İçeriğe geç

Krsail Anomalileri

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Krsail Anomalileri

Bölüm 5

5. Bölüm - A Smaller Macro-philia

***

"Tekrardan selamlar, efendim."

Yavaşça gözlerini açıp aşağıya, bana baktı, kendine çektiği dizlerini yavaşça aşağı indirdi ve çok sönük bir sesle öksürdükten sonra sükunetle karşılık verdi "Selam, Nusia."

"İyi misiniz?" diye sorarken yüzünü tamamen görebilmek için bir kaç adım geri attım çünkü büyük birşeyi tamamen görmek için ona daha geniş bir perspektiften bakmanız gerekirdi. Ama bu aksiyonumu yanlış yorumladığından olacak yutkundu, alınmıştı sanırım.

"Boynunu yormak istemezsen seni..."

Hemen önümde duran eli seğirdi, ben de bütün vücudumla seğirdim ve hızlıca başımı iki yana salladım, şuanda onun avcunun içinde durmak istemiyordum, "Yok, lüzumu yok. Çok durmayacağım zaten."

Bakışlarını yana çevirip başını aşağı yukarı salladı. Ben de ivedilikle konuya girdim.

"Efendim, planı hazırladık. Geriye sadece uygulamak kaldı, fakat onu da yapmadan önce sizin izninizi almak isterim." durup tepkisini gözlemledim, hâlâ sakindi, ama beni can kulağı ile dinlediğini bir şekilde biliyordum, "İlk önce, tedavinizi kolaylaştırmak için Kbeitko Bey sizi neredeyse insan boyutuna getirmeyi önerdi. Ardından da tamamen iyileşene kadar bizim veya Paradys'in yanında kalabilirmişsiniz. Daha fazla detayı var ama özeti bu şekilde. İzin... veriyor musunuz?"

Sessiz kaldı, isteksiz durduğundan şüphelenerek gerildim, fakat "Sorun yok." demesi şaşırtıcıydı. Bu mizacı fazla sakin olmasından mı yoksa fazla düşünmesinden mi bilemiyordum.

"Ta... Tamam o zaman. Ben şimdi gideceğim, lakin eminim ki Paradys yarım saat içerisinde burada olacaktır." sözümü bitirdiğimde arkamı dönmeye yeltendim ama sessiz bir sedayla durdurdu,

"... Nusia, bekle."

Direkt ismimi kullanması şaşırtsa da şikayet etmedim ve tekrar kafamı kaldırıp ona baktım, "Sorun nedir?"

"Pekâlâ..." dizlerini biraz daha kendisine çekti ve başını neredeyse kollarının arasına gömdü, yani en azından mevcut bakış açımdan, yüzü içerisinde sadece gözleri ve yukarısını görüyordum, "Kıyafetlerim... Onlar da benimle değişecek mi yoksa..." dedi ve cümlesini eksiltili bıraktı. Tabii, eğer kıyafetleri değişmeyecekse hiçbirimiz çıplak kalmasını istemeyiz.

"Eh-" diye bir şaşırma sesi çıkarmış bulundum. Sonra da kıyafetlerine tekrardan bir baktım, "Bilmem ki... Yani, son seferkinde değişmediyse şimdi de değişmez sanırım."

"Sorun şu ki... muhtemelen bu kez farklı bir yöntem kullanacaklar, sonuçta şartlar oldukça farklı." diye mırıldandı. Demek istediğini ancak şimdi anlamıştım.

"Şimdi anladım efendim... Sanarım ki, muhtemelen kıyafetlerinizin de sizinle birlikte boyunu ayarlayacaklardır. Yapamazlarsa bile size kıyafet temin edeceklerinden emin olabilirsiniz."

Gülümsediğini gözlerinden anlamıştım. Çok ama çok yavaşça sol elini indirdi ve başımı sadece işaret parmağıyla okşadı, "Peki. Görüşürüz." dedi. Ben de ona gülümsedim ve arkamı dönüp ayrıldım.

Tek omzumdan düşen siyah hırkamı tekrar düzelttim ve Kirial koridorlarından hızlıca geçtim. Bu sefer yanımda ışınlayaç bileziklerden vardı, dolayısıyla derhal Paradys'in içine ışınlanabilirdim. Müsait bir ışınlama tüpü buldum ve bileziğimin yansıttığı ekrandan gideceğim yeri seçtim. Kapsül kapanıp beni karanlıkta bırakınca, yaklaşık yarım saniye boyunca bir tek bilezikte parlayan Kirial amblemini gördüm.

