleri bilmesi sadece korkutucuydu.

"Artık kısa seviyorumdur, olamaz mı? Hakkımda her şeyi bilemezsin Sıraç." Kahve gözlerini bir hedefmişçesine aynı renk gözlerime dikti. Bakışlarında hiçbir tehdit sezmemiştim ama o korku bir kere içimde yer etmişti.

"Nasıl istersen yavrum, ama artık bir şey istiyorsan çalışanlarla iletişime geçmeni tavsiye ederim."

Cevap vermedim. Sinirlerim fazlasıyla bozuktu, belli etmemek için resmen ekstra bir çaba sarf ediyordum.

"Hadi masaya geçelim. Acıkmış olmalısın." Tam masaya geçmek için adımlamıştım ki benden önce davranıp sandalyemi çekti. Bir şey demeden oturdum, o da oturdu. İşte o zaman masa dikkatimi çekmişti. Altüstü birkaç lokma yiyecektim, bu kadar çeşide gerek var mıydı ki?

Anneannem sayesinde yüksek gelirli biriydim, fakat bu masadaki yemeklerin çoğunu belki ilk defa görüyordum. Benim önümde veya yakınımda olan hiçbir yemekte et olmaması ayrıca dikkatimi çekmişti. Et yemediğimi bilecek kadar hayatımın içine girmiş birini nasıl daha önce fark edememiştim ki? Bunları düşünmemeye karar verdim.

"Bu kadar fazla çeşide gerek yoktu. Boşa gidecek." dedim kendimi tutamayarak.

"Boşa gitmeyecek merak etme."

"Nasıl?"

"Köpeklerim ev yemeklerini çok sever."

Köpeklerden çok korkardım ama bu onları sevmediğim anlamına gelmezdi. Köpeklerini gerçekten merak etmiştim.

"Köpeklerin mi var? Cins mi?" Köpek türlerini birbirinden ayırmazdım, sonuçta onlarda birer canlıydı. Benimkisi sadece meraktı.

"Evet, 2 argentino, 1 corso, 1 kangal ve 2 doberman'ım var." Bunu söylerken sesi biraz tehlikeli çıkmıştı. Bundan ne anlamalıydım bilmiyordum ama, bana 'Uslu durmazsan köpeklerime seni seve seve yediririm' der gibi gelmişti.

"Korkmuyor musun?" diye sordum boş bulunup.

"Tabii ki hayır Ela." dedi güler gibi, sesi fazla güzel çıkmıştı. Sonra devam etti.

"İnsan çocuklarından korkar mı?"

"Ama senin korktuğunu elbette biliyorum, merak etme senden fazlasıyla uzaktalar."

Bir şeyi de bilmesen şaşarım. Cin kabilesi reisiyle mi kanka olmuş acaba bu?

"Hadi yemeğini ye artık, son zamanlarda yeteri kadar yemiyormuşsun."

"Ve inan bana bu hiç hoşuma gitmedi yavrum." Sesi sonlara doğru iyice kasvetlenmiş içimde açığa çıkmayı bekleyen korkuyu fena harlamıştı.

Yavrum.

Cevap vermeden önümde duran salatamsı şeyden bir çatal aldım ve ağzıma tıktım.

"Aferin güzelim."

Ağzıma bir çatal yemek soktum diye yeni konuşmaya başlayan bebekler gibi bana 'Aferin' demesi sinirime dokunsada sesimi çıkarmamaya devam ettim.

Kendi önündeki pirzoladan bir parça kesip ağzına soktuğunda, kahrolası çenemi cidden tutamamıştım.

"Aferin sana Sıraç'cığım."

Ben kızmasını beklerken, pirzolayı zorlukla yutup kahkaha atmaya başladı. Bu adam cidden 2 hafta önce beni bir odaya tıkan adam mıydı? Hiç sanmıyordum...

Bu hali beni de güldürdü.

Kahkahası güzeldi, sakallarına karşın bebeksi bir yüzü vardı ve takındığı o sert ifade ona cidden yakışmıyordu. Başka şartlar altında, bu güler yüzlü haliyle tanışmak isterdim.

"Senin yüzünden boğularak ölüyordum." Hala gülümsüyordu.

"Tüh ucundan yırttın demek." diye dalga geçtim. Yürek mi yemiştim ben?

"Sen bugün fazla iyisin." dedi sonra imalı imalı.

Niyetimi fazla mı belli ediyordum acaba?

