İçeriğe geç

Krsail Anomalileri

Bölüm 13 · 11 dk okuma

Krsail Anomalileri

Bölüm 13

13. Bölüm - Af Buyur?

Anlaşma'nın olduğu yere kadar inmiştik. Bu süreç içinde önemsiz birkaç çatışmayla daha karşılaşsak da neyse ki hepimiz iyiydik.

General nihayet hedefe ulaştığımızı işaret edercesine bizi durduğunda karşımıza baktım, önümüzde bir kapı vardı. Daldığımdan olacak, ulaştığımızı bile fark etmemiştim. Cebinden iki tane farklı kart çıkardı ve güvenlik ekranına okuttu, saniyeler sonra kapı açıldı ve önümüzdeki manzaraya baktım.

Beyaz, çember şeklinde bir masa ve etrafında sandalyeler vardı. Yönetici zümrelerin oturup demokratik tartışmalar yapacağı türden bir masaya benziyordu. Masanın ortasında ise yeşil renkli bir taş, camların arkasında korunuyordu. General nefes verip ileri adım attı ama adım attığı anda nefesim kesildi.

Ellerimi başıma attım ve derimi sıktım, keskin, beni canımdan bezdiren bir acı beynimden vücuduma doğru akmaya başladı. Aldığım her nefes daha da derine battı ve ben gözlerimi kapayana kadar bütün vücudumu soyut olarak lime lime etti.

Tekrar gözlerimi açtığımda artık o odada değildim. Yanımda da diğerleri yoktu. Keskin bir nefes verip afallamış hâlde etrafa baktım. Şu an Oarloch-Frede'nin tam ortasında duruyordum. İnsanlar yanımdan geçip gidiyor, kendi aralarında konuşuyor, seminerlere katılıyor, uçan mektuplar gönderiyor, bazıları ulaşımı kolaylaştırmak için manyetik tren mantığında çalışan ayakkabılar kullanıyordu. Kimse beni görmüyordu.

Baş ağrısı vücudumu terk ederken ellerime baktım, nefesim tekrar kasıldı. Yıldırım çarpmış gibi hissediyordum. Neden buradaydım. Bu deneyim ışınlanmaktan çok uzaktı, görüşümün bir anlığına sanki pikselleştiğine yemin edebilirdim. Deliriyor olmalıydım. Rüyada olmalıydım. Bunu kendime nasıl açıklardım? Sadece ben değil: Hayatım boyunca insanlar benim sarsılmaz bir mental güce sahip olduğumu düşünmüş, beni gerçekten afallamış durumda görebileceklerine inanmamışlardı. Oysaki bu durumda pek de sağlıklı olmadığımı düşünüyordum.

Yutkunup yürümeye çalıştım ve Komisyon'dan çıkış yolunu aradım. İnsanların ve robotların arasından geçtim, ışınlanma tüplerinden gideceğim yerleri bulmaya çalıştım. Bir ara hologram açıp haritaya bakmayı denedim ama açtığım sekme aniden kapandı. Telefonumu çıkarıp rehberime baktım. Parmağım Suisui'nin numarası üzerinde durdu.

Garip bir yanlışlık hissinden ötürü onu aramamaya karar verdim. Kaydırıp Phaxsi'nin numarasına baktım. Kesinlikle öyle olmalıydı, onu aramalıydım. Nasılsa bir tek o vardı.

Arayıp telefonu kulağıma götürdüm ama çağrı sesini duyduğum an bir içgüdüyle telefonu uzağa fırlattım ve kırılmaz camın kırılmasını işittim. Telefonun arka kabı yerinden çıkınca da cihazın kırılmış devresiyle karşı karşıya geldim. Gözlerim büyürken ellerime baktım, ufak ama uzun bir çığlık ağzımdan kaçtı. Acilen kendimi bu durumdan kurtarmam gerekiyordu, uzay gemimize gitmem ve derhal bir destek almam gerekiyordu.

