İçeriğe geç

Krsail Anomalileri

Bölüm 10 · 12 dk okuma

Krsail Anomalileri

Bölüm 10

10. Bölüm - 'Kahraman' Olalım

Zar zor başımı kaldırıp baktığımda tamamen demirden bir robot gördüm. Elleri yerine kılıçlar vardı ve gövdesi durmak bilmeden dönüyordu, kafası yerine ise sadece bir örümcek modeli vardı. Rynbhi'nin boyunun bile 2-3 katı olduğundan emindim. Geri çekilmemize fırsat vermeden bir başka felaket kükreme sesi çıkardı ve kollarını iki yana açıp son sürat dönmeye başladı, bu sırada son an geri atılsamda kılıçları kolumu sıyırıp kapüşonlumu yırtarak geçti.

Suisui anında atılıp robotun arkasındaki bir boşluğun üzerine atladı ve robotun kafasını hedef alarak kılıcını boynuna muazzam bir kuvvetle astı, öyle bir astı ki bacakları havada zaman durmuşcasına kaldı, neredeyse kılıcın demire sürtünmesinden gelen kıvılcımları gördüm. Robot, çatalın porselene sürtünmesi benzeri bir ses çıkarırken Rynbhi'nin tüfeğinin yukarısındaki bir mekanizmadan uzunca bir süngünün ortaya çıkmasına şahit oldum. Bir iki saniye içinde ise Generalimizin ileri atılmasıyla aynı anda silah neredeyse bir mızrak hâlini aldı.

Savaşın geri kalanı iki saniyeden az sürdü çünkü tam ayağa kalktığımda 5-6 tane kesim sesi duydum, hemen ardındansa az önceki yaratık çoktan 8 parçaya bölünmüş ve yere düşmüştü. İçindeki bazı kablolardan hâlâ cızırtı sesi geliyordu, o kadar.

Suisui, nefes nefese kalmasıyla keskin bir ses verdi ve General de o esnada tüfeğini ayarlayıp ayağa kalktı, beyaz saçlı hanım askerimiz "Vay... Bir savaşçı olarak şanınızı duymuştum ama o kadar seri ve güçlü olduğunuzu ilk kez görüyorum. Resmen robotun içinden 6 defa sıçradınız ve her seferinde tam anlamıyla kesip geçtiniz."

"O ünvan senindir... Aynen, Nesiam kadar olmasa da bende de hız var sonuçta. Ama senin aynı anda hem zarif hem de güçlü olduğunu görmek gerçekten gözlerime şenlik oldu." beyaz saçlı bey generalimiz, omzunu iki üç tur gerdirdikten sonra dönüp bana baktı, "Kolun biraz kanıyor, Nusia."

Olaya çok yabancı hissediyordum. Zaten konu savaş olunca partner olacaklarını biliyordum ama onlar bir dakika içinde neredeyse mükemmel şekilde hem atak yapıp hem saldırıları engellerken benim korku içinde bir kenarda kalmamı da beklemiyordum. O da yetmezmiş gibi vücudum hâlâ titriyordu. Benim hayatımda hiçbir yerim kanamamıştı bile. Çok ciddiydim, gördüğüm tek kan dudaklarımı fazla kemirdiğimde çıkan kanın kurumuş, mora dönmüş haliydi. Çünkü ben hiç bir savaşa katılmamıştım ve bize refah sağlayan teknolojimiz de bizim gibi yapay insanları basit kanamalara karşı korumalı şekilde evrimleştirmişti.

Ben cidden bu İstasyon'un kahramanı olmayı istemiyordum sanırım. Ve pek kahraman kumaşı yoktu bende zaten, "Sorun olmaz... Çok acımıyor." dedim sadece. Ama kafamı tam anlamıyla kaldırıp Suisui'ye baktığımda, koluma biraz korkuyla baktığını gördüm.

"... Sen yine de sar orayı Nusia." dedi Rynbhi. Oysaki o kadar kanamadığını biliyordum. Suisui'nin de normaldeki sert yüz ifadesine yakışmayan şaşkınlığı gördüğümde dönüp koluma baktım. Ama gördüğüm manzara pek beklediğim gibi değildi.

