İçeriğe geç

KÜÇÜK FINDIK

Bölüm 2 · 12 dk okuma

KÜÇÜK FINDIK

Bölüm 2

2.Bölüm

Bu kadar mafyanın olduğu bir yerde olmalarına şaşırmamalı.
“Ağzını açacağım ama bağırmayacaksın. Tamam mı?”
dediğinde ‘Tamam’ anlamında başımı salladım ve ellerini
yavaşça çekti. Soluksuz kamış bir şekilde derin nefesler
alırken bir yanda karşımdaki yüze bakmayı sürdürüyordum.
“İyi misin” dediğinde kendimi sorguladım. “Sanırım.” Göz
kontağını kesmeden sormaya devam etti. “Sen Bade Akyel
misin?” adımı nerden biliyordu? Başımla yine onayladım.
Arkadan “Komutanım, Kaçmışlar.” Sesiyle arkamı döndüm ve
salonu tekrar gördüm. Az önceki halinden eser yoktu. İstila
edilmiş gibiydi tüm salon.
Sonra aklıma Işıl geldi. O neredeydi? “Kardeşim Işıl, o
nerede?”
“Evet, haberimiz var. Merak etme onu da bulacağız.” Hayır,
ona zarar verecekti. “Hayır! Anlamıyorsun. Eğer onunla
evlenmezsen Işıl’ı öldüreceğini söylemişti. Ona zarar
verecek!” dediğimde ağlamaya başladım.
Kollarını sanki ona odaklanmamı istiyormuş gibi omuzlarımın
üstüne koydu. Rahatlatıcı gözlerle bakmaya çalışıyordu.
“Kardeşin için endişelendiğini biliyorum. Sana söz veriyorum.
Onu sağ salim bulacağım. Ama sende bu sırada bizimle
gelmelisin. Şu anda gideceğin hiçbir yer güvenli değil. Beni
anlıyor musun?” onlarla gitmekten başka şansım yoktu. Işıl’ı
bulsa bulsa onlar bulurdu ve şu anda onları dinlemek en
mantıklısıydı. Başımı sallayıp onayladım ve ekledim.
“Tamam. Sizinle geleceğim ama lütfen kardeşimi bul.”“Anlaştık.” Dedikten sonra cebinden bir telsiz çıkardı. “Kartal
bir konuşuyor. Yavru atmacayı aldık.” Dediğinde telsizden
“Anlaşıldı. Yavru atmacaya da bir şey olmadan sağ salim
gelin” sesiyle hızlıca masanın arkasındaki girdikleri camdan
aşağıya atladılar ama benim hem yükseklik korkum hem de
gelinliğim vardı. Nasıl inecektim. Adını bilmedim asker bunu
fark etti. “Tamam, atla. Seni tutacağım.”
Tamam Bade. Sakin ol. Şimdi yavaşça önce pervaza otur.
Oturduğum da ellerimi bildiğiniz pervaza yapıştırmıştım.
Derin bir nefes alarak gözlerimi sımsıkı yumdum ve kendimi
aşağı attım. Ağzımdan küçük tiz bir çığlık attığımda
düştüğüm yer tanımadığım askerin kollarıydı. Önce tek
gözümü açtım. Sonra hayatta olduğumu fark edince diğerini de
açtım. “Merak etme. Yaşıyorsun.”
Ona doğru döndüğümde olduğum durumun farkını yeni
varmıştım. Şu anda tam olarak kucağında duruyordum.
Gözlerimi belertip hızlıca kucağından indim. Eliyle
ilerleyeceğimiz yönü gösterdi ve askeri aracı gördüm. Büyük
bir araçtı. En arkadan gelen adını bilmediğim asker ve bendim.
Biz de en arkada ki iki kişilik yere oturduk ve araba çalışmıştı.
Acaba nereye gidiyorduk.
“Şey, biz nereye gidiyoruz?” onun duyabileceği ses tonunda
“Askeriyeye.” Diyerek yanıtladı. Meraklı sorularımı
yöneltmeye devam ettim. “Adın ne?”
