“Hadi kızlar, son turnemizin şerefine!” dediğimde dört kız hep
beraber kadehlerimizi yukarı kaldırdık ve aynı anda
tokuşturduk. Renkli ışıkların olduğu sokakta hepimiz
tamamladığımız bir başka turnenin daha sevinci içindeydik.
Bunun anlamı bizim için büyüktü.
“Bugün çok doluydu seyirci kısmı dimi. Son gün diye
herhalde.” Diyen Sare’ydi. Bunu sorarken yine çekingendi.
Fikirlerini zor açıklayan biriydi. Ama yine de bizimle iyi
geçinirdi. Onun bu hallerine hepimiz gülüyorduk. Ona çok kez
rahat olması konusunda uyarsak da o böyle rahat ediyorsa
bizim için bir sakıncası yoktu ve evet, gerçekten de çok
kalabalıktı. Sahneden bakıldığında sonsuz bir insan yığını
vardı. Tüm biletlerin ilk yarım saatte satılmasına
şaşırılmamalı.
“Bak yine sanki onu dövecekmişiz gibi konuşmaya başladı.”
Bu da Güzin. Kendisi biraz daha sert üslupludur. Kendi
felsefeleri olan ve onlara itaat eden biri. O böyle şeyler
yaptığında genelde onu dürtüp uyarırdık çünkü çok sivri
dilliydi.
“Bir tane fanın yaptığı poster tüm internete düştü. Bende
sahnede görünce şarkıya mı odaklansam posterin komikliğine
mi bilemedim.” Zaten Leman hep bu tarz şeylere takılırdı. Her
şartta aklına ilk eğlenmek gelirdi, sahnede olsa bile. Tüm grup
neşeli kahkahalarla masayı donattık. Bu hallerimize çok
gülüyorduk.
Biz bunları konuşurken boşalan tabaklarımızın yenileri
geliyordu. Lüks bir restorantta da şık yemekler yiyiyorduk.Öbür türlü paparazzilerden geçilmiyordu. Ünlü olmak böyle
bir şey.
Ve siz şuan da bizim kim olduğumuzu merak ediyorsunuz.
Biz Lihgt Night. Dört kişilik bir kız grubuyuz. Tahmin
ederseniz ki bu kadar yüksek dinlenmeler nedeniyle geniş bir
hayran kitlemiz var. Şarkılarımız milyonlarca dinleniyor.
Global olmamıza ise çok az kaldı. Her çıkardığımız şarkıyla
tüm platformlarda ilk üçe giriyoruz ve artık tüm dünya bizi
tanıyor. Bizse kızlarla bu koca ünü yakalayıp en zirveye
çıkmıştık. Bu bizim başarımızdı.
Bu yolda kızlarla aramızda çok güçlü bir bağ oluşmuştu. Biz
artık kardeşten de öte bir şey olmuştuk. Light Night bizim için
bir aileydi. Onunla ağlamış, onunla gülmüştük.
Kızlarla kutlama yemeğinden sonra mekandan ayrıldık. Tüm
Nişantaşı’nı gezdik. Kelimenin tam anlamıyla gecelere aktık.
Bize kalsa sabaha kadar gezecektik ama gece iki de aldığım
arama sayesinde yüzüm düştü. Babam arıyordu. Telefonda
adının yazması bile bana kötü hissettiriyordu. Bu saatte
araması da cabasıydı. Telefonu açtığımda acil yanına gelmem
gerektiğini, konuşmamız gerektiğini söyledi. Kızlar da bunun
canımı sıktığını anlamıştı.
Çünkü bu meslekte acı gerçekler ve sırlar da vardı. Babam
dünyanın en kalpsiz insanıydı. Benim şöhretim yükselsin diye
canını verebilirdi. Ben yeni işler yaptığımda böbürlene
böbürlene anlatırdı insanlara. Ama kendisi Light Night’ın
kurucusu “FC”’e benim daha sert şartlar altında çalışamam
için para ödüyordu ve benim işkence çekerek, ayaklarım
kanayana kadar dans ettirdiklerinde ağzını açıp tek kelime etmiyordu. Ama emin olun şirkette bundan kesinlikle rahatsız
değil. Bu anlattıklarım sadece birkaçı. İşte o herkesin gördüğü
ışıkların arkasındaki karanlık.