Kan maviydi. Kanım maviydi. Resmen safir rengindeydi. Siyah kan görmüştüm, Kbeitko'nun kendi klonlarının DNA'larda değişime gitmesi yüzündendi. Oysa ben, benim kanımın kırmızı olması gerektiğini adım gibi biliyordum. Aynı korkuyla başımı kaldırıp tekrar onlara baktım. Suisui boğazını temizleyip kendisini toplamaya çalıştı, Rynbhi ise şaşkın durmuyordu bile. Sadece endişeli duruyordu ama benim için endişeli durmadığı kesindi. Biraz da: bundan korkuyordum işte, der gibi bir endişeydi bu ifadesi.

Bu sefer gerçekten bir sargı çıkardım ama hem az önceki hem de şu anki korkumdan ellerim de titriyordu. Rynbhi nihayetinde tam karşıma geçti ve sert, kemikli parmaklara sahip eliyle sargıyı elimden aldı. O sırada başka seçeneğim olmadığı için hırkamı çıkardım ve belime doladım.

Kanın görünmediğine emin olana kadar kolumu sardı ve sargıyı tekrar bana verdi, yüzüne bakmama izin vermeden de arkasını döndü, biraz sıkkın ve daha ciddi bir sesle, "Suisui, iki dakika kadar dinlenip nefeslenin, benim biraz uzaklaşmam lazım." dedikten sonra odanın sonundaki kapıya kadar yürüdü ve dönüp ortadan kayboldu.

Anında, "Birşeyler biliyor." diye mırıldandım, "Benimle ilgili birşeyler biliyor ve bana söylemiyor."

Suisui kaşlarını çattı, "Neden öyle düşünüyorsun anlamış değilim. Mizacı öyle sadece. Kan konusuna gelirsek, belki yapay insan olduğun içindir."

"Tabii ki de hayır, kanım daha önceden kırmızıydı, sen hiç daha önce yanaklarım kızardığında mavi olduğumu gördün mü?"

"... Hiç kızardığını görmedim." diye mantıklı bir argüman sundu. Ama ikna olmamıştım. Çünkü kanımın daha önceden mavi olmadığını kendim biliyordum. Zaten bana ne oluyorsa şu iki kurucuyla karşılaştığımızdan beri oluyordu. Ve ikisi de ne olduğunu bilip söylememekte inat ediyordu.

"Suisui, gel benimle. Ne yaptığına bakacağız." dedim aniden ve ileri adım attım.

"Ne? Saçmalama Nusia. Biraz paranoyaksın o kadar."

"Gel buraya." dedim ve kolunu kaptım, normalde geri durabilecek olsa da şaşırtıcı bir şekilde durmadı, onu biraz sürükleyerek az önce General'in çıktığı kapıya götürdüm ve parmağımla sessiz olmasını işaret ettim. Kafamı duvara dayadım ve yapabildiğim kadarıyla sesini duymaya çalıştım. Ses gelmeyince daha köşeye ilerledim. İyi ses alabildiğim bir yer duyunca Suisui'yi de oraya koyup dinledim. General'in birisiyle konuştuğunu duyabiliyordum.

"Hayır, yine de olmaması lazım demiştin. Gerçekten bir radar olarak kullanmak işe yaramaz, öyle olmasını da istemem zaten. Ne yaparsam geçer, onu söyle." dedi, kesinlikle daha ciddiydi ve biraz daha alçak sesle konuşuyordu, onu ayrımsıyordum. Bir süre sessiz kalıp tahminimce diğer uçtaki kişinin konuşmasını dinledi, "İyi de bu ya... hı."

