İçeriğe geç

Krsail Anomalileri

Bölüm 9 · 13 dk okuma

Krsail Anomalileri

Bölüm 9

9. Bölüm - Hissediyorum, Son Defa

"Kelebek ve uğur böceğinin araları biraz limoniydi.

Bu ormandaki en güzel, en arzulanan böcek hangisiydi?

Kelebek umursamazdı pek bu tartışmayı.

Sonuçta ihtiyacı yoktu onun uğur getirmek gibi saçma batıl inançlara.

Kanat çırpsa, azıcık konsa,

Uçup kaçıp kanatlarından umuttan güzel parıltılar saçsa,

Kibarlığı ve zarifliğinden taviz vermeyip yanıma gelse.

O zaman uğur böceği kıskançlıktan delirirdi işte.

Kelebek ve uğur böceği belki de arzulanan nadir böceklerdendi.

Ama benim genç kalbim ikisinin de gönlünü yapmak istedi.

Kendi düşüncelerini unutmak istedi.

Doğalarındaki düzeni ayakta tutmak istedi."

"Tabii. Bunun ne olduğunu mu merak ettin? Çok asil, lider ruhlu, eli yüzü temiz ve güzel olan biri bu şiiri 700 küsur yıl önce yazdı. Ben bunu nereden buldum diye soracaksın şimdi. Pekâlâ, güzel bir hırsız olduğumdan hiç bahsetmiş miydim? Sanırım hayır. Vay be. Anlatacak gerçekten çok şey var."

Bu üzerinde şiir ve bir dipnot, veya mektup metni olan kağıdı nedendir bilinmez ama bu sabah cebimde bulmuştum. İlk başta Phaxsi'nin bana sarılırken bunu gizlice koymuş olabileceğini düşündüm ama kendisi henüz 19 yaşındaydı. 700 yıl baya olanaksızdı.

Elimdeki en iyi teori 700 yıl kelimelerinin ironi amacı güdülerek yazılmış olmasıydı. Eğer öyleyse, muhtemelen şiirin yazarının bilgin tavrına bir gönderme niteliğindeydi. Belki de bu lider ruhlu kişi, geçmişi oldukça karanlık fakat yine de gizemli olan Naifite'ten başkasına ait değildi. Birisi bana eşek şakası yapıyor olmalıydı.

İşte o akşam ortak salonda diğer ekip arkadaşlarımla beraber otururken bunu düşündüm, sonra yutkunup "Yani... Eğer ölürsek birbirimizin geçmişini bilmeden öleceğiz." diye durum belirtircesine konuştum.

"Benim bu konuda şikayetim yok! Benim bir geçmişim yok. Kathe hakkında herşeyi zaten biliyorsunuz sonuçta sizin için zaten cam gibiyim!"

Naifite bu karamsar konudaki pozitifliğinden dolayı Kathe'ye biraz sert bir bakış attı. Bu, her halükarda bu bana dönmesine engel olmadı, "Hiçbirimiz hiçbirimize bunu anlatmadı sahi... Yanılıyor muyum?"

"Hayır, hiçbirimiz anlatmadık." diye yanıtladı Suisui.

"Ee, anlatıyor musunuz o zaman." diye mırıldansam da ikisi de bunu tercih etmedi, başlarını iki yana sallayıp bana ve Phaxsi'ye baktılar, "Siz de pek farklı değilsiniz sanki." dedi Suisui.

Ağzımı açtım ama cevap veremedim. Phaxsi atılıp, "İyi. Ben anlatırım. Sonuçta eğer öleceksek, ölecekseniz; beni bilerek ölmenizi yeğlerim.

Benim geçmişim aslında baya sade ve klişeydi. 14 yaşında memleket gezegenimden istasyona geldim ve iki yıl boyunca Break-En Komisyonu'nda teknolojik donanım ve üst düzey silah bilimi hakkında eğitim aldım. Fikir hayatım da ancak o zaman gerçekten beni şu anki ben yapacak kadar değişti. Öğretmenim, ufkumu açtığı kadar kendimi sorgulatacak da olan bilgileri korkmadan bana öğretti. 15 yaşımın sonlarındayken, iki haftalık bir çalışma inzivasına çekildikten sonra memleket gezegenime bir uğramak istedim fakat kayıt yaptıracağım sırada iki gün önce gezegenimin resmen ve oldukça da gerçekten varlıktan silindiğini gördüm. Gezegenim her zaman Tosia'nın sömürgelerinden biri olmuştu. Bu yüzden muhtemel bir saldırı durumunda gezegenimin korunacağını düşünmüştüm, ama gezegenime saldıranlar kendi silahlarını deneme isteyen Tosialıların ta kendisiymiş."