Neredeyse ayaklarımı sürüyerek yoluma devam ettim, bir an ayağım görünmez bir engele takıldı ve yere düşmem bir oldu. Toparlanmayı denediğimde vücudum buz kesti, felç oldu. Hiçbir uzvumu oynatamadım. Parmaklarımı oynatmayı başardığımda yavaşça kendime geldim.

Hızlıca bir araştırmacı bulup nazikçe omzunu dürttüm, bana dönünce "Buradan Bistand'e nasıl giderim biliyor musunuz?" diye sordum. Bana gözleri açık bir şekilde bir süre baktı, eliyle sol tarafı işaret etti. Arkamı dönüp ivedilikle oraya yöneldim, adeta koştum.

Nihayet Rumlig Bistand Komisyonu'nun tanıdık koridorlarını görünce derin bir nefes aldım, her şeyin iyi olacağına kendimi inandırmaya çalışarak geri verdim ve yola koyuldum. Koridorun sonundaki girişten geçerek gemiye girebilirdim.

Yürüdüm.

Yürüdüm.

Yürüdüm.

Durdum. Bu koridor fazla uzundu, geldiğim yere bakınca aynı derecede uzun olduğunu gördüm. Tekrar önüme baktım, artık koridorun sonu karanlıktı, uçsuzdu. Bütün gücümle koşmaya başladım ama görüntü aynı olsa da, geçtiğimi bilsem de yol bitmiyordu. Bir yerde bacaklarım kendilerini yere attılar, tavana bakıp ellerimi gözlerime koydum ve derin bir çığlık attım. Eğer yapabilseydim, gözlerimi tırnaklarımı iyice geçirerek çıkarırdım sonra da gözlerimin olduğu yere elimi daldırıp beynimi sıkardım.

Çığlığım, sonunda sesimin kırılmasıyla incelirken ve kulak tırmalayarak sessizliğe bürünürken ayağa kalkıp elimi göğsüme bastırdım. Gözlerimin önünde bir şimşek çaktı ve etrafa bakınca duvarların bir an teknik arıza geçiren ekranlarmış gibi mavi-kırmızı-yeşil pikseller arasında gidip geldiğini gördüm. Gözlerimi açıp kapamamla yok oldular.

Delirmediğimi savunmak mantıksızdı, riyakarlık olurdu. Fena hâlde delirmiştim ve muhtemelen yazılım bilgilerimi koruyan bilinçaltım bana bu tür dijital benzeri oyunlar oynamayı mantıklı bulmuştu. Her türlü ben bitmiştim.

Geriye dönüp o taraftan koşmaya başladım. Zeminin bir parçası o sırada tam anlamıyla yok oldu ve tam içine düşecekken parmak uçlarımın farkıyla durdum. Aşağı bakınca gerçekten uzayı gördüm, kollarımı savurarak kendimi geri atmayı başardım.

Bu mantıklı değildi. Hiç değildi. Bütün gerçeklik algım bozuluyordu. Başımı iki yana salladım ve dakikalar geçtikçe bu aksiyonum daha agresif bir hâl aldı. Kendi etrafımda dönüp koridorun sonuna doğru ilerledim. Delirmiş olsam bile eninde sonunda bu yolun bir sonu vardı, değil mi?

Şu an birisinin beni bulması için neler vermezdim. Şu an birisi beni akıl hastanesine kapatılmam için başka bir gezegene transfer etse, onu bile bu korkunç deneyime yeğlerdim. Attığım her adımda cızırtı benzeri sesler duyuyordum ve bazen duvarlar kendi içlerinde arızalar yapıyordu, üzerlerindeki mavi led aydınlatmalar sürekli gidip geliyordu. Hepsi kafamın içindeydi. Hepsi gerçek dışıydı. Bunu düşündükçe daha korkunç bir hâl alıyordu.

