"Alkışlasana prenses." dedi siyah takımlar içerisindeki prens. Eldon'a o kadar odaklanmıştım ki profösörün konuşma yaptığını yeni fark ediyordum. Herkes gibi bende ellerimi birbirine vurduktan sonra Drake'e doğru döndüm.
"Bana prenses deme demiştim." diye hatırlattım ona. "Niye, prenses değil misin?" benim oturduğum koltuğun başlığına yönelerek aramızdaki birkaç santimi kapattı.
"Evet öyleyim ama senin 'prenses' deyişini sevmiyorum."
Gülümsedi."Peki Diane, bende seslenecek başka şeyler bulurum o zaman."
Sıkıntıyla ofladım. "Diane desen yetmiyor mu?"
Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Öyle eğlenceli olmuyor."
"Peki bende sana Edwin diyeyim o zaman." bakışları bir anda değişti az önceki keyfinden eser kalmamıştı. "Sana o ismi kullanmadığımı söylemiştim."
"Bende sana prenses demenden hoşlanmadığımı söylemiştim."
"İkisi aynı şey değil."
"Gayette aynı." dedim. "Hem sen niye Edwin'i kullanmıyorsun. Drake'ten daha güzel."
"Boşver." sırtını koltuğa yaslayarak benden uzaklaştı. Ne zaman Edwin'in konusu geçse bir anda kendini soyutluyor ve geri çekiliyordu.
"Evet sevgili varisler." diye başladı ilk gün beni karşılayan kadın. "Ben Profesör Catherine, sizi gördüğüme memnun oldum." kadın konuşurken bir yandan da gülümseyerek bizi süzüyordu. "Burada geçireceğiniz süre boyunca pek çok şey öğreneceksiniz, sizler krallıklarınızı ileri taşıyacaksınız."
Bir an duraksadı ve bende dahil olmak üzere yeni gelen varislerin gözlerine tek tek baktı. "Ancak," diye devam etti, sesine ciddi bir ton ekleyerek, "bu yolculuk kolay olmayacak. Zorluklarla karşılaşacaksınız, sınavlardan geçeceksiniz ve kendi sınırlarınızı zorlayacaksınız. Başarı, sadece bilginin değil, aynı zamanda azmin ve cesaretin de bir ödülüdür."
Profesör Catherine, bir adım daha atarak ellerini arkasında birleştirdi. "Bu yolculuk boyunca sizden tam bir bağlılık ve disiplin bekliyorum. Burası sadece bir okul değil, aynı zamanda bir meydan okumadır. Buradan ayrıldığınızda, sadece krallıklarınız için değil, dünya için de gerçek liderler olacaksınız."
Oldukça bilgili gözüken Profesör Catherine'ın aynı zamanda rahatsız edici bir tavrı vardı. Neyden kaynaklandığını bilmiyordum ama ondaki bir şey beni ilk günden beri huzursuz ediyordu. Gülümsemesinin ardında bir sır varmış gibi geliyordu. O an, burada geçireceğimiz zamanın sadece eğitimle değil, aynı zamanda gizemlerle de dolu olacağını anladım.
"Kendinize bir eş seçmeniz gerektiğini de hatırlarmakta fayda var. Önümüzdeki bir ayın sonunda hepinizin kendinize bir eş seçmiş olmasını istiyoruz. Krallıklarınız arasındaki gerilimi bir kenara bırakıp birbirinizi tanımaya çalışın." diye ekledi Profesör Catherine.
"Senin için söylüyor iyi dinle." ensemde hissettiğim nefesle birlikte arkama döndüm. Yukarı kıvrılmış dudakları ve mavi gözleriyle Valoria varisi bana bakıyordu.
Derin bir nefes verdim. "Eğer baban adil savaşsaydı krallığınıza karşı olan tutumum böyle olmazdı. Seraphim birçok krallıkla savaşa girdi ve kaybettikleri de oldu. Ama hiçbiri senin babanın yaptığı gibi ablamı elimden almadı. Babana, sana, Valoria'ya karşı düşüncelerim hiçbir zaman değişmeyecek. Biz seninle arkadaş bile olamayız."