Böyle düşünmesi normaldi, daha 2 hafta önce kanlı bıçaklıydım onunla, birden bire bu kadar iyi bir ruh haline girmemi o da beklemiyordu anlaşılan. Tabii bunda planımın da etkisi vardı ama daha çok bu 2 hafta içinde düşünme fırsatım olmuştu. Kurtulacağım günü sürekli ağlayarak bekleyemezdim. Her ne kadar özgürlüğüm kısıtlansada kötü muamele görmüyordum. Buradan kurtulmam için de kendimi toparlamam önemli bir husustu.

"Değişiklik iyi gelmiştir belki." diye savundum ona göre anormalliğimi. Elbette bu ruh haline er yada geç bürüneceğimi biliyordu. Sadece bu kadar çabuk olmasını garipsemişti. Zeki bir adamdı ama ben de geri zekalı değildim.

"Hırçın ve asi Ela'mı özleyeceğim aklıma gelmezdi." Küçük kahkahası kulaklarımı doldurdu.

Aptal arkadaşı belki de o gün haklıydı. Bunları bana mesaj olarak yazdığında korkuyordum ama kendi sesinden duyunca sadece alaycılık ve oyuncu bir tavır sezmiştim davranışlarında. Hala korkuyordum, Sıraç'a gram güvenmiyordum ama korkunun ecele faydası yoktu.

"Çok meraklısıysan, hırçın ve asi Ela uyandırılmayı bekliyor Sıraç."

"Hırçın ve asi Ela'nın yeri ayrı ama bu halin de fena değilmiş." dedi ve devam etti.

"Uslu görünen ama bir o kadar da ne yaptığını bilen, eh biraz da şakacı." Kurnazca sırıttı.

Kısacası planımı çakmıştı, şaşıramamıştım bile. Basit olmasına rağmen işe yaracağını düşünmem aptallıktı zaten. Ama sorun şuydu ki pek de rol yaptığım söylenemezdi.

"Aslına bakarsan bir süre asi ve hırçın Ela'yı misafir edeceğimi düşünmüştüm, ama benim akıllı kızım, bu süreci hızlandırmak istemiş belli ki."

Korkunç bir tonda konuşmuyordu ama yine de tüylerim diken diken olmuştu.

"Çabanı takdir ettim doğrusu."

"Rol bile olsa en azından eğlendik, sence de öyle değil mi Ela?"

Bir kaşı cevap beklercesine belli belirsiz kalktığında bir şeyler demem gerektiğini anlamam uzun sürmemişti.

"Rol yapmıyordum." desemde inanmış gibi durmuyordu.

"Yapıyordun Ela."

"Evet, genel olarak bir anlayış görüyorum gözlerinde, ama senin her bir detayını ezbere bilen birine bunları yutturamazsın."

"Bakışlarından, mimiklerinden, hatta ses tonundan, el kol hareketlerine kadar yorumlayabilirim seni."

"Kimi kandırıyorsun?"

Sesinde en ufak bir kızgınlık yoktu, hatta takdir eder gibiydi, anlamlandıramıyordum.

"Beni rol yaparak değil, kendin olarak tanı."

"Biliyorum sorularına cevap arıyorsun ve mümkün olduğunca cevaplarına daha hızlı ulaşmak istiyorsun."

"Ama bu şekilde değil yavrum."

"Bu dünyada her şeyin ama her şeyin bir zamanı vardır."

"Zamanından önce toplanan bir meyve her zaman acı ve ekşidir, unutma."

"Beni anlıyorsun değil mi?"

Başımı belli belirsiz 'evet' anlamında salladım.

"Zamanı gelince daha iyi anlayacaksın ve eminim ki bana hak vereceksin."

"Şimdi yemeğini ye, ben ileride sigara içeceğim."

Beni masada tek bırakıp terasın sonundaki açık cama doğru sigarasını yaktı, ben rahatsız oluyorum diye ileride içiyordu. Oysa burası kendi eviydi, istediği yerde pekala içebilirdi. Kendimi kötü hissettirmişti. Beni kaçıran ve evinin bir odasına tıkan adam bana vicdan yaptırmıştı. Artık kafam almıyordu.

Masadan kalktım ve terastan çıktım. Çalışanlar arasında gözüm hanım teyzeyi arıyordu, neyseki o beni bulmuştu.

"Hanımefendi?"

"Lütfen beni odama çıkarır mısın?" Aslında kendim de gidebilirdim ama ev fazla büyüktü ve cidden önümü göremeyecek kadar dağınık hissediyordum. Resmen tüm enerjim yok olmuştu.