Ayaklarımın tabanları acıyordu, her yere basışımda sanki ayrı işkencelere maruz kalıyorlardı. Önüme bakmaya devam ettikçe gözlerime iğneler batıyormuş gibi geliyordu. Artık Komisyon'da gibi hissetmiyordum. Sadece görüntü vardı.

Bastığım yerde bir ıslaklık ayrımsadım. Durup baktığımda kendi kanımın her adımımla beraber zemine bulaştığını gördüm, tabanlarım dakikalardır kanıyordu. Sıvı resmen bozuk bir televizyon yayını gibi canlı renklerle parlıyor, bozuluyordu. Ellerimi başıma atıp çığlık karışımı bir kahkaha attım, boğazım iflas edene kadar dakikalarca yüzümde hayatım boyunca göstermediğim bir sırıtışla inledim. Bacaklarım bükülürken elimi karnıma koydum. Gülmem çatallı bir sesle bitti ve ondan sonra da dakikalarca kıkırdadım.

Varlıklarını bile fark etmediğim gözlerimden akan yaşlar akarken mavi ekranlara dönüştüler. Binlerce parçaya ayrıldığımı hissettim, tüm bunlar olurken o bitik pozisyonda durdum. Saçlarımı yolmak ve bu iğrenç hissiyattan kurtulmak uğruna evrendeki bütün acıyı çekmek istedim. Kendi etrafımda bir süre hızla döndükten sonra koridorun sonuna doğru koşmaya başladım.

Gözlerimi bir anlığına kırpmıştım, açtığımda nasıl oluyorsa tekrar arkadaşımın ve General'in yanındaydım. Yutkundum.

General, yeşil renkli Anlaşma'yı artık elinde tutuyordu. Parlak, derin renkli, oldukça güzel bir taştı bu. Suisui bir an bana baktı, ama her şeyin yolunda olduğunu düşünmüş olacak ki tekrar önümüzdeki adama döndü.

Mücevheri güvenli bir şekilde cebine koyup bize baktı, "Tamamdır, geri çıkmamız lazım-"

O daha m harfini doğru düzgün telaffuz edemeden birden bir kükreme sesi duyduk, bir saniye sonra da kafasında matkap gibi bir makine olan dört ayaklı bir mekanik makine, büyükçe cüssesiyle kesinlikle kırılmaması gereken duvarları kırarak bulunduğumuz yere girdi.

Bugün kırılmaz olduğuna inandığımız her şeyin kırılma günüydü sanırım. Buna benim akıl sağlığım da dahil. İkisi de davrandı ve silahlarını kuşandılar, bense gerileyip cebimdeki bıçağı kavradım. Bir atak bekliyorduk fakat makine çok beklenmedik ve ani bir hareket yaparak otonom sinirlerle bir kol meydana getirdi ve bu kol, kendisinin atılmasına fırsat vermeden Suisui'nin boynunu kavradı. Kızın, arkadaşımın nefesi kesildi. Sonraki saniye ise kol onu bırakıp, yere düşmesine fırsat vermeden—henüz havadayken sivri ucunu onun karnından içeri sapladı.

Bir anda üstümüze sanki kan yağdı. Her yer onun vücudundaki kırmızı sıvıya bulandı. Makine kolunu ondan kurtardıktan sonra birkaç parça değişimi yaparak geriledi, gözden kayboldu.

O ceset yere düştü. Panik içinde koşup dizlerime çökerek harap olmuş vücuda baktım. Karnındaki büyük tahrip olmuş, parça pinçik dokusu hissedilen delik, etrafındaki kırmızıdan siyaha geçen kanlarla süslenmişti. Üstündeki beyaz kumaş artık kanla beraber resmen bir parçası haline gelmişti. Organlarının bir kısmını gördüğümü düşündüm, omurilikleri bile kanların arasından sanki belli oluyordu. Yüzüne baktım, bir anlığına yüzündeki şokun hâlâ etkisini gösterdiğini düşündüm ama bir daha düşününce oldukça duygusuz ve ölüydü bu yüz ifadesi. Burnu ve ağzı ani kan şiddetinden dolayı kanamış, yüzünü boyanmıştı. Berbat duruyordu. Kırmızı renk bu beyaz saça ve ziyadesiyle esmer tene hiç yakışmamıştı. Bu sükunetli duruşu yanlıştı.