Derin bir nefes verdi. “Sen hep böyle çok soru sorar mısın?
Şımarık kızlar gibi.” isyankar bir şekilde “Sadece bir tane
sordum.” Başını cama çevirip tekrar bana döndü. “Pars
Sipahi.” Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek devam ettim. “Valla memnun oldum mu olmadım mı, orası meçhul.”
O da bana hak vererek başını tekrar cama çevirdi.
“Göreceğiz.”
“Komutanım, motor bozulmuş. Bunun düzelmesi biraz zaman
alır.” Duyduğum sesle gözlerimi yavaşça araladım.
Doğrulmaya çalıştığımda belimin acısıyla yüzümü
buruşturdum. Telsiz sesinin ardından Pars’ın sesi duyuldu.
“Kartal bir konuşuyor. Motor bozuldu. Düzeltiyoruz.”
Dediğinde karşılık olarak telsizden “Anlaşıldı.” Sesi yükseldi.
Karşımda, tim de tanımadığım iki kişi oturuyordu ama artık
yüzlerindeki maskeleri indirdikleri için onları artık tam olarak
görüyordum.
Karşımda bir kadın ve adam vardı ve inanılmaz çekici
görünüyorlardı. Özellikle kadının siyah gözleri her gökyüzüne
baktığında cam gibi yansıyordu. Saçlarında ise sıkı bir topuz
vardı. Adamın ise kaskının altından az görünmesine rağmen
turunç saçları ve çilleri de yine belirgindi.
“Sorun ne?” diyerek merakla sordum. Uyandığımı fark edince
ikisi de bana döndü. Adam anlayışlı bir şekilde cevapladı.
“Motor bozulmuş. Onu tamir etmeye çalışıyorlar.” Dediğinde
‘Anladım.’ Anlamın da başımı salladım.
Hava hala karanlıktı ve sadece kırk dakikadır yoldaydık.
Birkaç dakika daha olduğum yerde oturdum. Sonra arkamdaki
bagajın açılmasıyla o yöne döndüm ve onu ilk defa yüzünde
maskesiz gördüm. Siyah dağınık saçlar, kehribar gözler ve keskin bir çene hattı.
Yeni tıraş olduğu belliydi. Üstündeki bol formaya rağmen yine
de gerçekten büyük görünüyordu. İlk defa gördüğüm bu surata
niyeyse fazla takılmıştı gözlerim. Bunu fark etmiş olacak ki
benim gibi o da gözlerini benim gözlerime dikti. “Ne?”
“Ne, ne?” diyerek önüme döndüm. Ne yapıyorum ben?
Etrafımdaki insanlar durmadan bir işle uğraşınca bende böyle
boş boş oturunca kendimi kötü hissettim. Bende tekrar Pars’a
dönerek “Yardım lazım mı?” dediğimde beni tersleyerek
“Yok.” Dedi. Öküz! Sanki ‘canını verir misin?’ diye sorduk.
Bende daha fazla arabada durmaya dayanamadım ve dışarı
çıktım ve ortaya büyük bir ateş yaktıklarını gördüm.
Koskocaman gelinliğimle ateşin tam karşına oturdum. Hava
soğuk olduğu için ellerimle kollarımı sardım.
Gözüm dalıyordu ve daldıkça etraftaki sesler bulanıklaşmaya
başladı. Işıl’ı düşündüm. Ne yapıyordu acaba? İyi miydi?
Karnı tok muydu? Beni özlemiş miydi? Çünkü ben onu çok
özlemiştim. Gözlerim hafiften dolmuştu ve burnumda bir an
için sızlamıştı. Derin bir nefes almak için başımı yukarı
kaldırdığımda tüm gökyüzünü donatan yıldızları gördüm. Ne
kadar çoklardı. Bir an için onların yanında olmak istedim.
Dertli dertsiz her insanı görüp yine de onları manzara saymak
isterdim.