Naifite elini kaldırarak nazikçe Phaxsi'yi böldü, "Pardon. Tam olarak nasıl bir silahtı bu gezegeninin trajik düşüşüne yol açan?"

Phaxsi başını bir anlığına başını eğip yere baktı lakin hemen devam etti, "Ölüm Memi dediğiniz şey. Memin küçük bir kısmı gezegenime sıçramış ve gerekli müdahale yapılamadığı için o mem büyüyerek bütün yakınlarımı, ailemi, kentimi, sevdiğim ve geldiğim her şeyi yutarcasına yok etti. Görevliler bana oranın son hâlini gösteren bir resim tuttular: bütün nükleotid dizilimi yerle bir olmuş bir gene ev sahipliği yapan bir canlıdan bile daha değişime uğramış gibi duruyordu. Gördüğüm şeyi yangın, karanlık, bozukluk gibi basit kelimelerle açıklamak bile zor. Fakat bu konunun üzerinde fazla durmayayım. Kısa bir süre izin aldıktan sonra Eski Krsail Ekibi'nin çöküşünün ardından yeni üye aradıklarını duydum ve benim felsefem için zorlu geçen bir düşünme sürecinden sonra kayıt yaptırmayı kabul ettim. İşte, sevgililerim. Şu an ise yaklaşık 3 yıldır sizlerle beraberim."

"Bir saniye..." Katheringer, nasıl davranması gerektiğini bilmediğini bir kez daha kanıtlayarak, "Sen, sen, sen! Sen o yüzden şu an bizimle bu göreve katılmak istemiyorsun..."

"Doğru odur. Ne kadar korkakça. Ama beni şu anki gibi hatırlamanızı yeğlerim, o yüzden size katılmayıp sizin ayak işlerinizi yapmayı kabul etmemi mazur görün." diye mırıldandı.

"Seçimin ne olursa olsun sana saygı duyuyoruz." dedi Suisui samimiyetle. Diğerleri de başıyla onayladı.

Akşamın geri kalanı daha basit sohbetlerle geçti. Bir ara Naifite yanına uğramamı isteyip bana görev süreci esnasında kullanmam gerekebilir diye küçük bir bıçak verdi. Basit ama keskin bir bıçaktı, ayrıca üstünde belli belirsiz bir ayça oyması vardı. Teşekkür edip o gece uyumaya gittiğimde bıçağı baş ucuma koydum. Gece boyunca da istemsizce hem diğerlerinin, hem de artık gün yüzüne çıkmış olan Phaxsi'nin geçmişini düşündüm. Sabah Suisui'nin beni dürtmesiyle uyandığımda da bıçağı özenle kılıfına koyup cebime yerleştirdim.

Saat henüz sabah 4'tü. Bu kadar erken kalkmamızın sebebi istasyonun en sakin olduğu zamanları yakalayıp üst rütbeli arkadaşlarımızla İstasyon'un en derinlerine kadar rahatça inebilmemizdi. Phaxsi ile hepimiz vedalaştık. Ardından ikiye ayrıldık: Katheringer ve Naifite, Nesiam'ın yanına gitti; Suisui ve ben de Oarloch-Frede'den sadece biraz uzakta olan Rynbhi'nin yanına gittik.

"Hoş geldiniz, günaydın..." diye mırıldandı Rynbhi. Bugün daha ciddi olduğu belliydi. Onun aksine, ne Suisui ne de ben konuşkan insanlardık. O yüzden selamını başımızla almakla yetindik. Rynbhi cebinden katlı bir kağıt çıkardı, açıp gösterdiğinde ise bu kağıdın oldukça büyük bir harita olduğu ortaya çıktı. Bu İstasyon'un belirli bir kısmını 5 kata ayrılmış biçimde gösteren bir haritaydı.