Elimi ağzıma götürdüm. Benim üç yıllık ekip arkadaşım. Yardımcı liderimiz. İstasyon'un nadide kılıç kullanan gardiyanlarından biri. Bu uzun boylu, sert yüzlü, uzun eteğiyle dahi en çevik hareketlerle savaşan kız.

Bugün ölmüştü. Hem de tam amacımıza ulaştığımızı düşündüğü vakit. Çok hayatsızca, sanki günlük bir şeymiş gibi yaptığı bu görev esnasında. Elimde olmadan dudaklarım titremeye başladı, ardından omuzlarım da titredi. Daha geçmişini dahi öğrenememiştim. Aramızda o kadar bir samimiyet olmayabilirdi ama kim böyle ölmeyi hak ederdi? Gözlerimdeki yaşlar nihayet serbest kalıp yere akarken hıçkırdım.

Bir süredir yanımda olan General eğilip kızın yarasını inceledi, "Doğru. On sekiz yaşında."

Başımı hararetle salladım, bütün kişiliğim allak bullak olmuştu artık, öyle ki daha yüksek sesle ağlamaya başladım. Tereddüt etse de elini omzuma yerleştirdi, "... Üzülme. O da artık bir kahraman oldu."

"Kahramanlık buysa... Ben kimsenin kahraman olmasını istemiyorum. Kendim de kahraman olmak istemiyorum."

"Hayır... Hayır. Kahramanlık arkadaşının hayatını bu yolda yitirmesi değildir, Nusia. Kahramanlık arkadaşının iyi olanı yaparken hayatını yitirmeyi göze almasıdır."

"Hayır istemiyorum. İstemiyorum. Arkadaşımı istiyorum ben. Ekibimi istiyorum. Tekrar normal, sıkıcı görevlerle ilgilenmek istiyorum. Bu konfüzyonu istemiyorum. Çiçeğe benzeyen olmak istemiyorum. Aklımı yitirmek istemiyorum. Normal bir hayat istiyorum ben. İnsan olduğumu hissedebildiğim normal bir hayat..."

"Eğer istediğin şey buysa bunu sana sağlamak için her şeyi yaptık zaten Nusia. Sen savaş için doğacak yapay bir insanken biz Paradys'in etiğini kökten senin için yeniledik."

"Kimse hiçbir halt yapmadı! Benim öyle şekilde doğmam bana acı ve bitmek bilmez sorulardan başka bir şey getirmedi. Şimdi de elimde olan tek şeyin bir parçasını kaybettim... Sen bu manzarayı on binlerce kez görmüş olabilirsin ama benim acımı anlayamazsın!"

İlk önce kaşlarını çattı ama sinirden değildi bu, kendisi de bana karşılık olarak ne diyeceğini bilmiyordu. Ya demek istediği şeyler fazla ağır olabilirdi ya da beni doğru şekilde teskin etmeyebilirdi.

Tekrar arkadaşımın cansız bedenine baktım ve ona sarılmak istedim. Bunu yapamadan elimi tutarak durdurdu, "Lütfen."

Sonra beni hızlıca çekerek ayağa kaldırdı. Kendisi çömelip kızın vücudunun bazı kısımlarına birtakım taşıyıcı cihazlar yerleştirdi. Ardından bastığı bir düğmeyle bu cihazlar etkinleşti ve vücudu yavaşça neresi olduğunu bilmediğim bir yere ışınlanarak yok oldu. Bütün bu süreci korku dolu gözlerle izledim.