Kızların yanından ayrılırken yüzümdeki korku görünürdü. Ben
babamla acil meseleler haricinde görüşmezdim. Kızlar da
bunu biliyordu. Ama yine de kızlara halledeceğimi söyledim.
Hepsine sımsıkı sarıldım sanki olacaklardan önce kendimi
teselli etmeye çalışır gibi. Hepsi beni anlıyor ve teselli
ediyorlardı.
“Eve gidince mutlaka bizi ara!” diyen Sare’ydi. Ona sıcak bir
gülümsemeyle karşılık verdim ve kızlara arkamı dönerek
korkak adımlarla evin yolunu tuttum. Başıma ne geleceğini
bilmiyordum. Evin önüne geldiğimde korumalar beni
tanıdıkları için zorluk çıkarmadan kapıyı açtılar.
İçeri girdiğimde koskocaman bir salon beni karşıladı. Geniş
salonun tam ortasında devasa bir avize vardı. Avizenin
genişliği hizasında büyük yuvarlak koltuklar vardı ve tam
ortasında kocaman camdan bir sehpa vardı. Bunun yanı sıra
korumaları her yerdeydi. Ortama daha da kasvetli bir hava
katıyordu. Her an herkesin elinden bir kaza çıkacak gibi.
İçeri girdiğimde babamı, koltuğun tam ortasına bacak bacak
üstüne atmış ve elinde ise purosunu içerken buldum. Yavaşça
yanına geldiğimde oturmam için başıyla işaret etti. “Böyle
iyi.” Diyerek onu tersledim.
Elindeki puroyu önündeki kül tablasına bıraktı ve oturuşunu
dikleştirdi. “Bugün sahnede başarılı bir performans
sergiledin.” Derin bir nefes aldım ve içimden sabır çektim. Babam ve beni
tebrik etmek, imkansız! Bunun altında muhakkak bir iş var.
“Uzatma! Ne istiyorsan söyle.”
Sinir bozucu bir gülümseme aldı suratı.” Evet, bende zaten lafı
uzatmak istemiyordum. Söyleyeyim. Yarın evleniyorsun
hayatım.”
Duyduklarım karşısında kendimi sorguladım. Ben mi yanlış
duyuyorum diye. Ama hayır, değildi. Kusura bakmasın onun
salak saçma oyunlarına ayıracak vaktim yok! “Ne
saçmalıyorsun lan sen? Kusura bakma. Beni bu parayla
kurduğun saçma oyunlarına dahil edemezsin!”
Bu söylediklerime rağmen yüzünde tek bir mimik dahi yoktu.
Sadece o yüzünden düşürmediği kurnaz gülüşü vardı.
“Üzgünüm hayatım ama dahil olmak zorundasın. Yoksa…”
dediğinde kafasını koridora çevirdi ve gördüğüm kişi
yüzünden başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kaskatı
kesildim. Gördüğüm kişi Işıl’dan başkası değildi. “Ya kendi
rızanla evlenirsin ya da kardeşinin mezarını ziyarete gidersin.
Seçim senin.”
Anladığım şeylerin ağırlığı yüzünden midem bulanmıştı. Bir
kez daha Işıl’a baktım. Korkmuş gözlerle bana bakıyordu.
İkimizin de gözleri doluydu. Boğazım düğümlenmişti ve
bunun tek bir adı vardı. Çaresizlik.
Işıl’ın benim zayıf noktam olduğunu biliyordu. O da bunu bir
fırsata çevirip resmen elimi ayağımı birbirine bağlamıştı.
Öldürücü bakışlarımı babama yönelttim o ise kazandığı zaferin
mutluluğuyla gülümsüyordu. Birkaç saniye sessiz kaldım. Ama bu düşünmem için değildi. Kabullenmek zorunda
olduğum şeyin ağırlığı yüzündendi.