Ben düşüncelere dalmışken Pars tarafından omuzlarımın
üzerine bırakılan ceket ile kendime geldim. Şaşırmış bir
şekilde teşekkür ettim. Açıkçası benim üşümemi takacağını
pek düşünmemiştim. Ve şu anda bütün timle beraber ateşin etrafında oturmuş sadece
ateşin çıtırtısını dinliyorduk. Bazen timdekilerin bazılarının
bana baktığını hissediyordum. Nedenini anlamak zor değildi.
Ama ben böyle ortamları sevmem. Bana acımı daha çok
düşünmeme sebep olurdu. O duygularla baş başa kalırdım. Bu
yüzden olabildiğince gülümsedim. “Şey, ben hala hiçbirinizle
tanışamadım. Bence sağ baştan hepiniz kendinizi tanıtın daha
rahat olur.” Diyerek sessizliği bozdum. Bazılarının bıyık
altından güldüğünü görüyordum ve görmek istediğim de
buydu.
Herkes birkaç saniye sessiz kaldı. Onlar cevap veremeyince
kendimi salak gibi hissetmiştim. Ta ki sağda oturan kadın
sesini çıkarana kadar. “Ben Açelya.” Diyen kız arabada
gördüğüm siyah gözlü kızdı. Sesi ise sert değil daha çok tatlı
gelmişti.
Hemen sağındaki de katıldı. “Ben Kaan.” Bu da arabada
gördüğüm turunç saçlı olan adamdı. Ve sırayla devam ettiler;
“Uraz. Çok memnun oldum.” Grubumuzun çapkını da belli
oldu. Gözleri fer fecir okuyordu. Yüzü çok genişti ve bundan
ötürü uzun bir çene hattı vardı. Bunu gören kızlar emin olun
bu tuzağa düşer.
“Hasan.” Parmağındaki yüzük diğerlerinin aksine evli
olduğunu gösteriyordu.
“Doruk.” Boynundaki yılan dövmesi dikkat çeken şeylerdendi.
Sıra hemen solumda oturan Pars’a geldiğinde tenezzül bile
etmemişti. Bunu umursamadan diğerlerine yöneldim.
“Memnun oldum.” dediğimde hepsi başını salladı. Tekrar uzun bir sessizlik oldu ama bu sefer sessizliği bölen ben
değildim, Doruk’tu. “Komutanım sazınız yanınızda mı?” diye
sordu. Hasan ise başını sallayarak “Yanımda ama yine
bozuldu. Dur bir daha deniyim.” Dediğinde arabadan sazı aldı
ve tekrar yerini oturdu. Akorduyla biraz uğraştı ama yanlış
yapıyor gibiydi. “İsterseniz düzeltmeyi deneyebilirim.”
Hepsi aynı anda bana baktı. Açıkçası vermek istemediği belli
oluyordu. Ama yine de zoraki bir şekilde verdi. “Sen saz
çalabiliyor musun?” dediğinde yüzümde hafif bir gülümseme
olmuştu. Sazı elime alıp incelerken “Ben aklınıza gelebilecek
neredeyse bütün müzik aletlerini çalabiliyorum. Hatırlatırım,
bu benim işim.” Dedim.
Birkaç akordu sıktıktan sonra denemek için tüm telleri teker
teker denedim ve olmuştu. Hasan’ın yüzünde ki şaşkınlığı
görmek beni hem güldürmüş hem de gururlandırmıştı.
Şaşkınlıkla “Nasıl yaptın?” diye sordu. “Bu markanın
akordunu biraz fazla sıkman gerekiyor.” Diyerek yanıtladım.
Hazır saz elimdeyken şunlarının kulaklarının pasını bir güzel
sileyim! Sazı çalabileceğim şekilde kavradım ve Mihriban
çalmaya başladım. Bu sefer hepsinin şaşkın gözleri beni buldu.
Benim gibi bir kız grubu üyesinden saz çalmasını
beklemiyorlardı.