Mavilerindeki gülümsemeyi koruyan prens bana doğru yaklaştı. "Beni tanımıyorsun bile, babamın yaptıklarından beni sorumlu tutamazsın."
"Tutarım." dedim kararlı bir sesle "Seni yeterince tanıyorum Drake hatta bunu sana kanıtlamıştım. Ayrıca sen o adamın çocuğusun,seni o yetiştirdi. Ondan ne kadar farklı olabilirsin ki?"
"Ebeveynlerimiz nasılsa bizde öyle olmuyoruz Diane. Onlar sadece rol model, nasıl biri olacağımızı seçmek bizim elimizde.Babam benim için hiçbir zaman rol model olmadı. Beni sürekli ona benzetmeyi kes lütfen."
Drake'in babasıyla ilişkisinin pek iyi olmadığını biliyordum. Agatha bir aralar Valoria krallığına hizmet ediyordu. Olivia'nın ölümünden sonra içimdeki intikam ateşini fark edip bana yardımcı olmuştu. Valoria'yla ilgili bildiği her şeyi bana anlatmıştı ama hiçbir zaman Drake'le Gabriel Rodney arasında ne olduğunu öğrenememiştim.
"Peki." demekle yetindim. Şu an bu konuyu açmak için iyi bir yer değildi ama ilk duygusal boşluğunda bunu öğrenecektim. Karnıma geçirilen bir dirsekle dişlerimi sıktım. "Ne konuşuyordunuz?" meraklı prenses yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
"Hiç, önemli bir şey değil."
Tek kaşını kaldıran Amber beni süzmeye başladı. "Emin misin?"
Başımla onu onayladım ve tekrardan Profesör Catherine'a döndüm. Yaklaşık yarım saat sonra konuşması bitmişti. Odama doğru yöneldiğim anda bileğimde bir el hissettim. Sarışın mavi gözlü prenses buz mavisi elbisesiyle karşımda dikiliyordu.
"Merhaba, ben Betty." Masal kitaplarından fırlamış gibi duran prenses nazikçe gülümsedi. Bende aynı gülümsemeden ona bahşederek."Diane." dedim.
"Prenseslerle salonda olacağız, sende geliyorsun değil mi?"
"Bilmem, Amber'a sormam lazım." sarışın prenses başını salladı.
"Peki, sizin için yer ayıracağım, istediğiniz zaman gelebilirsiniz."
"Teşekkürler."
Betty'den ayrıldıktan sonra yavaş adımlarla odama doğru yürüdüm. Amber, Harvey'le zaman geçirmek için benden ayrılmıştı ve ne zaman geleceğini bilmiyordum. Üzerimdeki elbiseyi çıkartıp geceliğimi giydim. Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım ve prenseslerin oturduğu alana gittim.
Söylediği gibi Betty, ben ve Amber'a yer ayırmıştı. Oturma alanı, prenseslerin bir araya gelip sohbet ettiği rahat bir köşeydi. Betty, gözlerindeki samimi ifadeyle beni karşıladı.
"Hoş geldin," dedi. "Amber henüz gelmedi mi?"
"Hayır ama birazdan gelir." başıyla anladığını işaret eden Betty köşedeki prenseslere döndü. "Bu Dorothy." dedi siyah saçlı prensesi göstererek. "Kendisi biraz utangaçtır." alnına düşen saçlarını kulağının arkasına atan prenses bana doğru gülümsedi.
Elini yanındaki prensesin omzuna attı ve "Ida, o da senin gibi yeni geldi." yemek masasında Drake'le çok yakıştığımızı söyleyen kızı gösterdi. "Aynı zamanda yeni oda arkadaşım."
Ida ve Dorothy'e gülümsedim. "Diane."
Betty bir anda ayağı kalkıp mutfağa doğru ilerlemeye başladı. "Kek yapmıştım isteyen var mı?" sevindiği gözlerinden belli olan Ida neşeyle cıvıldadı. "Ben isterim!"
Ardından Dorothy'de "Ben de." diye ekledi. Betty mutfağa doğru ilerlerken bende çoğunluğa uymaya karar verip. "Bende bir dilim alırım." diye seslendim.