Kardeşimi bu caninin eline bırakamazdım. Sonra da aklıma
kabullendiğim şeyin sonuçlarını düşündüm. Sevmediğim,
tanımadığım, beni kumarda kazanan bir adam ile
evlenecektim.
Bir an için başımı önüme eğdim, yenilgiyi kabul eder gibi.
Gözlerimi yumdum. Onun benim yüzünden acı çekmesini
kaldıramazdım. Ben onun için tüm acıları çekmeye razıyım.
Onunla geçti bütün çocukluğum, hayatım. O öğretti bana
gülmeyi, o öğretti birbirimizi korumayı. Annemden sonra onu
da kaybedemezdim. O benim her şeyim.
Gözümden bir damla yaşın akmasına engel olamadım. Hızlıca
elimin tersiyle silip kafamı kaldırıp omuzumu dikleştirdim.
“Tamam, kabul ediyorum. Ama onun kılına bile
dokunmayacaksın! Anladın mı beni? “
Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. “Sözüm söz.”
Yalancı! Ona güvenmiyordum. Verdiği sözlere bile.
Kollarını iki yana açarak koltuğa yasladı. “Evet. Bu kadardı.
Gidebilirsin.” Dediğinde umrumda bile olmadan Işıl’ın yanına
gitmeye yeltendim. “Hop! Evlenmeden kardeşini de
göremezsin.” Yürüdüğüm adım yarı da kesildi. Başımı tekrar
baba olacak adama çevirdim. Kapının yanındaki korumaya
eliyle bir işaret yaptı ve içeri mini elbise giyen, göğsü
slikondan görünmeyen, ful makyajlı, sarışın iki kadın girdi.
Gerçekten midem bulanıyordu. Bu gece bu evde gördüklerim yüzünden artık midem altüst olmuştu. “Allah belanı versin
senin!” diyerek koşarak evden çıktım.
Evden çıktığımda ağlamama artık engel olamıyordum. Başımı
yukarı kaldırdım ve derin bir nefes almaya çalıştım ama
olmuyordu. Pes etmiş bir şekilde arabaya bindim. Hıçkıra
hıçkıra ağlıyordum. Yediremiyordum kendimi. Üç kere sertçe
direksiyonu yumrukladım. Derin ve uzun nefesler alarak
kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Bir an önce kendime gelip
gitmek istiyordum buradan.
Arabayı çalıştırdım. Kendimi sakinleştirmek için
gidebileceğim tek bir yer vardı. Oraya doğru sürmeye
başladım. Yolda giderken kızlarla olan toplu grubuma sesli bir
mesaj attım. ”Kızlar bu nasıl söylenir bilmiyorum ama zaten
onun başının altında böyle bir şey çıkabileceğini tahmin
edebilirdik. Kızlar babam beni evlendiriyormuş. Söylenecek
söz yok. Başka birini söylesem yapabileceklerini tahmin
edebiliyordum. Yardımınız lazım.” Ve mesaj gönderildi.
Uzun bir yolculuğun ardından vardım. Burası benim yerimdi.
Kızlar bile burayı bilmiyordu. Sadece ben ve korumam. Burası
çok güzel yemyeşil bir ormandı. En tepesine çıkardım her
zaman daha iyi nefes alabilmek için. Tüm şehre en üstten
bakmak için. Koskocam manzaranın önünde diz çöktüm
yenilmiş gibi. Ormanın soğuk havası nefes almamı daha çok
sağlıyordu. İçimi döktüm. Yeri geldi kendimle konuştum, yeri
geldi ağladım.
Bende böyleydim işte. Sevdikleri için kendinden bile vazgeçen
biri. Dışardan güçlü görünmeye çalışıyorum ama ben her
doğrulduğum da hayat bir tekme daha atıyor. Daha bir saat öncesine kadar kahkahalarımız duyuluyordu. Şimdi ise sadece hıçkırıklarım.
* * *
Önümdeki aynada kendi yansımama bakıyordum. Gelinlikli,
duvaklı halime. Nasıl gelebilmiştim bu hale?