Ben sazı çaldıkça, türküyü söyledikçe hepsinin gözleri
önümüzdeki kor ateşe dalıyordu. Bana şaşırmayı bırakmış
sadece sesime odaklanmışlardı.
Bir an için gözlerim hemen yanımda ki Pars’a kaydı. Herkes
ateşe bakarken bir tek o bana bakıyordu. Onun da gözleri sanki
bir şeyler düşünüyor gibiydi. Ama niye bana bakarak düşünüyordu? Bende onun bana yaptığı gibi gözlerimi
gözlerine kilitledim ve bir yandan da türküyü söyledim. Ama o
benim gibi yapmadı. Gözlerini çekmedi. Aksine türkünün
sonuna kadar gözlerini gözlerimden bir saniye çekmedi.
“Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban.” Diyerek türküyü bitirdim.
Peki benim de gözümün ona dalmasına ne demeli?
Arkadan duyduğum sesle kendime geldim. “Rakibim
olduğunu bilmiyordum.” Diyen Hasan’dı. Bende ona sıcak bir
tebessümle karşılık verdim. “Rakip değil de meslektaş
diyelim.” Herkes bu dediğime gülmüştü.
Arkadan Açelya da dahil oldu konuşmaya. “Sen gerçekten bu
kadar müzik aleti çalabiliyor musun?” dediğinde başımla
onayladım. “Sen sanki beni daha önceden dinleyen biri
gibisin.” Bu söylediğime karşılık utangaç bir gülümseme ile
karşılık verdi. Bende onu bu durumundan kurtarmak için “En
sevdiğin hangisi?” diye sordum. Bir anda heyecanla
konuşmaya başladı. “Tabi ki de son yangın!” Gülerek “En çok
dinlenen şarkım.” Diyerek onu hak verdim.
Tam bu sırada hemen solumda oturan Pars’ın kurduğu cümle
kanımın donmasını sağlamıştı. “Sence de kardeşi kaçırılmış,
ne halde olduğu bilmeyen aynı zamanda zorla evlendirilmek
istenen birine göre fazla neşeli değil misin?” etraf buz
kesmişti, bende öyle. Ona sert gözlerle bakarken “Bu kadar
yaşadığım şey varken ben her birine oturup ağlasaydım şuan
da akıl hastanesinde olurdum. Bende kendimi böyle diri
tutuyorum. Ayrıca benim yaşadığım hiçbir şeyi yaşamamış biri
olarak benim burada acı seviyemi sorgulayacak son insan bile
değilsin.” Hızlı bir şekilde ayağa kalktım. Omzumdaki ceketini gözünün
önünde yere attım. Gözlerim dolmuştu yine. Yine geçmişi
düşünmeye başlamıştım. Ben ona ne yapmıştım da bana
düşmanıymış gibi davranıyordu? Ona olan nefretim her
hareketinde artıyordu.
“Rahatsızlık verdiğim için kusura bakma. Merak etme zaten
birkaç saate kurtuluyorsun.” Diyerek arabaya geri döndüm.
Gelinlikle hareket etmek çok zordu ama bir şekilde tekrar
oturmayı başardım.
Kucağımda duran ellerimdeki tırnaklarımı sertçe soymaya
başladım ve tabi ki de elimi kanattım. Acıyla inlediğimde
gözümden bir damla yaşın düşmesine engel olamadım. Hızlıca
sildim. Başımı cama yaslayarak yıldızları izlemeye devam
ettim.
Gözümü yavaşça araladım. Etrafıma baktığımda tekrar
yolculuğa devem ettiğimizi gördüm. Yanımda ise adı lazım
olmayan biri oturuyordu. Tek bir an bile suratına
bakmıyordum. Yavaşça doğrulduğumda gözlerimi ovuşturdum
ve dışarıya baktığımda tanı gördüm. Gerçekten çok güzel
görünüyordu.
“Komutanım geldik.” Dediğinde kapıdan geçiyorduk ve
geçerken bir sürü asker gördüm. Hepsi selam veriyordu.