♔♔♔
Dizlerimin üstüne yatmış Amber'ın saçlarıyla oynarken Betty'nin sorduğu soruları cevaplamaya çalışıyordum. "Nasıl yani hem babası senin ablanı öldürüyor hemde çok basit bir şeymiş gibi senden anlayış mı bekliyor?"
Onaylar şekilde başımı salladım. Sonunda beni anlayan birini bulmuştu. Kucağımda yatan Amber'ın aksine. "Fazla abartıyorsunuz çocuk gayet nazik ve babasının öyle bir adam olması onun sorunu değil. Ebeveynlerimizi seçemiyoruz maalesef."
Elime doladığım kahve saç tutamlarını hafifçe çektim. "Sürekli onu korumayı bırakır mısın? Senin oda arkadaşın benim Drake değil."
Amber kaşlarını çatıp bana baktı. "Ben objektif olmaya çalışıyorum.Babası yüzünden çocuğu yargılaman doğru değil."
"Yargılamıyorum zaten sadece hoşlanmadığımı söylüyorum."
Amber saçlarını elimden kurtararak doğruldu. "İşte babası yüzünden sevmiyorsun. Bir şans versen-" nazik olmayan bir şekilde prensesin sözünü kestim.
"Anlamıyorsun Amber sorun Drake'i tanıyıp tanımamak değil. Onun babası ablamı elimden aldı, Seraphim'i büyük bir krize soktu. O adam yüzünden yıllarca acı çektim. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi oğluna bir şans veremem. Ayrıca Drake'e şans vermek nereden çıktı? Ben Eldon'la sevgiliyim ve onu seviyorum."
"Anlıyorum Diane, yaşadıkların çok zor seni taktir ediyorum ama bu konuda gereksiz bir gurur yapıyorsun. Çocuk sana hiçbir şey yapmadı. Tamam git Drake'le çok yakın ol onunla çık falan demiyorum ama en azından bu kadar sert olmasan mı?"
Derin bir nefes verdim. Sizi anlamayan birine laf anlatmak gerçekten çok zordu. "Ona karşı sert değilim Amber. Niye beni anlamıyorsun?" eteğimin üzerinde duran ellerimi kendi elleriyle sardı.
"Diane," dedi yumuşak bir sesle. "sadece geçmişin yükünden biraz olsun kurtulmana yardımcı olmak istiyorum. Seni anlıyorum ama bu öfke ve acı seni yıpratıyor.Dört yıl boyunca Drake'le yüz yüze bakacaksınız. Ona karşı bu kadar öfkeliyken nasıl devam edeceksin?"
Amber tamamen haksız değildi. Belki her şeyi Drake'in üzerine yüklemek biraz acımasızcaydı ama bu benim elimde olan bir şey değildi. Acı çekmelerini istiyordum. Ablamı benden aldıkları gün hissettiklerimi hissetmelerini istiyordum.Ona karşı nazik olamazdım bu iki yüzlülük olurdu. Babasından alacağım intikamdan yada kardeşini öldürdükten sonra da yüzüne bakabilecek miydim?
Nasıl bir cevap vereceğimi bilemiyordum. Amber'a intikam planlarımdan bahsedemezdim. Kimseye bahsedemezdim. Betty'nin sesi beni bu karışık konudan çıkarttı.
"Sen Eldon'la sevgiliyim mi dedin?"
"Evet." diye yanıtladım onu. Sesim istediğim gibi kendimden emin çıkmamıştı.
"Aranızı bozmak gibi olmasın ama Rebecca geçen gün Eldon diye birinden bahsediyordu."
Bir an duraksadım. Betty'nin söylediklerini sindirmeye çalışıyordum.Bugünkü davranışları zaten içimi huzursuz etmişken duyduklarım daha da kötü hissetmeme sebep olmuştu. "Ne diyordu?"
"Çok nazik ve centilmen biri olduğundan bahsediyordu ama Dorothy daha iyi bilir. Rebecca'nın oda arkadaşı." bakışlarımı Dorothy'e çevirdim. Daha iki gün olmuşken ne ara bu kadar samimi olmuş olabilirlerdi?
"Bende pek bir şey bilmiyorum ama Rebecca bugün kütüphanede buluşacaklarını söylemişti." sözleri bütün tüylerimin ürpermesine yetti. Sevgilim iki gün önce tanıştığı bir prensesle kütüphanede ne yapıyor olabilirdi?