"İlk önce Jakao-IX'un Anlaşmasını bulmamız lazım, en alt katta yer alıyor ve kat numarası ne kadar büyükse o kadar aşağı ineceğiz demek oluyor. Oraya inmek için ise gösterdiğim gidişatla, Oarloch-Frede'den gitmemiz lazım. Neden direkt en alta ışınlanamıyorsunuz diye sorarsanız hem sizin için izin bulmak zor olacak hem de ışınlanma mekanizmaları şu an pek güvenli değil. Düşman varlıklardan korkmamız gereken iki yer var; 3. kat ve elbette ki 5. kat. Suisui, bu konuda savaş partnerim olacağına inanıyorum."

"Emrinizdeyim." diye yanıtladı Suisui.

Rynbhi bir anlığına gülümsese de bu tebessüm yavaşça soldu ve haritayı benim ellerime verip sessizce onu bana emanet ederken parmağıyla Komisyonun girişini gösterdi. Bu Oarloch-Frede Komisyonu'na ilk girişimdi. Komisyon, muhtemelen askeri gücünden dolayı Paradys gibi tehlikeli bir komisyonun ihtiyaç duyduğu koruma düzeyine ihtiyaç duymuyordu. Bu komisyonun sadece İstasyon'un değil, aynı zamanda yakın uzaydaki birçok yere de her türlü teçhizat yardımı yaptığı aşikârdı. Dizaynı Paradys'inkinden elbette ki farklıydı. Duvarlarda bazı silahlar veya minyatürleri, icat edenler ve hangi yıllarda kullanıldıklarıyla beraber sergileniyordu, son zamanda çıkmış haber kağıtları arada bir uçarak potansiyel kalabalıklar arasında yer değiştiriyordu, acil durum alarm butonlarının sayısı daha az olsa da yine de vardı. Bazen geçtiğimiz koridorlarda Break-En Komisyonu'ndan teknolojik silah yapımlarında yardım eden araştırmacılara tanıklık ediyorduk. Onun dışında koridorlar gri ve siyah renk baskın olarak inşa edilmişti ve gardiyanlar kimi yerlerde nöbet tutuyor, bir yerlere gidiyor veya tartışıyordu: onların dışındaki bütün araştırmacılar farklı komisyonlardan gelmişti.

Rynbhi her ne kadar tahminimce tanınmamak için görece ıssız yerlerden hedefe ilerlemeye çalışsa da orada burada her seferinde iki üç tane geçen kişiyle karşılaşıyorduk. Her seferinde de bir kere bakan, Kirial Uzay İstasyonu'nun varoluşundan beri orada olan General'ini gördüğünü anlayınca dönüp tekrar bakıyordu. İlk başta Rynbhi sadece başını çevirip onları görmezden gelmeye çalışsa da zamanla daha da bezdiğini anlayabiliyordum. Ayrıca arada bir de takip ettiğimizden veya belki de kötü bir şey planlamadığımızdan emin olmak için dönüp bize göz ucuyla bakıyordu. En sonunda bize tam anlamıyla güvenmek için pek sebebi yoktu.

2. kata ineceğimiz ulaşım alanına gelmemize çok az kalmıştı. Suisui muhtemelen bu komisyonu daha önce gezmişti ama mevcut olarak en az benim kadar meraklıydı. Ona dönüp fikrini sormayı ve bu sessizliği bozmayı planlıyordum lakin solumuzdan bir fotoğraf sesi duymamızla General anında durdu ve kafasını çevirdi. Sesin geldiği yöne baktığımızda elindeki telefonla bizi çeken bir araştırmacı gördük. Kameranın nereye doğru durduğuna bakarsak bizi, spesifik olarak da Rynbhi'yi çektiğini anlamak zor değildi.

Rynbhi kaşlarını çatmadı bile, hatta hiçbir okunacak tepki göstermeden araştırmacı adamın üstüne yürüdü. Adam o sırada kaskatı kesilmişti, son bulduğu cesaretle de yanlış bir karar vererek geriye adım attı. Bütün üstüne General daha tehlikeli bir adım daha attı, "Çekmiş bulunduğun o fotoğrafı silmeni talep edeceğim."