Ses kesildi. Bir süre iyi duyamadığımı düşünüp daha da duvara sokuldum, bir saniye içinde ise onun konuşmayı bıraktığını anladım. Bu paniklemek için yeterliydi. Nasıl bilmesem de sanırım, ya da kesinlikle; bizim onu dinlediğimizi anlamıştı. Arkadaşımdan bir iki metre uzakta duruyordum. Hemen Suisui'nin de kolunu tutarak kendimi duvardan uzağa atmaya yeltendim lakin ben daha yarım metre uzaklaşamadan General'in kapıda beliren silüetinin gölgesi üstümüze düştü.

"Sizin... Tam olarak..." diyebildi. İkimiz de hemencecik duvardan çekilip birimiz donup kalmış, birimiz utanmış halde ona baktık. Yüzündeki ifadeyi açıklamak zordu: sertlik, korku, tiksinti, hayal kırıklığı..? Hepsini görmek mümkündü. "Ne yapıyorsunuz diye sorabilir miyim?" derken sesi neredeyse ciddiyetinin içinde soluklaştı.

Suçu Suisui'ye yıkmak aklımdan bile geçmezdi, ama şu anda bütün işimi ve hayatımı adadığım İstasyon'un General'inin güvenini, saygısını ve hoş tavrını kaybetmek de ölmekten farksızdır diye düşünmek hatalı olmazdı. Kötü olan şey, gözlerimi bile kaçıramıyordum, öyle bir çehreyle tutuyordu ki beni, muhtemelen gözlerimi kaçırıp ayaklarına baksam bu suçumu artıracaktı.

Sessizliğimiz karşısında kaşlarını çattı, "Bunu mu planlıyordunuz yoksa?" derken sesi biraz daha yükselmişti.

"Konuşun benimle. Casusluk yapmak için gönderilmiş hastalıklar mısınız siz? Yapmaya çalıştığınız şey benden bilgi alıp da bana suikast kurmak falan mı? Çünkü ne tepkinizi ne de davranışınızı başka şekilde açıklayamıyorum."

Bitmiştik biz.

"Konuşun. Benimle." dediği anda sesinin gerçekten yükselmesinden ve kabalaşmasından sıçradım. Daha önce deneyimlediğim herşeyi unutsam, cidden daha önce hiç böyle bir insan olabileceği aklıma gelmezdi. Özellikle onun dostane ve biraz da aptal tavrını da gördükten sonra ne karşımdaki manzara, ne de duyduğum ses hiç aklıma gelmezdi.

Artık konuşmazsam, beni ve arkadaşımı buradan atmak için her türlü sebebi vardı. Yutkundum, "Göründüğü gibi... değil, " dedim ilk başta, sonra ise sadece şunları, "Bilgi almaya falan çalışmıyorduk, size hainlik yapmıyoru-"

"Boş laflarını istemiyorum." diye beni böldü aniden ama bunu bağırmadan; eşit derecedeki korkuyu sağlayarak yaptı, "Mazeretini anlat. Benim zamanım sandığınızdan daha az."

Yüzüne bakakaldım, Suisui araya girdi, onun sesi benimkinin aksine titremiyordu, "Bir anda gittiğiniz için şüphelendik o kadar. Nusia'nın suçu yok, benim de."

"Bir anda gittiğim için şüphelendiniz ve dediniz ki: Ah evet, hemen bu adamın belki sır niteliğinde bir veriyle ilgilenmek için gitmiş olabileceğini unutalım, gidip dinleyelim." bunu sakince dedikten sonra kelimelerini neredeyse çemkirdi, "Onu mu demeye çalışıyorsun."

Artık yüzüne bile bakamıyordum çünkü korkutmaya başlamıştı, öte yandan Suisui'yi bu duruma soktuğum için ve kendim de bu duruma düştüğüm için derin bir utanç hissediyordum, aniden, "Ben amaçlıyordum. Suisui'yi yanlışlıkla buna sürüklemiş olabilirim. Ama ben gerçekten onu amaçlıyordum." dedim yere bakmaya devam ederek. Şu an Suisui uzağımda duruyordu, yoksa elini tutmak isterdim bunu söylerken. Her türlü destek iyi olurdu.

