Annemle yeni bir eve taşınmıştık. Eşyalarımız kamyonetten inerken gayet mutlu görünüyordu.
Ancak yeni evimiz yol kenarında kalıyordu. Bahçesi yüksek duvarlar ile çevrelenmiş evin arka tarafı buğday tarlasıydı. Tarlanın biraz daha ilerisinde ise bir orman vardı. Bu canımı sıksa da geniş bir bahçemiz olduğunu bildiğim için mutluydum.
Annem ile beraber eşyaları yerleştirdikten sonra yorgunlukla yatağa yığılmıştım. Uyku sırasında annemin bir yere gitmekten bahsettiğini anımsıyorum.
Uyandığımda bütün evi gezdim ancak annemi bulamadım. Arka bahçeyi daha önce görmemiştim. Oraya bakmak için çıktığımda gördüğüm şey ile şoke oldum. Annem yeni evimizde havuz olduğunu söylememişti ancak geniş bir havuz vardı.
Asıl sorun ise bu değildi. Havuzun kenarlarında kafatasılı zincirler vardı. Boylu boyunca uzanan zincirler zemini aşıp diğer tarafa uzanıyordu.
Havuzun kenarına oturup zincirlerden birine dokunduğumda gök gürledi. Ani bir korkuyla eve koşturdum.
Annemin nereye gittiğini deli gibi merak ederken yol kenarına çuktım. Ancak bir sorun vardı. Yol yoktu!
Evimin etrafı uçsuz bucaksız buğday tarlasıydı. Yerimde panik olup derin derin nefesler alırken konuşamadığımı farkettim. Sanki boğazım düğümlenmiş gibi çığlık dahi atamıyordum!
Eve tekrar girdiğimde yağmur başlamıştı. Arka bahçeye çıktığımda gördüğüm şey sertçe yutkunmama sebep oldu.
Dolunay gökte yükselirken havuz kan ile doluyordu. Ayrıca evimin etrafındaki duvar tamamen yok olmuştu. Bir yol bulabilir miyim diye kontrol etmek için ilerlediğimde karşıma küçük, yapay bir şelale çıktı. Minik şelalenin kenarına oturduğumda katran kokusu ciğerlerimi yaktı.
Tekrar ayağa kalkıp uzaklaştığımda ise şelalenin içinden siyah, insan silüeti çıktı.
"Buraya hiç gelmemeliydin!"
Hızlıca koşmaya başaldığımda buğday tarlasına daldım. Elinde sonunda yola ulaşacağımı ve buradan kurtulacağımı düşünüyordum. Gökten yağan kan ve gri bulutlar kalbimin korkuyla atmasına sebep oluyordu.
Çığlık atamadığım için yoğun duygular ruhumu parçalıyordu. Bu parçalanmayı hissediyorum desem yalan olmaz!
Sonunda buğday tarlasının diğer ucundaki ormanın önünde durdum. Oraya koşmak istememe rağmen neden durduğumu bilmiyordum. Yaşama içgüdüsü beni ormana yönlendiriyordu ancak vücudumun kontrolünü kaybetmiş gibiydim. Vücudum benim kontrolümde olmadan eve doğru döndü ve kollarını açtı.
Gözlerim korkuyla bana doğru koşan siyah silüete bakıyordu. Vücudumu kontrol etmek ve kaçmak istiyordum ancak çırpınışlarım sonuç vermiyordu.
"Karanlıktan kaçabilirsin ancak onun seni ele geçirmesine engel olamazsın. Çünkü bir yanın kaçmak isterken başka bir yanın hep ona katılmak isteyecek!"
Katran kokulu silüet bedenimi kapladığında artık gördüğüm tek şey karanlık, hissettiğim şey ise kaburgalarımdaki ağrıydı.
Gözlerimi açtığımda yeni evimin tavanına bakıyordum. Kaburgalarımın gerçekten ağrıyor olması kabusun etkisinden çıkmamı zorlaştırıyordu.
Yataktan zorlukla doğrulurken elimle kaburgalarımı tuttum. Annemi bulup bu evden gitmek istiyordum.
Odamdan çıktığımda arka bahçeye çıkışı olan koridor karşımda duruyordu. Boydan boya arka bahçeye bakan camı hızla es geçip mutfak kapısının önüne geldiğimde kalbim hala hızla atıyordu.
"Anne neredesin!"
Kaburgalarımdaki ağrı sona erdiğinde derin bir nefes alıp uzun koridordan salona ilerlemeye başladım ancak birden arkamda ruhsal bir varlık hissettim.
Kalbim korkuyla hızlı hızlı atmaya başlarken ben her adım attığımda katran kokusu burnuma dolmaya başladı. Katran kokusundan dolayı midem bulanırken onun daha da yakın olduğunu hissediyordum.
Olduğum yerde çakılmış gibi dururken duvarlada yansıyan gölgelerde dokunaçlar gördüm. Bu sefer bir öncekinden daha korkunçtu!
Nefesini ensemde hissederken bedeni arkamda duruyor ancak yüzü, yüzümün hizasında duruyordu.
"Anne!"
Büyüdüğümde o canavarın haklı çıkacağını bilmiyordum. Çünkü o zamandan beri içimde dışa vurulmayı bekleyen bir karanlık hissediyorum. Ayrıca o zamandan beri karanlıktan korkmuyorum.