Adamın zayıf vücudu ile General'in iri cüssesi belli bir kontrast yaratıyordu. Adam hızlıca onaylayıp onun denetiminde fotoğrafı silerken ileri atılıp ona bunun olayı kökten çözmeyeceğini, Break-En'den bir araştırmacı için silinen bir fotoğrafı geri getirmenin çok kolay olacağını söyleyecektim ama ona gerek kalmadı. Fotoğrafı sildikten sonra Rynbhi ilgisizce telefonu adamın elinden aldı, uğraşmadan fakat kırarcasına telefonun kabını açtı ve anakartı bulup özellikle adamla göz teması kurarak parmaklarının arasında parçaladı.

Adamın titrediğini görebiliyordum. Rynbhi son kez telefonu yere attı ve adama kendi açımdan pek göremediğim ama sert olduğundan emin olduğum bir bakış atarak tekrar önüne döndü. Araştırmacıya en son arkamı dönüp baktığımda telefonuna sarılmış, yere çökmüştü.

"Pek kişiliğimmiş gibi gelmiyor bana da," deyince tekrar ona döndüm, "Ama herşeyin güvende ve dengede kalması için otoritemin işlediğinden de emin olmak zorundayım."

"Yıllardır aynı şeyi yapmak zor olmuyor mu? Kişiliğinize uymayan birşeyi yapmak." diye sordu Suisui.

General bize dönmeden omuz silkti, o anda yön değiştirdik, "Pek değil, işimi seviyorum. Uzun yıllar önce zor şartlar altında kurduğumuz yerde şu an bana itaat edip hayranlık duyan her türden insanın olmasını da seviyorum, onlar için her şeyi yapacak olmam ancak doğaldır. Hem benim kadar uzun yaşayan bir tür olup da en sonunda rol yapmaya bağışıklık geliştirmemek zor iş."

"... Sahi. Kaç yaşındaydınız efendim."

"Ha..." diye homurdandı, ellerini kaldırıp bir süre boyunca tahminimce farklı zamanlardan anılar hatırlayarak hesaplamaya çalıştı, "2000 yılı geçiyor herhalde. Sonuçta eğer İstasyonu ben 19 yaşındayken kurduysak, Nesiam ve Ruusu da o zamanlar aynen 18'di... Ah evet, net bir sayı vermem gerekirse 2059. 2059 yaşındayım."

Suisui ile aynı anda "Ne?" diye haykırdık, sonra o şöyle devam etti: "2059 mu? İstasyon 2030 yaşında mı o zaman?"

Ben de böyle devam ettim: "İstasyonu cidden 19 yaşında mı kurdunuz o zaman?"

Şaşkınlığımız karşısında kıkırdadı ve sabırla cevapladı, "Ah evet, şarap gibiyim değil mi? Yıllar geçse dahi bakması hoş eşkalim ancak aynı kalıyor. Ancak evet, İstasyon o kadar yaşlı. Ve evet, İstasyon'u kurarken oldukça gençtim. Zaten İstasyon çok zor şartlar altında kurulabildi yoksa o kadar acele etmezdim. Size bir ara bütün geçmişi anlatayım, oldu mu?"

Bir süre daha sessizce devam ettik, bir ara Suisui "Efendim, o kadar uzun yaşamak zor olmuyor mu?" diye sordu.

"Hm? Oluyor muymuş?" bu umursamaz cevabına rağmen sonra sesi daha düşünceli bir hâle büründü, "Belki. Ama görüyorsunuz ki ben yaşadıkça teknoloji ilerledi ve zihinsel yaşlılıkla bunama gibi sorunlar ben doğmadan çok önce soyumda kaybolmuştu. Fiziksel olarak da her ne kadar gençliğimle aramla ufak bir güç farkı olsa da beni pek etkilemiyor ve görünüşüm de aynı. Bitmek bilmeyen savaşlar sırasında verdiğimiz kayıplar harici fazla yaşamaktan hiçbir şikayetim olmadı. Ayrıca benim soyumun normali buysa, gerçekten yaşlı olduğumu söyleyebilir misiniz?"

