"..." sorumu cevaplamadı. Onun yerine ayağa kalktı ve dönüp son kez tekrar baktı, "Diyelim ki... Bazı çiçekleri koruyan canlılar vardır. Ve sen de çiçeğe benziyorsun."
Donakaldım. Gözlerimi kırpıştırıp bu samimi davranan, ama aynı zamanda aramızdaki farkı bildiğini davranışlarıyla belli eden kişiye baktım. Ve o an durup ciddi ciddi sorguladım. Ne demek çiçeğe benziyordum? Neden herkes bunu söylüyordu? Çiçek neydi? Ben bunu söyleyenlerin gözünde neydim? Karşımdaki bu üst rütbe kişi, cidden özellikle bana mı öylesine samimi davranıyordu, yoksa benim bilmediğim bir yakınlığımız mı vardı?
Sahi, özellikle benimle çatışmaya girmek istemesi, özellikle sorularıma uzun uzun yanıt vermesi, birkaç saat önce özellikle şalteri benim indirmemi istemesi, kanım mavi gözüktüğü sıra garip davranması, beklenmedik tanışmamızda Krsail'de olduğunu anladığı zaman ilk bana bakması. Dur, yok...
"Nesiam, sen... tam olarak n'apıyorsun? Ne o, özlem mi gideriyorsun?" dediği an çarptı zihnime.
Nesiam ve Rynbhi. Neden beni tanıyormuş gibi davranıyorlardı.
"... Sana tanıdık geliyor muyum?" demişti o da.
Kaptan kadar ulaşılması zor bir insan, onun kadar üst bir insan. Resmen adamın göğsüne dokunmuştum. Bu insanlar neden beni zaten biliyormuş gibi davranıyordu? Oysaki ben emindim ki 18 yıllık hayatım boyunca hiç biriyle konuşmamıştım, bırak konuşmayı onları gerçek hayatta görme şansı bile bana çok uzak gelmişti.
O an, gerçekten bugün buraya gelmeyi normal bir durum gibi görerek ne kadar aptallık ettiğimi anladım. Çok hafife almıştım her şeyi. Hiçbir şey normal değildi ki.
Evrensel önemi büyük olan bir uzay istasyonunun yüzyıllarca yaşamış iki kurucusu, resmen bize körü körüne güvenip bizden yardım almışlardı. Zihnimde bunun gibi düşünceler akıp giderken sadece General'in gözlerinin içine bakakaldım. Sadece bana gülümsedi ve önüne döndü. Bütün düşüncelerim de bu sayede bütün anlamlarını kaybetti.
"Pekâlâ... Fazla yolumuz kalmadı."
"Hayır, bir saniye. Çok yolumuz kaldı." demek için ağzımı açtım fakat aniden görüşüm puslanmaya gitti.
Dehşet içinde adımlarımı geriye atıp ellerimi gözüme kapamaya çalıştım ama ne kadar denersem deneyeyim, parmaklarım arasından ufak bir boşluk yüzünden gözlerime tekrar ışık giriyor ve canımı acıtıyordu. Tırnaklarımı, yırtıp atmak istercesine yüzüme geçiriyordum ve nefes alışverişim sanki daha önceden çok olması gereken hızdaymış gibi daha da hızlanmaya başladı, alnımda biriken soğuk terleri hissederken gözlerimi kapamaya çalıştım ama her seferinde daha fazla görüyordum. Ne gördüğümü bile bilmiyordum ama gözlerimi öyle yakıyordu ki...
Bu birkaç saniyelik trans durumu yavaşça dağılmaya başladı, nefesimi kontrol etme için uğraşırken rahatlayıp ona baktım, "Yapma artık şunu... Neden işin içinde hep-"
Ne diyordum ben.
Saniyeler içinde perspektifimin milyonlarca kez değişmesine, kendime bakmaya çalıştığım her an mavi bir ışığın beni daha da yutmasına şahitlik oldum. Bütün hayatımın her anının bir çorba misali karışmasına ve nabzımın dakikada hem 0 hem de irrasyonel bir sayının küsuratı kadar çekmesine şahitlik oldum. Bir an bu sayının hayali birimlere kadar gittiğini, sonra 0'dan daha uzak bir hiçliğe vurduğunu gördüm.
Beş saniye sonra ise durmuş, tekrar karşımdaki adama ve arkadaşıma bakıyordum.
"Pekâlâ... Fazla yolumuz kalmadı."
"Tam olarak ne kadar?" diye sordu Suisui.