Hanım teyze beni odama çıkardı ve gitti. Kapı yine kilitlenmişti

Kapının önündeki iki Hulk'u aşıp sanki nereye kaçacaksam?

Üzerimi değiştirip uyumaya karar verdim, ama odanın içinde varlığını sürdüren, bir türlü bulamadığım kameralar, olmayan huzurumu kaçırıyordu.

Sıraç'ın oturup, gerçekten 'Ela'nın hayatını daha nasıl zorlaştırabilirim acaba?' diye düşündüğünden neredeyse emindim.

Beni kaçırıyorsun, tamam. Evinin bir odasına tıkıyorsun, buna da tamam. Ama ne diye odanın içine kamera koyup hareketlerimi de kısıtlarsın ki? Benim özelim sadece bir banyodan ibaret olmamalıydı. Belki hanım teyze yalan söylüyordu, banyoda bile kamera olabilirdi. Düşüncesi bile aklımı yitirmek için harika bir sebepti.

Neden bu şartlar altında yaşamak zorunda olduğuma da cevap vermiyorlardı. Beni uçkuru için kaçırmadığını iddia ediyordu. Umarım doğruyu söylüyordur, çünkü bana verilmesi gereken cevaplar geciktikçe, düşüncelerimde bir o kadar değişip, bana zulmediyordu.

Akıl sağlığıma sahip çıkmaya çalışırken, kaybediyordum anlaşılan.

Öyle ya da böyle bir şekilde uyumaya çalıştım çünkü başka çarem yoktu. Burada bir tek uyurken zaman geçiyordu.

---

"Bahar?"

Sesi avını yakalamak isteyen bir avcının melodik sesi gibiydi.

"Elma dersem çık, armut dersem çıkma!"

Benimle dalga mı geçiyordu? Korku haliyle saklandığım yere iyice pısıp kaldım. Beni bulursa hiç iyi şeyler olmayacağını anlamak zor değildi.

"Elma!"

Gözyaşlarım isteğim dışı akıyor, elimi ağzıma bastırmış ses çıkarmamaya çalışıyordum. Ama sanki nefesimin sesini bile duyuyormuş gibi hissediyordum. Titrememe engel olamadım.

"Hadi ama Bahar!?"

"Oyunbozanlardan cidden hoşlanmıyorum."

Olduğum yerden ölsem ayrılmazdım. Kendi ayaklarımla ona ölsem gitmezdim.

"Bahar?"

"Ah Tanrım! Sanırım o burada değil!"

Uzaklaşan ayak seslerini duyduğumda derin bir nefes aldım. Buradan kurtulmam gerekiyordu. Babam olacak o herifin eline düşmek istemiyordum. Beni resmen öldürmek istiyordu.

Sindiğim duvarın köşesinden kalkıp dış kapıya doğru döndüğümde tam karşımda onu gördüm.

Kollarımdan sımsıkı tuttu. Şoktan tepki bile veremiyordum.

"İşte buradasın benim küçüm kızım."

"BIRAK BENİ!"

•••

"Ela?"

"Ela? Uyan."

"Lanet olsun aç şu gözlerini!"

"Geçti."

"Sadece bir kâbustu."

"Güvendesin."

"Sana kimse zarar vermeyecek."

Babam neredeydi? Ben neredeydim? Her şey kâbus muydu? Gözyaşlarımdan karşımdaki kişiyi seçemiyordum bile ama kollarımdan tutması hoşuma gitmemişti.

Panikle geri çekilip;

"Dokunma bana!" diye bağırdım.

Bana dokunulmasını sevmiyordum. Sanki babamın elleri sanki hala kollarımdaymış gibi, bir başkasının daha bana dokunmasını istemiyordum.

"Şşhh, tamam, sen izin verene kadar sana asla dokunmayacağım."

"Her şey yolunda. Aç gözlerini."

"Bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum."

"Ama sana yemin ederim ki, kötü bir şey yapmam, yapamam Ela."

"Geçti, güvendesin."

Sıraç.

Hıçkırıklarımı tutamadım. Kendi evimdeyken sık kabûs görürdüm, ama burada ilk defa görmüştüm ve en kötü kabûsûmu yaşamıştım.

"Ne gördün Ela?" Sesi çok merhametliydi.

"Babam." diyebildim sadece.

Babamı doğru düzgün tanımıyordum bile, onunla anılarımı bile hatırlamıyordum. Ama kabûslarım sadece onunla ilgiliydi ve her kabûs bir öncekinden daha beter oluyordu. Hayatımda neredeyse yeri olmayan biri neden hep kabûslarıma konu olurdu ki?