Kalkmak için yaptığım hamle bileğimi tutan bir elle engellendi. "Yanlarına mı gideceksin?" Amber hüzünlü gözlerle bana bakıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Keşke şuan yaşadıklarımın hepsi bir rüya olsaydı. "Yapacak başka bir şeyim yok." dedim kumral prensese.
"Bende geleyim mi?"
"Kütüphanenin yerini gösterebilir misin? " başını sallayarak benimle birlikte merdivenlerden inmeye başladı. Prenseslerin kaldığı bölümden çıktıktan sonra sola doğru ilerledik. Amber ağır ceviz ağcından yapılmış ince işlemeli bir kapının önünde durdu.
"Kütüphane burası." yutkundum ve kapıyı açmak üzere elimi kapı koluna uzattım.
"Diane," dedi Amber sesi neredeyse adımı fısıldar gibiydi. İçeride görmek istemediğin bir şeyle karşılaşırsan sakin ol tamam mı? İlk bana haber ver."
Kafam karışmış şekilde ona baktım. Niye ilk ona haber vermemi istiyordu ki?
"Sakin olacağım." elimi kapı kolundan çektim. "Ama neden ilk sana haber vereceğimi anlamadım."
"Diane, ben seni gerçekten seviyorum. Daha birkaç gün olmuş olabilir ama sana gerçekten bağlandım. Vanessa'yla yaşadıklarımı senle de yaşamak istemiyorum.Uzun bir süre sonra düzgünce konuşabildiğim tek prenses sensin. Sen varsın diye Betty ve Dorothy bile bana daha iyi davranmaya başladı. Seni kaybetmek istemiyorum."
Yüzüme masum bir gülümseme yerleştirip kollarımı Amber'ın beline sardım. Hiç tereddüt etmeden oda benim belimi kavradı. "Bencil gibi gözüktüysem özür dilerim."
Göremediğini bildiğim halde başımı iki yana salladım. "Hayır sadece biraz gerginim, seni terslemek istememiştim."
Kollarını belimden çekerek omuzlarıma yerleştirdi. "Merak etme sen çok güçlüsün. Her ne olursa atlatırsın. Sana güveniyorum." gülümsedim.
Amber yavaş yavaş merdivenlere doğru yöneldi. Birkaç saniye sonra koridorda ki tek varis bendim. Elimi tekrar kapı koluna uzattım ve aşağı çektim...
Sarışın prensim koltuklardan birine oturmuş kitap okuyordu. Beni görünce sanki başka birini bekliyormuş gibi şaşırdı. Yüzüme sahte bir gülümseme takınıp yanına oturdum. "Tek başına kütüphanede ne yapıyorsun sevgilim?"
Hızlıca kitabı kapatıp yanındaki masalardan birine koydu. "Bugün çok yorucuydu, biraz dinlenmek istedim."
"Beni niye çağırmadın?"
"Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı."
Kaşlarımı havaya kaldırdım. "Tamam ama neden, niye yalnız kalmaya ihtiyacın var ki? Hem bana niye anlatmadın?"
Ellerini eteklerimin üzerinde duran ellerimle birleştirdi. "Seni görmeme fırsat olmuyor ki; sürekli derslere giriyoruz, kaldığımız yerler farklı-"
"Bugün Profösör Catherine konuşurken sen başka prenseslerle eğleniyordun Eldon. Bence fırsat oluyor ama sen zamanını başka kişilerle geçirmek istiyorsun." ellerimi onunkilerden çektim ve önümde birleştirdim.
"Alakası bile yok Diane, sevgiliyiz diye arkadaş edilemeyecek miyim?"
"Rebecca'yla arkadaş olmanı istemiyorum."
Afalladığı gözlerinden belli olan Eldon şüpheli gözlerle bana baktı. "N'oldu Eldon, Rebecca diyince yüzün değişti."
"Bir şey olduğu yok. Dedim ya arkadaşım."
Başımı salladım. Dürüst olmak gerekirse Eldon'la bu şekilde konuşacağım aklıma gelmezdi. Ona karşı her zaman nazik olmuş,hatalarını tolere etmiştim ama beni başka bir prensesle aldatma fikri canımı acıtıyordu.