General duraksadı, bunu beklemiyormuş gibiydi, "... Yani, bana asıl düşman olanın kendin olduğunu mu söylüyorsun." dedi kollarını kavuştururken. Az önceki sözlerim, sesini daha da sertleştirmekten başka bir işe yaramamıştı maalesef.

"Evet. Suisui zaten bir asil, o isteyerek sizin aleyhinize davranışta bulunmaz. Ama ben gerçekten isteyerek yaptım. Hainim ben. Bu İstasyon'da bulunmamın tek sebebi de sizinle denk düşeceğim anı beklemekti. Sizden bilgi kaçırıyorum yani." dedim. Birisinin bu kadar dik dururken yere bakması, bir yandan da bu kadar garip konuşması alışıldık değildi tabii.

Sessizleşti, bir anlığına cidden bana bakıp beni süzdü. Benim ise ayak numarasını tahmin etmekten başka yapabilecek birşeyim yoktu bu pozisyonda. Gözleri ruhumu delercesine tarıyor, kuvvetle muhtemel her ihtimali gözden geçiriyordu. Sonra bana doğru sakin, ama emin bir adım attı. Bir tane daha. Yavaşça tam karşıma geçti ve parmaklarıyla çenemi kavrayıp başımı kaldırdı, yüzüne bakmama zorladı. Kehribar-sarı gözleri bir süre de yüzümü inceledi. Nihayetinde ise aniden elini çekip sağ yanağıma hayatım boyunca yediğim en sert tokatı attı.

Öyle bir tokattı ki bu, kuvvetten boynum neredeyse kırılırcasına sola döndü ve atıldığı gibi iki üç adım geriye sendeledim. Acısı ise bir iki saniye sonra kavrulurcasına yanarak kendisini göstermeye başladı. Hiç ses çıkarmadım ama acısı bile gözümün yaşarmasına yetmişti.

Suisui hızlıca yanıma gelerek telaş içinde yanağıma baktı. Bir yandan da gözleri neden az önce öyle sözler ettiğimi sorgulamaya çalışıyordu. General ise sanki az önce kimsenin sıfatını kaydırmamış gibi hiçbir görünür duygu göstermeden beni izliyordu, "O tokat yalan söylediğin içindi." diye başladı, "Bir daha deneme."

Arkadaşım dönüp General'e baktı, "Yani masum olduğunu anladınız değil mi?" diye sordu bağırırcasına.

Başını onaylamak suretiyle salladı, "Evet. Neden olduğunu hâlâ tam bilmesem ve yaptığı şeyin ne kadar aptalca olduğunu düşünsem de yalan söylediği belliydi."

"Eğer... Yalan söylediğimde... Bunu yaptıysanız, doğru söyleseydim eğer kim bilir ne yapardınız..." dedim nefes nefese, terlemiştim. Yanağım artık bana aitmiş gibi hissetmiyordum.

"Hm... Bence onu öğrenmeyelim." demekle beni son kez korkuttu, tekrar ciddileşti, "Ama, Nusia Fu. Yaptığınız davranış son derece uygunsuzdu. Ben buradaki herhangi biri değilim, bana ve haklarıma karşı işleyeceğiniz büyük küçük her suç, ben isteyeyim veya istemeyeyim İstasyon'a bir tehdit niteliğindedir. Onun halihazırda anlaşılır olduğunu düşünüyorum."

Normalde başımı sallayıp, özür dileyip, orada susmam gerekirdi ama ben yalnızca ilkini yapıp tekrar konuştum, "Evet... Ama sizin de beni anlamanız lazım... Benimle ilgili benim bilmediğim birşeyi biliyorsunuz ve günlerdir bana söylemiyorsunuz. Birisinin kanının aniden mavi olması endişelenilecek bir durum değil mi? Neden, neden olduğunu bildiğiniz hâlde bana söylemiyorsunuz?"

"... O konuyu artık resmen konuştuğumuzu sanıyordum."

"Evet, sadece geçiştirdiniz."

"Sana şu an söyleyebileceğim tek bir şey var: o da endişelenecek bir durumun söz konusu olmadığı."