Burası filmlerde gördüğümüz askeriyeler gibiydi. Araba
yavaşladı ve durdu. Herkes teker teker indi. Arabada kimse kalmamıştı. Bende yanımdaki Pars’ın kalkmasını bekledim
ama kalmıyordu. Mecburen kalkmasını için baktığımda o
zaten bana bakıyordu. Kızgın bakışlarımı sahiplendim. “Ne?”
“Ne ne?” diyerek karşılık verdi. Derin bir nefes vererek sabır
çektim. “Kalkarsan geçeceğim.” Diyerek onu tersledim. O ise
kollarını bağladı ve “Kalkasım yok.” Diyerek omuz silkti.
Sinirden gülmeye başladık. Çattık ya!
“Senin benimle derdin ne? Beni sinir etmek hoşuna mı
gidiyor?” dediğimde artık son raddelerime gelmiştim.
“İnsanları tanımak için filtreleri kaldırmayı seviyorum
diyelim, ama bu sefer sınırları biraz fazla zorladım. Seni geri
çekilmeye zorlamak istemezdim.” Karın ağrısı belli olmuştu.
Sahte gülümsememi kuşanmaya devam ederek “Geri
çekilmiyorum. Sadece tanımadığım birinin bu kadar
fütursuzca hayatıma laf atmasına alışık değilim.”
“Seni kırmak ya da köşeye sıkıştırmak niyetinde değildim.
Sadece… Bak, mesleğim gereği bazı şeyleri sorgulayarak
yaklaşıyorum. Amacım yarını deşmek değildi.” Dediğinde
gözlerimi gözlerinden ayırmadım ve konuşmadan bakmaya
devam ettim. En sonunda pes etmiş gibi ayağa kalktı ve önden
benim geçmemi bekledi. Gelinliğimden ötürü ayağa zor
kalkmıştım. Daha ilk adımı bile atmadan gelinliğime takıldım.
Düşmeme müsaade etmeyen şey ise Pars’ın kollarıydı.
Düşmemem için beni iyice kendine çekmişti. Az önce yüzüne
bakmadığım adamla şu anda nerede ise öpüşecektik! Nefesini
bile hissedebiliyordum. O kehribar gözlerine ise ilk defa bu
kadar yakından bakma imkanım oluyordu. Yavaşça yutkundum ve kendimi bir anda geriye ittim. Arkama
bakmadan arabadan indim.
Bu sefer sadece tim değil bütün askeriyenin gözü üstümdeydi.
Gelinliğimden ötürü. Ama tabi bütün tim beni daha çok merak
ediyordu, dün yaşanan olaydan sonra.
Arkamdan inen Pars’ı hissedince ürpermiştim. “Beni takip et.”
Diyerek yürümeye başladı. Ama çok hızlı yürüyordu. “Biraz
yavaş olur musun? Gelinliğim olduğunu unuttun galiba.”
Arkasını döndü ve bana baktı. Tekrar önüne döndüğünde ne
olduğunu anlamamıştım. Ama adımlarını yavaşlatmıştı.
Önümüzdeki binaya girdiğimizde uzun bir koridorda yürüdük
ve en sonunda Pars bir kapıya yaklaşıp onu tıklattı. Girişinde
Yüzbaşı Kenan yazıyordu. Pars’ın üstü olmalıydı.
İçeriden gel sesiyle kapıyı açtı ve içeriye girmemi bekledi.
Gelinliğimi tutarak içeri girdiğimde büyük masanın arkasında
oturan yaşlı bir adam vardı. İçeri girdiğimde arkadan Pars’ta
kapıyı kapatıp içeri girdi.
“Hoş geldiniz, Bade Hanım. Pars size neden burada kalmanız
gerektiğini açıklamıştır umarım. Sormak istediğiniz herhangi
bir soru var mı?” dediğinde “Ne kadar burada kalacağım?
Kardeşimi ne zaman bulacaksınız? Ha bir de basın var. Eğer
bu haberler patlarsa bende patlarım. Basının bunu duymaması
gerekiyor.” Ardada sıraladığım sorular karşısında ikisi de
şaşırmış olsa da ben artık kendime alışmıştım.