"Ama Rebecca seni öyle görmüyor sanırım. Arkadaşlarına seni çok nazik ve centilmen biri diye anlatmış. Arkadaş olarak gördüğün birinden böyle bahseder misin?"
Derin bir nefes veren Eldon elleriyle saçlarını düzeltti. "İnsanlara nasıl davranmamı istiyorsun Diane? Zorba mı olayım?"
Söylediklerimi bilerek mi yanlış anlıyor diye düşünmeden edemedim. Ona zorba olmasını vesaire söylemedim. Sevgilin olduğun halde karşı cinse bu kadar iyi ve nazik davranmak gereksizdi. Bir mesafe olması lazımdı ve gördüğüm kadarıyla Eldon'da bu yoktu.
"Beni anlamamak için niye bu kadar ısrar ediyorsun. Tamam Eldon ne istiyorsan onu yap ama şunu da bil ki o Rebecca'yla görüşmeye devam edersen artık hayatında olmayacağım." hızlıca ayağa kalktım ve kapıyı çekip çıktım. Merdivenleri çıkarken bir el devam etmemi engelliyordu. Rahatsız bir şekilde arkamı döndüm ve prense baktım.
"Ne istiyorsun Eldon dedim ya ne istiyorsan yapabilirsin, özgürsün."
"Diane beni çok yanlış anlıyorsun. Ben seni seviyorum, diğerleri umrumda değil."
"Umrunda değilse göster Eldon. Rebecca'yla görüşme."
Bileğimdeki eli avuç içlerime kayıp parmaklarımızı kenetledi. "Tamam, görüşmeyeceğim." yüzümde tarif edilemez bir gülümseme vardı. Ona bu kadar çabuk güvenmelimiydim bilmiyordum ama şuan anın tadını çıkartmak istiyordum.
Kollarımı boynuna bağladım ve dudaklarımızı buluşturdum. Belimden tutarak beni merdivenlerden aşağı indirdi ve kütüphanenin karşısındaki duvara yasladı.
Kalbim hızla çarpıyordu. Bana yaklaşarak göğüslerimizi birleştirdiği sırada onun kalbinin de aynı şekilde çarptığını fark ettim. Öpücükleri yavaşça derinleşiyor, beni daha da içine çekiyordu.
Eldon'un elleri belimde dolaşıyor, beni daha sıkı tutuyordu. Dudaklarımız arasındaki sıcaklık ve teninin dokusu, içimdeki tüm şüpheleri ve endişeleri bir an için silip süpürmüştü. Öpücüğünün derinliğinde kaybolmuşken, onun sevgisini ve tutkusunu hissediyordum.
Bir süre sonra, nefes almak için ayrıldığımızda, gözlerindeki sıcak bakışları gördüm. "Diane seni çok seviyorum."
Başımı omzuna yasladım. Şu an, onun kollarında olmak dünyanın en huzur verici yeri gibi geliyordu.Şüphelerim belki tamamen kaybolmamıştı ama şuan iyi hissediyordum. Önemli olan da buydu.
Kollarımı yavaşça geriye çektim. "Benim gitmem lazım. Amber bekliyor."
Başını salladı ve o da ellerini belimden çekti. "Tamam Diane, görüşürüz." dedi yumuşak bir sesle.
Ona son kez gülümsedim ve arkamı dönüp merdivenlerden çıkmaya başladım. Amber beni gördüğünde yüzünde meraklı bir ifade belirdi. "Her şey yolunda mı?"
Başımı salladım ve yatağının kenarına oturdum. "Rebecca'yla birlikte değildi ama davranışları biraz değişikti. İçeri girdiğimde farklı birini bekliyormuş gibi şaşırdı." diye başladım. Bir yanım ona güvenmek isterken diğeri bu kadar salak olmamamı söylüyordu.
"Ona Rebecca'dan rahatsız olduğumu söyledim. Başlarda sadece arkadaş olduklarını, sevgiliyiz diye insanlara kötü davranması gerekmediğini söyledi."
Beni dikkatle dinleyen Amber başını salladı. "Evet ama fazla yakın olmakta iyi değil." gözlerimi kırpıştırarak ona katıldığımı belli ettim. "Sonra ne yaparsan yap dedim ve kütüphaneden çıktım. Merdivenlerdeyken beni durdurdu ve Rebecca'yla görüşmeyeceğini söyledi."