"O zaman niye bana söylemiyorsunuz?!" diye haykırdım istemsizce. Suisui bile bana yeter, bakışı atıyordu. Rynbhi ise daha sakince, sabrını korumaya çalışarak bana bakıyordu.

"... Nusia. Söylemiyorum ulan, desem bana karşı gelecek misin." dedi.

Burada ima ettiği şey çok açıktı. Benim haddime değildi ona karşı gelmek. Eğer kendisi istemiyorsa zorla yaptıramazdım, zorla söyletemezdim, dişlerimin arasından, "Hayır..." diyebildim.

"O zaman sorgulanacak bir durum görmüyorum." dedikten sonra Suisui'ye bakıp arkasını döndü, "Lütfen, devam edelim."

Başka seçeneğimiz de yoktu, yanağımın yanmasını umursamamaya çalışarak ve kendime çektiğim acıyı hakettiğimi hatırlatarak arkadaşımla beraber arkasına düştük ve yürümeye devam ettik. Bir ara, "Ah, bu arada. Yarım saat önce karşılaştığımız o robotlara Assess-52 deniyor. Yapay zekaları oldukça güçsüz ve manipüle edilebilir olduğu için üretimleri 700 yıl önce durdu. Zaman içinde bozuldukları için günümüzde düşman-dost ayırt etme yetileri yok. Sadece saldırıyorlar. Eğer tekrar karşılaşırsak, senin de yaptığın gibi kafayı hedef almak yeterli olacaktır Suisui. Bu canavarlardan kaçamadığımız için üzgünüm, ayakkabıların süzülme özelliği gibi başka teknolojik özellikler de bu katta çalışmıyor, yoksa kullanabilirdik." diye açıklama yaptı.

Köşeyi döndükten sonra General ikimizi durdurdu, karşımızda ilk turdakinden daha ilginç bir manzara vardı; yüzlerce küçük örümcek, koridorun dört bir yanını sarmıştı, bizi görünce ise üstümüze gelmeye başladılar. Suisui kılıcını çıkarıp ilerlemeye yeltendi ama General onu da durdurdu, bir yandan da hepimiz onun yaptığı gibi ayak parmak uçlarımızın üstünde duruyorduk, "İşe yaramaz, Mem'in bir formu bunlar. Geri çekilin!" diye uyardı. Örümcekleri izlemeye devam ederek olabildiğince uzaklaştım.

Suisui'ye eliyle 'ver' jesti yaptı. Zavallı arkadaşım ne olduğunu anlamadan General kılıcı ondan aldı ve ileri atılıp kıyafetinin göğüs parçasının altında göremediğim bazı düğmelere bastı, yükseğe zıplayıp iki saniye boyunca havada kaldığı süre içinde duvarlarının içinden, onun sadece iki santim farkla içine girmediği yeşil bir ışık çıkarak yavaşça daraldı ve bütün örümcekleri içine alıp hapseden bir küre bir topa dönüştü. Yere geri indiğinde, bir saniye bile nefeslenmeden şimşek gibi birkaç defa atılarak kılıçla kürenin içinden defalarca geçti ve küre en sonunda mavi bir alevle fokurdayarak içindekilerle yok oldu.

Dönüp az önce o kürenin olduğu yere bakarak onu tamamen yok ettiğinden emin oldu. İkna olunca kılıcı arkadaşıma döndürerek atıp aceleyle üstünü elleriyle kontrol etti, bacağındaki bir tane daha örümceği parmaklarının arasında kaptığında var gücüyle sıktı ve gözleri bir saniyeliğine anlamadığım biçimde parlarken örümcek yanarak yok oldu. Derin bir nefes vererek bize baktı. "Çabuk, kendinizi kontrol edin ve bir örümcek bulursanız derhal kendinizden atın."