Yüzbaşı sorularıma tane tane cevap verdi. “Öncelikle burada
babanızı ve Bora’yı bulana kadar burada kalacaksınız.
Kardeşiniz için de elimizden geleni yapıyoruz. Basın ise bu haberi öğrenmeyecek. Merak etmeyin. Burada kaldığınız süre
boyunca sizinle Pars üsteğmen ilgilenecek. Herhangi bir
sorununuz olduğunda onun yanına gidebilirsiniz.”
Ulan ben adamdan uzaklaşmaya çalışıyorum ama bir şekilde
yine önüme çıkıyor. Sorun olursaymış. Adam zaten kendi
sorun! El mahkum kabul ettim. Sonra eline bir telefon aldı ve
bana uzattı.
“Bu telefonu kullanmanız daha iyi. Eğer kendi telefonunuzu
kullanırsanız yerinizi tespit etmeye çalışabilirler.” Dediğinde
masaya yaklaşarak elindeki telefonu aldım. Benle olan
konuşması bitince Pars’a döndü. “Pars Üsteğmen dediğim gibi
Bade Hanımla sen ilgileneceksin. Misafirimizi iyi
ağırlayacağından şüphem yok.” Tabi canım(!)
“Bu arada iyi iş çıkardınız. Timini de al ve iyice dinlen.” Pars
hazırol duruşuna geçti ve “Emredersiniz komutanım.” Dedi.
Odadan çıktığımızda bana kalacağım odayı göstermesi için
onu takip ettim. Ellerini arkasında birleştirmiş yürüyordu.
Büyük adımlarla onun yanına vardığımda yüzünde sinsi bir
gülümseme yakaladım. “Neye gülüyorsun. Söyle de bizde
gülelim.” Dediğim de yürümeye devam ederek “Bilemiyorum.
Yüzümü dahi görmek istemeyen sen benimle nasıl başa
çıkacaksın?” bu söylediğine sesli bir şekilde güldüm. “Evet,
komikmiş.”
Bir başka kapının önüne geldiğimizde durdu. Bana döndü ve
elindeki anahtarı bana uzattı. “Hayırlı olsun.” Dedi. Elindeki
anahtarı sertçe çekip aldım. Yüzüme iki saniyelik sahte
gülümseme yerleştirip yüzüne bakıp tekrar suratımı astım. Anahtarı çevirip içeri girdim ve hızlıca kapıyı suratına
kapattım.
Burası küçük bir odaydı. Cam kenarında bir yatak onun
yanında ise bir komidin vardı. Yatağın karşısında ise bir dolap
vardı. Dolabın yanında ise bir boy aynası vardı. Odanın hemen
sağında bir kapı vardı. Yüksek ihtimalle banyoydu.
Yavaşça odaya adım attığımda elimdeki telefon ve anahtarı
komidine koydum. Ardından boy aynasının karşısına geçtim.
Gelinliğin paçaları hep çamur olmuştu. Yüzüm ise solgun
görünüyordu. Belim ise çok ağrıyordu. Koltukta uyumaktan
değil ben kırk kiloyken gelinlik kırk beş kilodayken işler biraz
zorlaştı tabi. Bütün gece benden bir tane daha taşımıştım.
Bundan acil kurtulmam gerekiyordu.
Dolabı açtığımda birkaç tane kadın kıyafeti gördüm ama
klasik şeylerdi. Tişört, kot, tayt, gömlek falan. En rahat tişört
ve taytı alıp yatağın üstüne koydum. Gelinliği çıkarmak ise net
yarım saatimi almıştır. Hızlıca duşa girdim. Sıcak bir duşun
ardından üstümü giyip kendimi yatağa attım. Daha öğlendi
ama benim çok yorgundum. Bu yüzden temiz bir şekilde
sıcacık yorganın altına girip uzun bir süre kendimi derin bir
uykuya bıraktım.

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.