Kapsülden çıkınca depar atarak araştırmacılar ve gardiyanların arasından aktım, sonra da biz Krsail'e görev sürecimiz boyunca geçici olarak verilmiş olan odaya girdim. Suisui hariç; Phaxsi, Katheringer ve Naifite oradaydı, büyükçe olan ekran önünde göründüğü kadarıyla birkaç doküman okuyorlardı. Phaxsi ise monitörün durduğu masanın kenarında oturmuş, hologram olarak yansıtılmış klavyeden yavaş yavaş bir yazı, muhtemelen de posta yazıyordu. Hepsi ben içeri girip kapıyı kapatınca bana baktı.

Naifite hemen ciddiyetle sordu, "Tamam mı, Nusia? İzin verdi mi?"

Gözlerimi bir anlığına kırparak onayladım, "Evet. Mytholowa kabul etti. Lakin bir daha beni onunla etkileşim kurmaya zorlarsanız bozuşacağız gibi hissediyorum." diye de ekledim.

Katheringer, cücük askerimiz, kocaman badem gözleriyle bana baktı, "Neden? Sevmiyor musun ki onu? Kötü mü davrandı, davrandıysa-"

"Davrandıysa gidip dövecek misin yarım kilometre boyunda adamı, Kathe?" diye alay etti donanımcı.

Bu şakaya burnumu çekerek güldüm, asker ise kollarını kavuşturup tripiyle beraber sustu. Yine de onun sorusunu cevaplama gereği duydum, "Sevmediğimden değil, bilâkis çok iyi birisi, ve tavrı da -yani, bazen dediklerini anlayamamam dışında- bence hoş. Fakat... O kadar büyük bir şahıs ile konuşmaya alışmak hâliyle zaman alıyor." sonra azıcık gülümsedim, "Bir kere de sinirlendirmiş olabilirim kendisini. Ve hiç hoş bir deneyim değildi, ama kesinlikle bana kötü davrandığından falan değil."

Phaxsi, o sırada e-postayı yazmayı bitirmiş ve göndermişti, programı kapatıp düşünceli şekilde, "İlahi bir varlık gibi davranıyor, bilge ve cömert birisi ama oldukça da alçakgönüllü ve insanlığa uzak... Belki de Kimiwiler böyle oluyordur."

"Her neyse." Naifite sohbetimizi böldü, "Suisui ve Kbeitko, Mytholowa'yı bizle denk ederken yapmamız gereken evrak işleri var."

Ofladım. Ama Naifite'e de üzülmeden edemiyordum. Zavallı adam -olgun davrandığından ve saygım için öyle diyorum, yoksa ikimiz de 18 yaşındayız, benden 7 ay büyük- yaşadıkları yetmezmiş gibi bir de Krsail Ekibi'nde yaşadığı tek heyecan savaşmak olmasına rağmen çoğu zaman bizim öne çıkmamıza izin verip arka planda bu işleri hallediyordu. Hakkıyla liderimizdi sonuçta, fedakârlığı yadsınamazdı.

"Phaxsi yardım eder," dedim ve işaret ettim. O sırada işsiz şekilde elindeki garip bir devreyle uğraşan Phaxsi hırçınlıkla başını kaldırdı, hemen de atıldı, "İki saattir doküman okuyorum! İki saat! İki saattir Wi'de yaşayanlarla olan anlaşmayı güncellemeye çalışıyorum! İzin verin be bana..."

Gerçekten kızgın değildi ama çok güzel rol yapıyordu. Onları söylerken eli neredeyse devrenin içine girmiş ve devreden ufak bir kıvılcım çıkıp kısa devre yapmıştı. Ama Phaxsi'ye bırak onu 700 voltaj enerji versen bile birşey olacağını sanmıyordum, "üf." deyip geçerdi sanırım. İçimden, eline bir kere ampül verip acaba yanıyor mu diye bakacağıma kendime söz verdim.

En sonunda, pes ettim ve Naifite'in yanına geldim. Katheringer da pek yardımcı olmasa da yardımcı oldu ve bol bol dijital imzalama, denetleme, yapay zeka içerikleri kontrol etme ve onaylama sonucunda işimizi bir ila iki saat içinde bitirdik.