Her yerimize baktık ve bir örümcek olmadığından emin olduk, başını salladıktan sonra koridora döndü ve yavaşça yürümeye başladı, "Ucuz atlattık. Memlerin bazı kısımları böyle geçici ve görünüşte saldırgan olmayan formlar alabiliyor ve avına yeterince yaklaşıp uzun süre beklediğinde onu çürütmeye başlıyor." açıklamayı yaptıktan sonra içli bir nefes verdi, "Benim Komisyonumda ha..? Aman Allah'ım, ne kadar da güzel koruyorum kendi topraklarımı. Örümcekler... Acaba onların karantinaya alınmasına sebep olan şey bunlar mıydı?"

Bu ufak monologdan sonra karşısına bir hologram ekran yansıttı ve yürümeye devam ederken hızlı hızlı bir klavyede yazı yazmaya başladı, dediklerine bakarsak az önce öğrendiği bilgileri ilgilisine iletiyor olabilirdi - ki o ilgilinin kim olduğu aşikârdı: Nesiam -

Sonraki dakikalarda daha yavaş bir tempoda ilerledik, tahminimce bize bu şekilde mola verdiriyordu. Bir ara yine Assess-52 gibi bir robota denk geldik. Onlar iki saniye içinde robotu yok ederken ben yine uzak durmaktan başka bir halta yaramamıştım.

Sanırım bunu artık Rynbhi de fark etmiş olacaktı ki bana biraz daha yakın yürüyüp, "Hey... Hasta falan mı hissediyorsun?" diye sordu. Tamamen ciddi olmadığını bilsem de ciddi bir tavırla sormuştu.

"Hayır, keşke hasta olsaydım ama çok iyiyim. Hiçbir mazeretim de yok. Ona rağmen yine de... bir sebepten dolayı sürekli korkup geri çekiliyorum." dedim, ses tonum düşünceliydi çünkü kendimi sorguluyordum, "Zannımca bir korkağım."

"... Öyle deme. Sadece daha önce hiç bir kavgaya girmedin, yanılıyor muyum?"

"Evet, girmedim. Yine de sebep o mu, emin değilim. Daha önce denemediği şeyleri denemekten korkan bir insan olmadım. Ama şu an korkuyorsam..." durdum, "Gerçekten, bir hain olabilirim sanırım..."

Duraksasa da bir elini kaldırıp yavaşça omzuma koydu, "Sana daha önce abartma gibi bir huyun olduğunu söylediler mi?" diye retorik sorusunu sordu, "Saçmalama, gel bir anlaşma yapalım. Sonraki sefer bir düşmana denk geldiğimizde bana bir yardım eli uzat, ben de senin kahraman isminin gelecek nesillere taşındığından emin olayım."

Kahraman demesiyle beraber ürperdim. Hâlâ emin olmadığım bir konuydu. Başımı aşağı yukarı sallamak tek çözüm oldu.

Tekrar önümüze geçti ve iki koridor sonra hiç istemediğim haberi manzarasıyla beraber duyurdu, "Hay Allah. Ne kadar yaratık var burada." derken karşıdaki robottan dişlilerinin çalışmaya başlama seslerini duyabiliyorduk, yine de kendisi gülümsüyordu, "Nusia, gel seninle bu çocuğumuzu avlayalım."

Karşıdaki dev robota baktım. Robotun silüeti çok belliydi, öyle ki kafası, gövdesi, hatta göğüsleri, kolları ve bacakları belliydi ve parlayan metallerden kendi başlarına hareket edebiliyordu. Gövdesinde ise tahminimce küçük beyni ve beynini çalıştırıp uzun gövdesine ileten çarklar vardı. Çarklar tamamen çalışmaya başlayınca robot ayağa kalktı ve kollarını iki yana açmasıyla bütün tavandan aşağı ipler inmeye, sonra da hepsi alev alev yanmaya başladı.

Bir ayağım geri bassa da hemen General'in davetini hatırladım ve cebimdeki bıçağı çıkardım, o da tüfeğine daha önce de gördüğümüz mod değişimi uygularken, "Bunu hatırlıyorum. Çok zarif, değil mi? İplere değme yeter." diyerek uyardı.

Sonra onunla beraber ben de kendimi zorlayıp ileri atıldım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.