General bir süre düşünüp olasılıkları ve rotamızı hesapladı, "Yani... En geç iki saat içerisinde Anlaşma'yı almış olmamız lazım, diye düşünüyorum." dedi ve yürümeye başladı.
Suisui bana bakıp biraz gülümsedi ve o da peşinden gitmeye başladı. Ellerime baktım. Karşıma baktım. Az önce her ne yaşamıştım bilmiyordum. Sanki zaman ben bütün o zihinsel çöküşü yaşarken bükülmüştü, diğerleri fark etmemişti bile. Her ne olursa olsun, onlara danışamayacağımı biliyordum. Kafayı sıyırdığımı düşünürlerdi ve haklı da olurlardı.
O yüzden unutmaya karar verdim. Bütün irademle elimizdeki göreve odaklanmaya çalıştım.
Ben etrafı incelemeye kalmadan iki yaratıkla karşılaştık. Aksamları oldukça paslı olan ve muhtemelen tarihi eser sayılabilecek birbirinin aynısı iki robottu. Birisi kırmızı, birisi mavi detaylara sahipti ve gövdelerindeki ile yüzlerindeki çalışmayan iki çift ekrana bakarsak muhtemelen daha önceden hizmet sağlama amacıyla kullanılıyorlardı. Varlığımızı sezince kollarını açtılar ve el ele tutuşur gibi bir poz aldılar. Yüzlerindeki ekran birden aydınlanıp bizi parlak Windows tipi iki mavi ekranla karşı karşıya bıraktı.
"..." nefesimin bile duyulmasına izin vermeyen sessizliğimin belli edeceği gibi, açıkçası heyecanlanmıştım. Yavaşça ileri adım atıp robotların durduğu standın üstüne çıktım ve diz çöküp mavi olan robotun ekranına baktım.
İki nokta ve açık yay ayraç işareti ile oluşturulmuş bir üzgün yüzün yanında bilgisayarın bir sorunla karşılaştığı, hata verisinin alındığını söyleyen bir yazı vardı. Ekranın en altında bir QR kod duruyordu. Her ne kadar eskide kalmış bir yöntem olsa da çıplak gözle QR kodları çözümleyebiliyordum. Çaresiz bir durumda ona başvurmak daha mantıklı olacağı için şimdilik es geçtim. Benim asıl dikkatimi çeken yazı hata kodlarıydı.
Alttaki durdurma koduna baktım: CRITICAL_PROCESS_DIED
Sık karşılaşılan bir hataydı. Kritik süreç öldü hatası çeşitli sebeplerden önemli bir sistem bileşeninin çökmesi, başarısız olması sonucu meydana gelirdi. Sebeplerden bazıları; sistem dosyalarında bozulma, donanım arızası veya kötü amaçlı yazılımlar olabilirdi.
Telefonumu çıkardım ve yakındaki aygıtlara bağlan özelliğini açtım. İki dakika içerisinde nihayet karşımdaki cihazı tanımlamış olacak ki bağlandı. Birkaç ayar yapıp klavyeyi açtım. Bu sayede kendi klavyemi karşıdaki ekranınmış gibi kullanacaktım.
Elimi uzatıp robotun vücudunda bir kapatma tuşu aradım, kafasının arkasında bulduğumda da kapattım, sonra tekrar açtım. Bu esnada tamamen açılmasına izin vermeden F8 tuşuna bastım. Gelişmiş Başlangıcı bu yöntemle açtıktan sonra Sorun Giderme > Gelişmiş Seçenekler > Başlangıç Ayarları sekmesine geldim ve "Güvenli Modu etkinleştir" seçeneğini seçmek için F4 tuşuna bastım. Geri açıldığında nur topu gibi Güvenli Modda çalışan bir ekranımız olmuştu.
Hiçbir yere dokunmadan sol alttaki Windows tuşuna bastım ve simgesi siyah bir arka plan üstüne açılı paranteze sahip olan Komut İstemi'ni açtım.
Geri kalanı kolaydı. Benim komut girmem için ayırdığı satıra hızlıca "DISM /Online /Cleanup-Image /RestoreHealth" yazıp bekledim.
Süreç tamamlandığında da son kez "sfc /scannow" yazıp yine bekledim. İstem, bana bütün dosyaları tarayıp hatalı olanları onarmasını talep ettiğim komudun başarıyla uygulandığıyla ve detaylarla ilgili bir çıktı verince ufak bir gülümsemeyle programı kapattım, ardından robotu tekrar kapattım. Güç düğmesine tekrar bastığımda robotun ekranında bir gülen yüz açıldı. Demek ki başarıyla onarmıştım ve gerçekten hizmet robotuydu eski hayatında.