Eğilmekten sertleşmiş kaslarıma ve yorulmuş kemiklerime ithafen duruşumu düzeltip esnedim, liderimiz, "Sanıyorum şimdilik Paradys'te işimiz bitti. Uzay gemisine dönebiliriz." diyerek sonuç bildirdi.

Kathe ve Phaxsi istekle başlarını salladı, ben ise bir iki saniye düşündükten sonra, "Siz gidin. Ben biraz Komisyonda takılmak istiyorum." diye mırıldandım.

"Bir sorun yok değil mi?" Phaxsi ben bitirir bitirmez sordu, başımı iki yana salladım. Naifite ise rahat gözüküyordu,

"Sorun yok. Çok geç olmadan gel. Kaybolma."

"Emriniz olur."

Naifite'in neredeyse güldüğünü gördüm ama küstüm çiçeği gibi bu tebessüm hemen tekrar soldu. Onlar, buradan teker teker ayrılırken derin bir nefes verdim, 24.49 gösteren saati kontrol ettikten sonra bir süre takıldım, ardından da dışarı çıktım.

O anda diğer kolumdaki bilezik hafifçe titreşti, hemen bir kenara geçtim ve yansıtıp, görünüşe göre Kbeitko'nun gönderdiği mesajı okumaya başladım,

"Yanıma gel. Ama ben yokum."

Altında bir tane daha mesaj vardı.

"İşim çıktı yani. Ama eminim sen de idare edersin. Hatta arkadaşlarına da tanıtabilirsin."

Bu iletinin altında da bir konum.

Bize bedavaya yardım ettiğini hesaba katmalıydım, sonuçta Baş Araştırmacılardan olmak zor olmalıydı, çok da vakti yoktu demek ki. Lakin konunun ne olduğunu görmeden yorum yapmamaya karar verdim. Konuma göz attım, benim mevcut konumuma yakındı. Kbeitko, neyse ki bana bazı kapılardan geçmeye okutmam için kendi Kirial izin kartının sınırlı kullanımlı bir fotosunu atmıştı.

Bu yetki bana fazlaydı, güç zehirlenmesi damarlarımdan akmaya başladı.

Kapılardan geçip sırayla Paradys Komisyonu'nun daha yüksek güvenlikli ve prestijli alanlarına girdim. Nihayet konumun gösterdiği hedefe ulaştığımda, önümde bir kapı vardı. Aynı işlemle bir kez daha yansıttığım kartı ekrana okuttum ve kapı yavaşça kayarak açıldı. İçeriye ayak bastığımda da kapandı.

Hologramı kapatıp etrafa baktım. Kbeitko'nun bizi planı konuşmak için getirdiği küçük araştırma odasından sadece daha büyük ve daha düzenliydi. Bomboştu. Orada oval şeklinde bir masa ve sandalyeler vardı, üstündeki tüpleri, bakteri besinlerini, garip ölçüm ve imbik araçlarını hesaba katmazsak biraz da toplantı için kullanılan bir odaya benziyordu.

"..."

Çok silik bir ses işitince hemen kendi etrafımda dönüp kontrol etmeye yeltendim, ama omzumda hissettiğim el beni çok nazikçe durdurdu. Uzun, ince parmaklara sahip bir el... Bu, o eski ihtişamında olmasa da biryerden hatırlıyordum. Ve burada neler döndüğünü anlayınca sırıtmadan edemedim.

"... Hm..."

Benim üstümdeki tutuşunu geri çekti; kendimi o manzaraya hazırladıktan sonra, onu görmek için döndüm, "Efendim..."

Ama biraz şaşkınlık içerisinde kalmıştım. Bir keresinde, oldukça orantılı bir vücudu vardı ama yine de boyu uzun kalıyordu. Tam emin değildim, ama iki metre vardı sanırsam. Hayretle baştan aşağıya süzdüm, yere bakmasından çekindiğini anlayabiliyordum. Bacaklarının uzun olduğunu fark ettim. Belki de artık bizim gibi bir birey olmasına rağmen onu yine de uzun kılan şey onlardı. Tekrar yüzüne baktım, o sırada biraz utandığını sezdim. En azından artık yüzüne bakmak için başımı kırarcasına germem gerekmiyordu.

"... Tekrardan selamlar, efendim."