Amber dudaklarını hafifçe büzdü. "Yine de onu gözlemlemeye devam etmelisin bence. Dorothy yalan söyleyen bir prenses değil, Vanessa'nın söylediği şeyleri bana anlatan oydu."
Ona her ne kadar katılmak istemesem de haklıydı. Sanırım artık Eldon'a olan hislerim eskisinden farklıydı.
"Merak etme, dikkat edeceğim." Amber bana sıcak bir gülümseme atıp yorganını kafasının üstüne çekti. "Bu gün çok yorucuydu, hemen uyuyabilir miyiz?"
Nedense herkes bugünün çok yorucu olduğunu söylüyordu. Üstelemeden yatağıma gittim ve gözlerimi kapattım. Yarın ilk kez tarih dersine girecektim ve Eldon'la aynı sınıftaydık. Ona ne kadar yakın olursam benden bir şeyler saklaması zorlaşacaktı.
♔♔♔
"Günaydın." sırama oturmak için sandalyeyi çektiğim sırada belime sarılmış bir çift kol hissettim. Yavaşça arkamı döndüm ve prensimin dudaklarına minik bir öpücük kondurdum. "Günaydın."
"İyi uyudun mu?" neşeyle başımı salladım. "Dersten sonra birlikte bir şeyler yapalım mı?" onu yakınımda tutmaya karar vermiştim bir kere. Böylece arkamdan neler çevirdiğini daha kolay öğrenebilecektim.
"İsterdim ama tarihten sonra kılıç dersim var."
"Kılıç dersi mi?" diye sordum. "Sadece prenslere mi veriliyor?" Eldon başını salladı. "Belki ilerleyen zamanlarda prenseslere de verebilirlermiş tam olarak bilmiyorum." dudaklarımı büzüp sandalyeme oturdum.
"Ama istersen akşam bir şeyler yapabiliriz."
"Gerçekten mi?"
Eldon yanımdaki sıraya otururken bir yandan da beni onaylıyordu. "Bu sefer kütüphane olmasın, sen seç."
Küçük bir çocuk gibi sevinip ellerimi birbirine vurdum. "Geçen gün Amber'la önünden geçerken görmüştüm. Havuz olur mu?"
"Olur, sen nasıl istersen." Son günlerde beni ne kadar şüphelendirse de gönlümü almayı başarmıştı. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ona baktım. "Harika! O zaman akşam havuzda buluşuyoruz."
Biran önce akşam olması için sabırsızlanıyordum. Tarih dersi beklediğim kadar sıkıcı değildi. Hatta eğlenceli olduğunu bile söyleyebilirdim.
Amber'ın dersi birazdan başlayacaktı. Biraz kafamı dağıtmak için resim çizmeye karar verdim. Resim odası kütüphanenin hemen yanındaydı.Hafif bir şekilde kolu çektim ve kapıyı açtım. Üzerinde gölet resmi olan tuvalin önünde dikilmiş prensi içeri girdikten sonra fark etmiştim.
"Resim yapabildiğini düşünmemiştim." Geldiğimi yeni fark eden Drake elindeki fırçayı bırakarak bana döndü. "Şaşırmadım." dedi kollarını göğsünde bağlayarak.
Sağ tarafta duran boş tuvallerin yanına geçtim. İçlerinden birini alıp boyalarımı hazırladım. Küçükken ablamla sürekli resim yarışmaları yapardık. Her seferinde kaybetsem de eğlenceliydi. Keşke hayatta olsaydı da yine beni yenseydi.Derin bir nefes alıp fırçayı elime aldım ve tuvale ilk dokunuşu yaptım.
Sessizliği bozan Drake oldu. "Ne çizmeyi düşünüyorsun?"
Sol gözümü kapattım ve başlangıç noktası olarak nereyi almam gerektiğini kararlaştırmak için fırçayı sağa sola doğru hareket ettirdim. "Bilmem; intikam,ihanet, cinayet tarzı bir şey olabilir."
Beklemediği bu cevap karşısında kaşları kalkan prens tuvalindeki ağaçları renklendirmek için fırçasını yeşil boyaya batırdı. "Bide bana cani diyorsun."