Gelin odasındaydım. Herkesi dışarı çıkarmıştım. Sessizliğin
içinde sadece kendimi izliyordum. Etraf darmadağınıktı. Her
yer her yerdeydi. Beynimin içi gibi.
Kızlar ise mesajıma hala dönmemişlerdi. Kendimi sırtımdan
bıçaklanmış hissediyordum. Bir insan böyle yalnız bırakılır
mı? Hiç mi değerim yoktu? Yalnızdım. Yine bir savaşın içinde
olduğu gibi tek başımaydım.
Ben hayal kırıklığı içinde kendimi izlerken içeri babam girdi
bir anda. Kapıyı kapatıp sinirli bir şekilde bana yaklaştı. “Bana
bak. Şimdi Bora gelecek ve seninle konuşacak. Ona herhangi
ters bir şey söylersen zaten ne olacağını biliyorsun.” İşaret
parmağını uyarır gibi kaldırıp “Sakın!” dedi ve hızlıca kapıyı
açıp onun içeri girmesine izin verdi. Ben ise artık ruh gibiydim
ve tepki bile veremiyordum.
Bana doğru adımlar atarken babam arkasından dışarı çıkıp
kapıyı kapamıştı ve şu an odada bizden başka kimse yoktu.
Bakıldığında ilk dikkat çeken şey mavi gözleriydi. Saçları ise
sapsarıydı ve uzaktan bakıldığında bile jöleli olduğu belliydi.
Üzerinde çok şık siyah bir smokin vardı. Yapılı olduğu içinüstüne tam oturmuştu. Belindeki silah ise onun da babam gibi
mafya olduğunu bağıran cinstendi.
Ama anlamadığım şey böyle bir adamın bana çekinerek
bakıyor olmasıydı. Ardından derin bir nefes aldı ve tam
gözümün içine baktı. Mavi gözlerinde tanımlayamadığım bir
duygu vardı.
Bende onun gibi yaptım ve korkusuz gibi görünmeye çalışarak
gözlerimi gözlerine kilitledim. Ne konuşacaksa konuşsun ve
bitsin diye bekliyordum. Ne konuşacaktık ki, boş sözlerle beni
kandırmasını falan mı?
“Biraz konuşalım mı?” Bu cümleyi duyunca sahte bir
gülümsemeyle “Konuşacak bir şey mi kaldı? Beni bir kumar
masasında sattılar ve sende satın aldın!” dediğimde
öfkelenmedi aksine sakinleşti.
“Haklısın. Dışarıdan bakınca tam olarak böyle görünüyor ve
sana bunu yaşattığım için ömrümün sonuna kadar kendimi
affetmeyeceğim. Ama bilmeni istediğim bir şey var: Sen bir
eşya değilsin. Ben de bir pazarlık yapmadım.”
Ellerimi iki yana açıp sorguladım. “O zaman neden
buradayım? Neden bu gelinliğin içindeyim?”
“Çünkü o masada o parayı masaya sürmeseydim, seni başka
birine vereceklerdi. Seni o cehennemden çekip almanın başka
yolu yoktu.” Böyle bir şeyi niye yapsın ki? Beni tanımıyordu
bile. Bunun illaki bir karşılığı olurdu. “Benden ne isteyeceksin
peki? Bütün bunların karşılığında benden ne alacaksın?”
Yüzüne sıcak bir gülümseme kondurdu. “Hiçbir şey. Bu
kapıdan çıktığımızda herkes bizi evli bilecek, ama bu kapının arkasında sen ne zaman hazır olursan, sadece o zaman var
olacağım. Sana istemediğin hiçbir şeyi yaptırmayacağım.
Hiçbir zaman.”
Bana güven vermeye çalışıyordu aklınca. Ama benim içimde
zerre bir şey değişmiyordu. Ne oma güveniyordum ne de
ısınıyordum.
Bir anda kapı tıklama sesiyle içeri babam girdi. Bora’yı
çekiştirerek yanıma sürükledi ve kolumu onun koluna soktu.