Öte yandan, zavallı cihazın eski sistemini çalışmaya zorlayarak emekli olması gereken bu robotu zorla çalıştırmak istemedim. Tekrar güç düğmesine uzandım ve yavaşça ekranının siyaha bürünmesini izledim. Böylece bir robotu başarıyla tamir etmiş oldum.
Bu süreç boyunca beni izleyen iki fertten erkek olanı nihayet konuştu, "Yani... Saldırma niyetleri yok muymuş?"
"Hayır. Gerçekten bozuklarmış sadece." Başımı kaldırıp kırmızı robota da baktım. Hiçbir tehlike içermedikleri için onu tamir etmeme gerek yoktu. Yüzümdeki değişmez monoton ifadeyle onu da kapattım. Telefonumu ise cebime koydum. Biraz daha iyi hissediyordum, sonunda kendim iyi olduğum bir şey bulduğum için de olabilirdi bu.
"Ama o zaman... Bu ikisi niye buradaydı?" diye mantıklı bir soru yöneltti Suisui. Tedirginlikle dönüp kırmızı robota bir kez daha baktım. Sanki bunu bekliyormuş gibi robotun yüzü aniden aydınlandı ve sadece kırmızı bir '>:(' sembolü parlarken robot tiz bir ses çıkarmaya başladı. Atılıp kontrol etmeye yeltendim ama General beni tam doğru zamanda kolumdan tutup geri çekti, tam geri çektiği anda kırmızı robot iyiye alamet olmayan dumanlar çıkararak kelimenin tam anlamıyla patladı.
Geriye sadece birkaç saniye içinde kendiliğinden sönen bir batarya ve yanındaki robotu da buna dahil ettiği bir hurda yığını bıraktı. Rynbhi şaşkınlık içinde bu manzaraya bakarken kolumu bıraktı, "Saldırma niyetleri... varmış yani."
"... Nasıl olabilir bilmiyorum. Oysaki tamamen normal davrandıklarından emindim. Kırmızı olanda bir virüs falan mı vardı acaba?" diyebildim sadece.
"Nusia," demesiyle ekip arkadaşıma döndüm, "Bence kırmızılı sen onu da tamir etmediğin için sinirlendi."
"Robot bu, nasıl sinirlensin?"
"Sinirlendi biraz yanlış bir tabir olabilir ama robot kesinlikle sen onu görmezden geldiğinde böyle oldu."
"... Suisui, bunlar öyle çalışmıyor-"
"Tamam." diyerek kısaca bizi bölen General'in sesiyle sustuk, "Ne olduysa oldu. Sonuçta oldu. Önümüze bakalım."
Önümüzde General, elimizde silahlarımız ile yürümeye devam ettik. Sonraki koridorda bizi durdurdu ve duvarları incelemeye başladı. İyi birşey olmadığını fark eden bizler de etrafımızı kolaçan ettik. Soluma bakarken sağımda bir şey hissettim. Sağ tarafıma yine baktığımda Suisui'nin şu an yanımda olmadığını gördüm.
Can havliyle başımı her bir tarafa çevirip onu aradım. Nihayet sesini işittiğimizde, onu ayaklarından tavana parlak, siyah, yapışkan görünen bir metal maddeyle asılmış bir şekilde buldum. Bu madde her neyse, yavaş yavaş gövdesine doğru ilerliyor, bazen yere damlıyordu. Yapışkan gözükse de aslında ne kadar sivri olduğunu, ancak Suisui'nin bazı yerlerinin madde ilerledikçe titremesinden hatta kanamasından anlıyordum.
Kılıç tutan eli, çoktan madde tarafından sarılmıştı. Aynı maddenin göğsündeki konumuna kaydı gözlerim ve aynı anda soluğum kesildi. Madde, dallanıp damar gibi bütün göğsüne yayılmış, boynuna ilerliyordu. Arkadaşım sessiz kalmaya çalışıyordu ama ne kadar acı çektiği belliydi.
Boynuna kadar gelirse bitmiştik, Suisui'yi kurtarmamız için belki on saniyemiz vardı. General hızlıca etrafa bakıp bir kaynak aramaya çalıştı. Benim ise aklıma bir çözüm gelmiyordu, tekrar arkadaşıma baktığımda maddenin çoktan boynuna ulaştığını görmüştüm.