Suisui'nin anlamadığını anlasam da kendim az çok ne demeye çalıştığını anlamıştım, "Yani demek istiyorsunuz ki, bir Dünyalı veya Jakaolu için nasıl 25 oldukça normal ve genç bir yaşsa sizin gibi uzun yaşayan yaşam formları için de 2000 yıl yaşamak en az o kadar normal bir yaş, doğru orantı gibi."

"Aynen. Aramızda deneyim ve duygusal düzeyde kişiliğe de bağlı olan bir olgunluk farkı dışında pek de bir fark yok bence, bu sadece iki soy arasında değil bütün evrendeki ilişkilerde böyle kabul edilir. Ah, 2. kata buradan gideceğiz."

Durduğu yerde durduk ve karşımızdaki garip yapıya baktık. İlk başta bir kart okutma ve kontrol alanı, ardındaysa bir ışınlanma platformuyla asansör karışımı bir araç vardı. General cebinden kartını çıkardı ve okutunca platform mavi bir ışıkla yandı, "Ufak bir düşme hissi hissedeceksiniz, dengenizi koruyun yeter, o kadar." dedi. Tereddüt etse de Suisui önden gitti, ben de cesaretimi toplayıp arkasından platforma bastım.

Bir anlığına bilincim kapandı ve gözlerimi açtığımda neyse ki hâlâ ayakta ve Suisui'nin arkasındaydım. Vay be, benzeri ufak bir yorum yaptı. Arkamızdan General de gelince etrafımıza baktık. Burası genel olarak bütün İstasyondan daha farklıydı. Dekorasyonlar ve dışarıdan gelen ziyaretçiler daha az, uçan mektuplar fazla ve ortam daha sessizdi, "2. kat, yoldaşlarım; Oarloch-Frede'de genellikle malzemelerin muhafaza edildiği kattır. Dolayısıyla pek dolanmadan depoları geçip dümdüz ilerleyip bir merdiven aşağı inersek 3. kata inen platformu bulmak zor olmayacak."

Başımızla onayladık, yine önden giderek bize yol gösterdi. Odalar ayrı ayrı 1'den 100'e kadar isimlenmişti ama çoğunun kapıları kapalı olduğu için sadece bazılarında plaka veya bazı parçaların korunarak saklanan hâllerini görüyorduk. Bir ara bir iki kişi daha fotoğrafımızı çekmeye yeltenmişti, Rynbhi onları da çok sakince 'uyardı'.

"Pekala, Nusia. Bana bir iyilik yap ve şu gördüğün şaltere asıl."

İsimlendirdiği yere baktım, duvarda büyükçe bir şalter duruyordu. Pek tereddüt etmeden ilerledim ve iki elimle kolu kavradım. Düşündüğümden daha zorlayıcıydı. Yine de iki elimle asıldıktan sonra biraz daha ayaklarımı yerden kesmemle indirmeyi başardım ve yanındaki kapı da bu şalteri indirmemle sessizce açıldı.

Suisui ileri adım atmaya yeltendi ama onu durdurdu, uzun, ince yapıdaki tüfeğini var kıldı ve ufak bir pozisyon attıktan sonra kapının ardındaki yola dikkatli bir atış yaptı. Mermi temizce geçtiği anda da ufak bir bip sesiyle karşımızdaki manzara aydınlandı.

Doğrusal lazerlerle döşenmiş bir koridor bekliyordu. Ona baktım, "Şimdi o klişe filmlerdeki gibi jimnastik hareketleri yaparak lazerlerden sıyrılıp koridorun sonuna ulaşmamız mı gerekiyor?" diye sordum ellerimi belime koyup.

Sadece gülmekle yetindi ve cebinden kimlik kartını çıkardı. Bu çok net bir şekilde kim olduğumu unuttun mu, demekti. Salak hissetsem de haklıydı sonuçta. Önüme geçti ve elindeki kartı şalterin altındaki ufak ekrana okuttu. Hiç bekletmeden bu sefer başka bir bip sesi geldi ve lazer duvar gözle görülür şekilde kapandı.