Bize uzaktan baktı. “Ay. Şu güzelliklere bak! Çok yakıştınız
çok.” Dedi. Gerçekten iğreniyordum. Tanımadığı bir adamın
kollarında babam tarafından shipleniyordum. Kolundan çıkıp
tüm salonun ortasında bağıra bağıra isyan etmek istiyordum.
‘Kesin artık şunu, bu saçmalık!’ demek istiyordum.
Ama artık her şey için çok geçti. Gelip beni kurtarabilecek
kimse yoktu. Yardım isteyeceğim kimse yoktu.
Babam bizi giriş yapacağımız yere kadar götürmüştü ve o da
diğer misafirlerin yanına oturmuştu. Bora kolumdan çıkmadan
bana döndü. “Korkma, tamam mı? Ben yanındayım.” Evet,
ama zaten sorun sensin!
Bende başımı ona çevirdim. Soğuk bakışlarımı ona
yönelttiğimde o bunu umursamamıştı. Sonra etraftaki insanlara
baktım hiçbirini tanımıyordum. Hepsi babamın ve bazıları da
Bora’nın tanıdıkları olmalıydı.
Benimse tek tanıdığı kişi korumam Poyraz’dı. O da bana
çaresiz bakıyordu. Elinden bir şey gelmiyordu. Poyraz aslında
benim çocukluk arkadaşım. Onunla büyümüştüm. Abim
olmuştu benim. Ne zaman bir sıkıntım olsa onun yanına giderdim. Dinlerdi, ağladığımda sarılırdı, teselli ederdi. Ama
bu sefer ki ikimizin de boyunu aşıyordu. Ben iyiyim demeye
çalışır gibi tebessüm ettim ama o zaten iyi olmadığımı
biliyordu.
Giriş müziğiyle beraber yavaş adımlarla yürümeye başladık.
Herkes bizi alkışlıyordu ve yürüdüğümde gördüğümde
gülüşlerin hepsinin sahte olduğu o kadar belli oluyordu ki.
Masanın önüne geldiğimizde Bora kolumdan çıktı ve benim
sandalyemi çekti. Normalde olsa diğer sandalyeye otururdum
ama babam benim her hareketimi izlediği için oturmaktan
başka çarem yoktu.
Tüm salonu gördüm. Gözlerimin dolamsına engel
olamıyordum. Elimdeki çiçeği sımsıkı sıktım ağlamamak için.
Artık bazı sesler boğuk gelmeye başlamıştı. Bora da çoktan
oturmuştu ve nikah memuru bize sorular soruyordu fakat
benim en korktuğum soruyu sonunda bana yöneltmişti. “Siz
Sayın Bade Akyel; Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Derin bir nefesle beraber ağır ağır yutkundum. Önce babama
baktım. Uyarır gözlerle bakıyordu. Sonra yanımda oturan
adama baktım uzun uzun. Beni rahatlatmaya çalışır gibi tekrar
tebessüm etti.
Herkes vereceğim cevabı beklerken bir anda büyük bir gürültü
koptu. Tam arkamızda bulunan koskoca camın paramparça
olmasıyla silah sesleri de ardında geldi. Herkes çığlık çığlığa
salonu terk ediyordu. Bora hızlıca kolumdan tutup beni
masanın altına soktu. “Hemen geleceğim. Korkma.”
Ne olduğunu bile anlamamıştım. Ellerimle kulaklarımı tıkadım
ve tüm bu kargaşanın geçmesini bekledim. Az önce tuttuğum gözyaşlarımı şimdi korkarak atıyordum. Derken sesler kesildi.
Yavaşça kulaklarımı açtım. Hiç ses yoktu. Derin bir nefes
almışken biri beni kolumdan çekerek yukarı kaldırdı.
Korkarak çığlık attığımda ise eliyle ağzımı kapattı. Bir anda
belimden tutmak zorunda kaldı çünkü durmuyordum. “Şşş.
Korkma. Biz Türk askeriyiz. Seni kurtarmaya geldik.”
Derin bir nefes almamı sağlayan şey ise gördüğüm kişinin bir
asker olmasıydı. Yüzünde ağız maskesi olduğu için gördüğüm
tek şey baktığım kehribar gözlerdi.
BÖLÜM SONU