Kılıcını yere düşürdü, bütün gücüyle kıvranmaya, elini boynuna atmaya çalıştı ama nafileydi sonuçta. General o esnada birden kılıcını yerden aldı, atılıp duvardan destek alarak zıpladı ve kılıcı maddeye sapladı. Sapladığı kılıçtan destek almaya çalışarak havada kaldı ve kılıcın maddeyi tamamen kesmesini sağlamak istercesine daha da kuvvet uyguladı. Hiçbir şey yapamamanın yanı sıra, Suisui'nin çıkardığı her kesik nefesle daha da stres oluyor, yüzünün nefessizlikten soluklaşmasını gördükçe endişeleniyordum.
İki saniye sonra neyse ki maddeyi kesmeyi başardı. Madde o sırada yok olurmuşcasına duman olup dağıldı ve Suisui yere düşmeye başladı. Onu belinden yakalayıp daha güvenli iniş yapmasını sağladım.
Nefes nefese kalmıştı, sanki yapacağı son şeymişcesine olmayan havayı içine çekiyordu. General de yere indikten sonra silahları son kere üstlerinde birşey var mı, gibisinden kontrol etti ve arkadaşımın yanına kılıcını koydu, "Mem'in işi olmalı. İyi misin?"
Arkadaşım başını salladı ve benden de destek alarak ayağa kalktı, "Özür dilerim, normalde yakalanmazdım. Sadece çok aniden yaşandı bu."
General sorun olmadığını söylemek istercesine başını iki yana salladı ve koridorun sonuna baktı.
***
Genç adam ağzıyla ufak bir melodi mırıldanırken kırmızı gözleriyle etrafı inceledi. Bu komisyona gelmeyeli uzun zaman olmuştu. Yaklaşık 2 ay falan. Ama basit görevler için bir komisyona gelmektense bu kadar mükemmel bir planın meyvesini taşıyacak kişi olarak gelmek çok harika hissettiriyordu. Etrafındaki insanlar, günün yeni başladığını umursamazmışcasına ellerinde türlü türlü cihaz, aygıt, donanım elemanı ve önlerinde hologram sekmeler ile hareket ederken neredeyse insan gibi durmuyordu.
Bir odadan diğer odaya iletilen her haber aktarılma esnasında duvarların üzerindeki mavi çizgileri aydınlatıyor, zeminin bazı yerleri adımlardaki kinetik enerjiyi kullanılabilir enerjiye dönüştürmek icin çalışıyor, havada mektuplar uçuşuyor, gardiyanlar pek sık olmasalar da dört bir tarafta nöbet tutuyor, mektuplar etrafta dolanıyor, anonslar geçiliyor, mekânın bazı yerlerindeki bitkilere bazı araştırmacılar elektrik vererek deneyler yapıyordu. Orada burada insanlar veya insanlaştırılmış robotlar seminer veriyor, hologram panolarda çeşitli duyurular yazıyordu. Kimse kimsenin ne yaptığına bakmıyordu.
Bütün bu iş hayatının ahengi arasında, siyah saçlı bir genç yüzünde ince bir sırıtışla duruyor, telefonunda birisiyle mesajlaşıyordu. Hemen durdu ve sohbeti silip ardından da hesabını sildi. Sonra internet bağlantısını sıfırladı, işletim sistemindeki verilerin silinmesine yönelik bir posta göndererek hesabını sildi, fabrika ayarlarına dönerek tamamen telefonu kapattı. Tüm bunlardan sonra telefonundan abone kimlik modülünü çıkardı ve avucunda parçaladı. Ekrana ve çerçeveye baskı uygulayarak telefonun kabını çıkardı. Anakartı alıp cebine koyduktan sonra telefonu yere atıp haz alır bir edayla, yavaşça üstüne basarak kullanılmayacak bir hâle geldiğinden emin oldu.
"Tamamdır... Son aşamaya geldik..." dedi engellemediği bir sinsi ses tonuyla. Arkasını döndü ve insanların arasından akarcasına geçti. Sonunda üzerinde 'İstatistiksel Veri Kontrolü' yazan odaya geldiğinde üstünde kendi isminin yazmadığı bir kart çıkardı ve okutup basit kimlik kontrolünü cevaplayarak içeri girdi.
Kibirli bir edayla bir duvarı boyunca kaplayan farklı ekranların önüne geçti. Bir süre boyunca Komisyon'un istatistiklerine baktıktan sonra kıkırdadı ve iyice yaklaşıp bir bacağıyla en alttan ortadaki ekranı geriye çekti. O sırada cebinden dışarı tırmanan küçük bir örümcek, ufak ama hızlı adımlarla ilk önce omzuna, sonra da eline çıktı.