Sıraç'ın gözlerine baktım. Anlayışlı bir hali vardı. Endişeliydi.

"Babanı mı özlüyorsun?" diye sordu.

Hayır, ben babamdan korkuyordum.

Senden bile bu kadar korkmuyorum Sıraç. İnsan tanımadığı babasından bile korkabilir mi?

"Hayır."

"Neden ağlıyorsun o zaman? Ne gördün?" diye sordu usul usul.

"Babamı çok silik hatırlıyorum ben."

"Onu tanımıyorum ama tüm kabûslarımın kahramanı o."

"Ondan korkuyorum."

Sustu. Anlamaya çalıştı. Gözünde inanılmaz bir şefkat vardı. Kaba bir adama göre böyle bakabilmesi inanılmaz gelmişti.

"Ben varken korkmana gerek yok Ela."

"Bir şekilde bu kabûslarından da koruyacağım seni."

"Geçecek, yeter ki ağlama artık."

"Ağlamana dayanamıyorum."

'Kabûslarından da' demişti. Başka nelerden, kimlerden koruyordu ki beni? Bunu sonra soracaktım, şimdi sormam gereken başka bir soru vardı.

"Annem ve babam yaşıyor mu?"

Annemin aile yadigarı yüzüğünü 'kasten' kaybettiğimi bilen biri pekala bunu da biliyordur diye düşünmüştüm.

Dolu gözlerime tereddütle baktı. Kesinlikle bir şeyler biliyordu.

"Bilmiyorum, ama araştırdığım bir konu. Yakında öğreneceğim."

Doğru söylüyor gibiydi, yine de emin olamıyordum.

Sonra aklıma başka bir şey dank etti.

"Senin odamda ne işin var!? Kamera koyduğun yetmedi mi!?" diye bağırdım.

Çok hızlı ruh hali değiştiriyordum. Sarsıcı bir kabûstan uyanmıştım, kötü hissediyordum ve bu saatte odamda olması aklıma tüm bu olanlar yetmezmiş gibi hiç iyi şeyler getirmiyordu.

"Kameralar, insanların girip çıktığı her odada var. Özellikle seni dikizlemek için koydurmadım Ela."

"Senin sandığın gibi normal bir yaşantım yok."

"Ne kadar düşmanım olduğunu tahmin bile edemezsin."

"Sen sormadan söyleyeyim bu saatte burada olma sebebim ise, eski evinde unuttuğun bir şeyini yanına bırakıp çıkacaktım."

"Ama seni kan ter içinde, yatağında çırpınırken bulunca müdahale etmek zorunda kaldım."

"Başka soru?"

Düşününce mantıklı cevaplardı. Ona güvenmiyor olsamda, şimdilik ikna olmayı seçmiştim, çünkü tüm bunları kafamda tartacak ne aklım ne de gücüm vardı.

"Neyi yanıma bırakacaktın?" diye sordum merakla.

"Elini yüzünü yıkayıp, üzerini değiştirip, tekrar yatağına geçtiğinde vereceğim."

"Kapının önünde olacağım. İşin bitince seslen bana." Deyip odadan çıktı.

Dediği gibi elimi yüzümü yıkadım, üzerimi değiştirdim ve kapının önünde durdum.

"Sıraç?"

Kapı açılmamıştı. Gece geç saatler olduğu için çok ses çıkarmak istemiyordum. Kafamı kapıya dayayıp, bir şeyler duymaya çalıştığımda, aniden açılıverdi.

Tabii ki dengemi kaybetmem kaçınılmazdı. Sıraç'ın göğsüne sümük gibi yapışmıştım...

Hemen kendimi toparlayıp geri çekildiğimde, anın şokuyla yüzünü eğdiği için burun buruna gelmiştik.

Tam yine geri çekilecektim ki bu sefer de Sıraç'ın ayağına takılmış olmam, tanrıya birtakım sorular sorma isteği uyandırmıştı içimde. Düşeceğim sırada beni kendine çekip, sarılması benliğimdeki bazı eksikliklerimi tetiklemiş olsada geri çekilmedim. Belki korkunç biride olsa sarılmaya gerçekten ihtiyacım vardı. Kollarımı isteğim dışı beline sardım.

"Bana dünyaları verdin Ela."

"Ben de sana tüm evreni vereceğim."

Bölüm sonu

5 yorum