"... Bu mantıklı değil... O canavar nerede..? Neden ölmek zorunda kaldı?!

"Ben..." General dönüp bana baktı.

"Yakın değildik... Hiç yakın değildik... Hatta benim için çok gizemli biri olarak kaldı Suisui... Ama... Kardeş gibiydik ya..."

Nedense son cümlemden sonra General'in sağ gözünün hafifçe titreşerek seğirmesine şahitlik oldum. Zaten duygusuz olan yüzü bu seğirmeyle birlikte tam olarak açıklayamayacağım hoşnutsuz bir duygunun hâlini aldı. Öte yandan saniyeler boyunca gözü onun kontrolü dışında seğirirken nefes alışverişinin neredeyse durduğunu fark edebilirdim. Keskin bir nefes verdikten sonra ancak kendine geldi, "Haklısın. Bir ekip arkadaşına olan yakınlığını anlayabilirim. Bir anda onu kaybeden birisine göre oldukça iyi ve anlayışlı davranan bir yakını olduğunu da söyleyebilirim. Burada bana bağırmadığın için falan yani... Ayrıca, kabullenmiş görünüyorsun, sanırım..." Bıkkın bir nefes verdi, "Ah..! Teselli edemiyorum işte. Nusia. Bırak gitsin. Belki de onun için daha huzurlu gelecek son buydu. Suisui'nin geçmişi onun üstünde yükten fazlası değildi."

"Siz... Ne demek istiyorsunuz." Kaşlarımı çattım, "Sırf geçmişi yüzünden bir insanın ölümünü kurtuluş olarak değerlendirebilir miyiz?"

"Sanmam. Ama olmak istemediği şeyden kaçarken olmak istediği şeyi yaparak öldü, onu inkâr edemem."

"Geçmişini... Bilmiyorum. Geçmişini dahi bilmiyorum!"

"Öğrenmek sana daha derin bir yastan başka bir durum getirmeyecek. Ve bu istasyona geldiğin andan beri; senin, öyle duygular hissetmeni bekleyecek kadar merhametli değiliz. Gözlerini sil ve işimizi halledelim."

Dedikleri karşısında ellerim titredi, yine de onları gözlerime götürüp yaşlarımı sildim. Burnumu çektim. Hayatımda hiç ölüm görmemiştim. Hele böylesini. Şimdi gerçekten bırakıp gitmem mi gerekiyordu.

3 yıldır aynı evi paylaştığım bir insanı kaybetmek hiç hoş değildi. Sanırım kusacaktım.

"Zannımca artık ışınlanmamak için bir sebebimiz yok." dedi ve tek elini omzuma koyup dijital haritadan bir konum seçti, iki saniye sonra kendimizi Oarloch-Frede'de tekrar bulduk. Bütün araştırmacılar ve askerler dönüp General'e bakarak aralarında fısırdaşırken onların arasından sıyrılıp Komisyon'dan çıkarak tarafsız geniş bir koridora girdik. Telefonunu çıkardı ve bir numara çevirdi. Karşı hattan gelen sesi duyamıyordum, bana arkası dönük durması da pek bir katkı sağlamıyordu.

"Jakao'nun Anlaşmasını aldık." durup karşı tarafı dinledikten sonra devam etti, "Ama Mata Suisui düştü." Bu cümlesini daha uzun bir sessizlik takip etti, "Kesinlikle normal değil. Hayır, hiç normal değil. Ve tekrar kesinlikle, diyebilirim ki bu şekilde devam ederse tehlikede olan tek kişiler biz olmayacağız."

Bir süre daha karşı hattı dinleyip anlaşılmayan birtakım cevaplar verdi.

"Ne." kaşlarını çattı ve anlamayadığını gösteren bir cık, çıkardı, "Emin misin? Dur, kapatma-" telefonu kulağından indirdi ve sessizce sövdü. Yavaşça bana döndü,

"Nusia."