Örümceği hissettiği anda onu avcunun içinde tutup göz hizasına kaldırdı, neredeyse şefkatli bir edayla bu küçük yaratığı inceledi. Sonra diğer eliyle böceğin üstünü kapatıp onu bir koruma içine aldı ve göğsüne bastırdı, "Şimdi, biriciğim..."
Eğilip örümceği yere bıraktı, örümcek öne çekilen ekranın açtığı boşluğa doğru ilerlemeye başlarken doğrulup ekranlara arkasını döndü, "Git ve başladığımış işi bitir..."
"Bu dünyayı onun adına koru, fakat yak... Bu sayede kurtulacağız, ve kurtaracağız. Git ve şu an bu metal yığınının dört bir yanına yayılmış olan zehire..."
Ekranlar o anda örümceğin tamamen kablolar arasında kaybolmasıyla kırmızıya büründü.
"... Panzehir ol."
Demesiyle bu dünya bir kere daha karardı, gerçeklik yapaylıktan koptu ve yapaylık gerçekliğe iyice yaklaştı. Bunlar ikizdi.
İki kardeşten birisi diğer kardeşe elini uzattı. Diğer kardeş ise bu eli kavrayıp, kırana kadar sıktı. Dünya bu aksiyon ile bir anlığına aydınlandı ve daha derin bir karanlığa büründü. Kardeşin gözyaşları gerçekliğin sınırlarından yırtıcı bir şekilde koptu ve yere düşerken tek bir safire dönüştü.
Bunu gören diğer kardeş yapaylığı yerinden edecek kadar yüksek sesle çığlık atarak ağladı ve kardeşe sarılmayı denedi. Ne kadar denerse denesin her seferinde kardeşi daha da sıkarak paramparça etti ve geriye sadece ondan kalan dumanlar bıraktı. Diğer kardeşin üstüne akın eden bu dumanlar onun üstünde alevlere dönüştü ve onun formu hâline geldi.
Bu ateşten düşen bir kıvılcım da yere düşerek parçalandı ve iki yakuta dönüştü.
Sonunda ise ritüel tamamlandı ve gerçeklik açılıp genişleyerek yırtıldı, katlandı ve binlerce form alırken yapay olan gerçekliğin pürüzsüz bir kopyası misali uzay mekâna indi.
"... Uykum geldi. Sevgili örümceğim, senin de uykun gelmedi mi?"
Aniden başını çevirip odanın köşesindeki gizli kameraya baktı, "Aslında... Seyircilerimiz varken uyumak istemeyiz, biriciğim..." kolundaki kanca tabancası mantığında da çalışabilen ufak, dikdörtgen şeklindeki cihazı aktif edip tam on ikiden bir kablo fırlattı ve kablonun tam ucu üstteki ekranlardan birinin çevresine dolandı. Asılıp oraya çıktı, pürüzsüz hareketle ekranın üzerine oturdu.
Bir bacağını diğerinin üstüne attı ve dirseğini dizine yaslayıp, yüzünü de avcunun içine yerleştirdi, "Sonuçta bu muazzam şovu izlemek istiyorlar."
"Söyle bana, sevgilim. Yaşam dediğimiz şey... Gerçel bir sayı olmak üzere kaç harfe eşittir?"
"Çok fazla olasılık var ama tek bir cevap var. Varoluşumuz, gerçel sayı kümesinin mükemmel bir yansımasıdır ve her bir sayısına eşittir."
"Ama bazı kibirli arkadaşlarımız... Bununla tatmin olmamış olacaklar ki... Hayali sayılara ulaşmak istiyorlar..."
"... Bizler de bu tanrıcılık oyunlarına karşı... Elimizden geleni yapalım, biriciğim."
Tekrar etraftaki her bir noktayı inceledi, gözleri bu noktalar arasından her bir detaya kaydı. Sanki mükemmele yakın yazılmış bir hikayede bencil bir tavırla kusur aramayı deneyen bir eleştirmen gibiydi. Bunun ne kadar mükemmel bir yansıma olduğuna karşı hayranlık duydu. Karşısındaki görünmez kameraya son bir bakış attıktan sonra zemine bastı ve rahat, gevşek ama kendinden emin olan duruşuyla yürüyüp kapıdan çıktı.
Kimse yine ondan şüphelenmedi, çünkü şu an görünmezlikten kendisi de pek uzak değildi. Hiç bir zaman olmadığı gibi. Ne kadar ironikti.
"Belki bizler de... O çok hayalini kurup varlığına inandığımız hayali sayılar kümesini kendi gerçel sayılarımız kümesinde bulamayacağımızı anlarız..."
***