Sakince geçtik ve bir süre daha yürüdükten sonra tekrar daha önce denk geldiğimiz gibi bir platformla karşılaştık. Bize döndü ve, "Bahsettiğim gibi. İnmiş olduğumuz 3. kat ana olarak bir deney katı ve Mem'den etkilenmesinin yanı sıra içeri sızan casuslar gibi düşman canlılar da barındırıyor olabilir. İsterseniz, eminim ki ufak bir mola için vaktimiz vardır."

Suisui ondan uzun zamandır duymadığım gülme karışımı bir nefes sesi çıkardı ve, "Dünden hazırım." diyerek kısaca reddetti.

Ben aslında hâlâ bir 'kahraman' olmak konusunda tereddüt ediyordum o yüzden istemesem de bir saniyeliğine yüzümü buruşturdum. Yine de ayak uydurmam gerektiğini fark ettim ve hızlıca "Evet. Ben de hazırım." dedim.

Biraz gururlu, biraz da neşeli şekilde gülümsedi ve "Pekâlâ. O zaman bundan sonra sizden silahlarınızı elinizde bulundurmanızı isteyeceğim." derken tüfeğini omzuna yerleştirdi. Suisui de hızlıca kemerine kınılanmış zarif kılıcını ve savaş esnasında kullandığı kısa mesafe ışınlanma cihazını eline aldı. Çünkü bu onun için sadece kılıç savurma değil, kılıçla beraber dans etmek gibi bir durumdu. Belki de bu yüzden oldukça eski silahlar olan kılıçları kullanmak Suisui veya Naifite için hiç dezavantaj değildi. İkisi de dövüşte oldukça iyiydiler sonuçta.

Aslında günümüzde hala İstasyon'daki bazı gardiyan ve askerlerin kılıç, tırpan gibi kesici aletlerle savaşmasının bir sebebi vardı. Kirial, 600 yıl önceki Jalkirouka Faciası'nda hâlâ kanlı yıllarındayken; silahları ellerinden alınmış olan bazı sevilen ve sayılan kişilikler savaşmayı savunma ve taarruzdan fazlası olarak görmüş, o yüzden her türlü silahla beraber özellikle de vücut hareketleriyle esneklikleri estetik bir biçimde öne çıkacak bir dövüş biçimi benimsemişlerdi. Genellikle bu sebeple günümüzde de hâlâ pek pratik gelmeyen figür duruşlar, silahlar veya cisimlerle savaşmakta uzmanlanmış insanlar vardı. Kathe'nin bileğine sabitlenmiş iki tabancayla saldırmayı tercih etmesi gibi.

O anda aklıma bulanık hatırladığım bir anı geldi: Kaptanımız. Onu da elinde siyah, uzun bir şemsiye tutarken görmüştüm. Acaba o, uzun zaman önce kendisi de bir gelenek hâline getirdiği bu tekniği kullanıyor muydu?

Dikkatimi fazla dağıtmamaya çalıştım ve Rynbhi kartını okuturken cebimdeki ufak bıçağı kavradım, diğer elimle de hologramlarımın ayarını değiştirdim. Çünkü iki farklı mod vardı, birinci modda hologramlar daha çok enerji üzerine kurulu bir sistemde yansıtılıyordu, ikincisinde ise hologramlar gerçekten bilezik ve yüzüklerimizin içindeki küçük ekranlardan yansıtılıyordu. İkinci moddan birinci moda geçiş yapmıştım çünkü ne kadar somut birşey kullanırsam o kadar yararımaydı.

Geçmişte ayrıca bu taktiği kullanmıştım. Çok sayıda hologramı arka arkaya ve doğru konuma dizerseniz cidden bir kalkan sağlıyordu.

Platforma basıp 3. kata indiğimizde kısaca etrafa göz attım. Diğerleri de aynısını yaptıktan sonra tekrar General'in rehberliğinde harekete geçtik.

"Bu kat şu an yıllardır kullanılmıyor. Daha spesifik olarak Jalkirouka Faciası'ndan beri. Zaten bu kadar düşman olmasının bir diğer sebebi de-" demesine kalmadan sağımızdan keskin bir metal sesi ve ardından fena, canavarsal bir kükreme duyduk. Ben kulaklarımı kapatıp kulak tırmalayan sesin arasından olayı kavramaya çalışırken Rynbhi'yle Suisui anında pozisyon aldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.