"Evet..?"

"Bugün sen halüsinasyon, vertigo veya epilepsi gibi şeyler yaşamadın değil mi?"

"... Pardon?" Nereden bu nokta atışını yapabildi bilemedim.

"Hassiktir. Yaşamadın d'i'mi?"

"..." Yalan söylersem bu şahısın anlamamasına ihtimal dahi yoktu zaten, yüzde yüz anlardı. Öte yandan doğru söylesem o zaman akıl hastanesini ve işsiz bir hayatı boylardım. İki yol da akıl hastanesine ve mutlak hastalığıma çıkıyordu. Nihai sonum ne kadar da netti. Muvahece edip sadede geldim, "Yaşadım."

Burada detaylarını vermeyeceğim, sert tonuyla okkalı bir küfür etti. Elini alnına çarptı. Bu tepkisine bakarak sadede geldiğim için suçlu hissetmiştim, "Bu tam olarak ne anlama geliyor?"

"Şu anlama geliyor; simülasyondayız."

"Ne?"

"Bence de ne! O şeref yoksunu cadı bunu da becermiş..."

"... Gerçekten anlamıyorum."

"Evet. Evet Nusia biliyorum şaka yapıyor olmalıyım gibi duruyor ama konfüzyonunun ve gördüğün hülyaların sebebi maalesef aklını kaçırman değil. Birisi Mem'i kullanarak bütün hayatımızı, hepimizi ve belirli bir seviyeye kadar mekânımızı simüle etmiş ve sıkışıp kaldık."

"... Bu... Ne kadar çok şey açıklıyor bilemezsiniz..."

"Neden daha önceden bana algılarında bir sorun olduğunu söylemedin Nusia? Daha erken hareket edebilseydik belki her şey çok farklı olabilirdi."

Suçluluk, şaşkınlık ve pişmanlık içindeki gözlerle ona bakakaldım, beni umursamadan devam etti. Aklı saniyede bin düşünceyle çalışıyor olmalıydı, "Bir de çekirdeği olacak bunun... Belki onu kırmak bizi kurtarmak için bir yöntem olabilir... Bir de ölenimiz var tabii... Nusia. Sanırım şimdilik seni uzay gemine geri göndermem gerekiyor. Kaptan ile doğru düzgün bir görüşmeye ve bir plan konusunda uzlaşmaya gitmem lazım."

"Ben de gelmeliyim." diye atıldım.

Hafif şaşkın bir ifadeyle tamamen bana döndü, "Af buyur?"

"Bilmemezlikten gelmeyin. Beni bir şekilde tanıyorsunuz sonuçta, bunu defalarca kez kendi dilinizle itiraf ettiniz. Bana attığınız bakışlar, tavırlarınız, hareketleriniz... Sizi tanımasam da şu nettir ki size bir şey hatırlatıyor olmalıyım. Yanılıyor muyum?"

"Hayal kuruyorsun maalesef... Ayrıca dediklerin iftira niteliği taşıyor genç araştırmacı."

"Hadi ama, hayal kurduğumu öne süremezsiniz değil mi?!"

"Ortaya attığın fikir çok hadsiz ve saçmaydı. Yapay insanların da sorunu bu zaten, kimse onlara terbiye veremiyor." lafları üzerine kaşlarımı çattım. Dediklerimin ciddiye alınmamasını oldum olası sevmezdim zaten. Beni süzdükten sonra bir kez daha konuştu, "Diyelim ki bütün prosedürleri bir kenara atıp izin verdim: Gelip de ne yapacaksın?"

"Sorularıma cevap arayacağım."

"... Bunu artık gerçekten konuştuğumuzu düşünüyorum."

"Hayır! İzin verin geleyim, yapmak zorundayım."

Sessiz kaldı, "İnatçılığın birisini andırıyor, haklısın." Zafer duygusuyla gülümsedim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.