İçtenlikle gülümsedi ve bu sefer bana baktı, başıyla onaylayarak selamımı aldı.

"... Sizi böyle görmek ne hoş..." diye devam ettim.

"Seni böyle görmek de çok hoş, Nusia."

Bu sefer yere bakan taraf ben oldum. Yine de boğazımı temizleyip konuştum, "Eşitlik artık sağlandığı için mutluyum."

Bir anlığına duraksadım. Evet, Kbeitko, Mytholowa'nın boyunu ayarlarken kesinlikle iyi bir iş çıkarmıştı. Bunu hallettiğimize göre, işimiz oldukça kolaylaşıyordu. Bir süre daha onu inceledim, elimde değildi.

Bakışlarımı nasıl algıladığından emin değildim, hâlâ çekingen duruyordu, sessizce mırıldandı, "Şey... Kötü mü duruyorum..?"

"Yok, yok ne cüretle öyle düşüneyim?" derken telaşla ellerimi iki yana salladım, "Aksine, her boyda böyle etkileyici durmanız... ilginç."

Bir an durup sadece gözlerime baktı, ardından da şefkatle gülümsedi hulâsa övgümü kabul etti. Aklıma bir soru geldi, başımı eğip ayaklarına baktım, "Yani, yürümekte zorluk çekebileceğinizi düşünmüştüm. Öyle sorunlarınız var mı?" diye sorguladım. Öyle yeteneklerden mahrum kalmadığını göstermek için bana karşı bir adım attı. Paralel olarak geriledim.

"Tamam, tam olarak insanlıkla içli dışlı sayılmam, ama o kadar da değil... Basit bir insanlık refleksi değil mi o?"

"... Sorun da o ya, pek de basit bir insan değildiniz sonuçta..."

Mütevazılıkla alınmış gibi yaptı ve "Ya." diye bir sitem sesi çıkardı. Nispeten rahat davranmasına sevinmiştim çünkü daha önceden bizimle bu kadar dost canlısı değildi. Dedim ya, eşitlik sağlanınca iki taraf da daha iyi hissediyordu anlaşılan.

Birden, ama yavaşça elini kaldırdı, bu sefer beni avcunun içinde kaldırmak için falan değildi. Bir an başımı okşayacak sandım ama sakince eliyle başımın seviyesini alıp kendi vücudunda geldiği noktaya hizaladı, göğüs seviyesinden az buçuk yukarıdaydım. Hâlinden memnun, bir mırıltıyla onayladı ve elini indirdi,

"Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa... Normal yaşamda bireyler, çeşitli amaçlar için bazı aksiyonlarda bulunuyorlarmış."

Başımla onayladım, "Bir sorunuz mu vardı?"

"Algılamana göre değişecektir." cevapladı ve kollarını biraz iki yana açtı. Birkaç saniye boyunca, şakasız, yalnızca durup pozisyonuna baktıktan sonra jeton düştü ve bana sarılmak istediğini anladım. Iıh, diye bir ses çıkardım, ikilemde kalmıştım.

Biliyordum ki, hiçbir garip amaç beslemiyordu. Hem yapabilecekken bu isteğini reddetmek garip, onun için de kırıcı olurdu. Bu yüzden derin bir nefes aldım ve yaklaşıp ona sarıldım. O da kollarını nazikçe etrafımda sardı ve karşılık verdi. Sıcaktı. Hâlâ sıcaktı.

Açıkçası belki uzun zamandır birisine sarılmadığımdan ya da belki bu şahısın bir hayli uzun olmasından, kendimi çocuk gibi hissetmeye başlamıştım. Bir süre daha onun kollarında durduktan sonra yavaşça geri çekildim ve yine ona baktım. Mutlu duruyordu, ben de mutlu oldum.

"Daha fazla burada durmaya gerek yok o zaman. İzninizle, sizi ekibimin yanına götürebilir miyim?"

Sessizce bekledi, hatta yine bir süreliğine gözlerini kapattı, sonra sakince "Tamamdır..." dedi.

"Harika, o zaman beni takip edin, lütfen."

Kısa bir yolculuktan ve kendisine ışınlanma sisteminin nasıl çalıştığını anlattıktan sonra onu Krsailimizin uzay gemisine götürmüştüm. İçeri ilk girdiğimizde bir süre onu nereye götürmem gerektiğini düşündüm, sonra da en doğru yerin Naifite'in yanı olacağı kanısına vardım. Hesaplı adımlarla onun muhtemelen bulunacağı yere, ortak salona ilerledim. Kendi odasında pek takılmıyordu sonuçta. Beni arkamdan izleyen koruyucunun varlığı da içime hoş bir güven hissi veriyordu.

Oraya geldiğimizde öylece koltukta oturup bir kaç küçük kağıda, tahminimce resimlere bakan Naifite başını kaldırdı ve hızlıca ayağa kalkması da bir oldu. Resimleri derhal cebine koyup yanımıza geldi ve bir tur bana baktıktan sonra Mytholowa'ya dönüp bir süre sessiz kaldı. Yanılmıyorsam onu gören herkes benimle benzer tepkiler veriyordu. Fakat o, kendisini benden daha hızlı toparladı ve elini uzatıp, "Görüyorum ki burada, sonunda layığıyla yanımızdasınız."

Koruyucu başını eğip bir süre onun eline baktı. Naifite'in elini havada bırakmamak için araya girmeyi deneyip onun bileğini tuttum ve elini kaldırıp liderimiz ile el sıkışmasını kolaylaştırdım. Ama bu sefer de el sıkışırken sadece bana bakma gereği duydu, nefesimi verip başımı çaresizlik içinde iki yana salladım.

Bu selamlaşmalarını bitirirlerken boylarını kıyaslamadan edemedim, naçizane bir fark ile Mytholowa yine uzun kalıyordu. Naifite kollarını kavuşturup, "Bunu da aradan çıkardığımıza göre geriye sadece sizi tedavi etmek kalıyor."

"... Araya gireceğim."

Bu, tanıdık sesle yapılmış cümleyi Phaxsi'nin bizim yanımıza gelmesi izledi, arkasında da Katheringer vardı. Naifite araya girmesini onaylarcasına "Mhm." sesini çıkardı.

"Tam olarak... Efendi'nin rahatsızlığı nedir, söyler misiniz?" sorusuyla konuştu, bir yandan da efendiye bakıyordu tabii ki. O anda Kathe'nin baya baya Mytholowa'nın koluyla kendisini kıyasladığını fark ettim. Ve yine boy farkı baya baya kendisini belli ediyordu. Zavallının bugün iyiden iyiye boy ölçüm tahtası olduğunu söyleyebilirdim; ama kendisi pek de üzgün durmuyordu. Hatta bir an kıkırdadığını duyunca şaşırdım.

Kendisi, iki saniye sonra sakinleşti ve ellerini Kathe'nin omuzlarına koyarak alçak bir sesle, yavaşça cevapladı, "Yaralıyım... Ama o cadı bana başka her şeyi yapmış olabilir."

"Cadı derken?" diye kafa karışıklığını dile getirdi Naifite, bir yandan da bir elini kalçasına yasladı.

"... Size anlatmadım, değil mi?" hayıflandıktan sonra sakince gözlerini kapattı, "Ya da... Nusia anlatmadı."

Bahsim geçince duraksadım, ardından ne hakkında konuştuğunu anladım. Kendisine zarar veren kişinin Leydi Rousa'dan başkası olmadığını söylemişti, ve onun her an aksiyon içerisinde olduğunu dahi belirtmişti. Ben ise bu önemli bilgileri bırak yetkililerine ulaştırmak, Naifite'e söylemeyi bile unutmuştum.

Herkes bana bakarken ofladım, elimi alnıma yasladım. Bazen çok umursamaz ve ihmalkar olabiliyordum. Bu bırakmam gereken bir davranıştı ama insan kişilik özelliklerine öyle kolayca veda edemiyordu. Ne kadar değiştiğini sanarsa sansın, kendi benliği sinsice zamanı geldiğinde ortaya çıkmayı bekliyor olacaktı.

Ama şu anda felsefe yapmaktan önemli; açıklama yapmam lazımdı,

"Bütün o koşuşturmacanın arasında unutmuşum."

Naifite neredeyse kaşlarını çattı, Phaxsi umursamadı bile, Kathe kısaca "Oha ama..." dedi, Mytholowa ise kollarını kavuşturmakla yetindi.

"Kızımızı suçlamıyorum. O zaman... Takdirinizle olayı kendim açıklamak isterim."

"Lütfen."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.