"Çizdiğim şeylerin canilikle alakası yok. Ben kimseyi öldürmüyorum yada zarar vermiyorum."
"Bende kimseyi öldürmüyorum." diye kendini savunmaya geçti Drake. "Sen babamın yaptıklarını benim üstüme yıkıyorsun."
"Drake susar mısın? Buraya kafamı dağıtmaya geldim seninle kavga etmeye değil."
Bana cevap vermeden resmine devam etti. Odaya derin bir sessizlik hakim oldu. Dışarıdan gelen kuş cıvıltıları odayı dolduruyor huzurlu bir ortam oluşturuyordu. Resmime odaklanmaya çalıştım ama kafamın içindeki sesleri susturmak imkansızdı.
Eldon'ı düşünmeden edemiyordum. Güvenin bir kez sarsıldığında eskisi gibi olmuyordu. Ona inanmak istiyordum ama Rebecca meselesi içime bir şüphe tohumu ekmişti ve bu tohum Eldon'ı ne zaman yalnız bıraksam biraz daha büyüyordu.
Dudaklarımı ısırıp farklı şeyler düşünmek için kendimi zorladım ama çok zordu. Belki de Drake'e sataşmak beni bu düşüncelerden biraz olsun kurtarırdı. Drake'i bir kurtuluş yolu olarak gördüğüme inanamıyordum. Sanırım hayat böyleydi. En unmadığın kişiler bazen işine yarayabilirdi.
Fırçamı kan kırmızısı boyaya batırıp göl kenarında yatan, göğsüne sivri bir bıçak geçirilmiş kızı renklendirdim. Aslında karamsar şeyler çizmek pek tarzım değildi. Daha çok baktığımda huzur veren, beni mutlu eden şeyler çizmeyi severdim. Bu sefer bir değişiklik yapmak istemiştim.
Yanımdan gelen yumuşak bir sesle irkildim. "Fazladan mavi boyan var mı?" olumsuz anlamda başımı salladım. "Önce gölü bitirmem lazım, kalırsa belki kullanabilirsin."
Tuvalinden uzaklaşırken yavaş adımlarla benim yanıma geldi. "Ciddi ciddi böyle bir şey çizeceğini düşünmemiştim."
Kaşlarımı çatarak siyahlar içerisindeki prense baktım. Sürekli bu rengi tercih etmesinin nedenini içten içe merak ediyordum. Benim beyaza olan takıntım onun için siyaha karşıydı sanırım.
"Bu kadar şaşıracak bir şey olduğunu düşünmüyorum. İlk defa mı bu tarz eserler görüyorsun?" iğneleyici bir tonla sormam onunda kaşlarını çatmasına neden olmuştu.
"İlk defa görmüyorum sadece senin böyle bir şey çizmeni beklemiyordum. Karamsar birisi gibi gözükmüyorsun."
Kollarımı göğsümün önünde bağladım. "Çizdiğim şeylerin kişiliğimle alakası yok. O an nasıl bir ruh halindeysem veya ne çizmek istiyorsam onu çiziyorum. Sürekli aynı şeyleri çizerek kendini geliştiremezsin Drake. Yeniliklere açık olmak zorundasın. Gerçi kime anlatıyorsam? Sanki anlayacaksın."
Mavi gözlerinde bir anlıkta olsa minik bir kırılma gördüm. "Beni küçümsemeyi ne zaman bırakacaksın?"
"Seni küçümsemiyorum ki. Bu kadar alıngan olma." resmime devam etmek için önüme döndüm ama bir şey fırçayı tutmamı engelliyordu. "İşine gelmeyince kaçmayı bırak Diane." önce kolumu tutan eline sonra da gözlerine baktım. Canım acıyordu. Gözlerine bakmak canımı acıtıyordu.
"Kaçmıyorum ne saçmalıyorsun?" kıkırdadı.
"Her seferinde aynı şeyi yapıyorsun. Karşındakini dinlemeyi bilmiyorsun. Kendi söyleyeceklerin bittikten sonra çekip gidiyorsun. Beni bir kez olsun dinlemeyi denesen... " Cümlesini yarıda kesti. Sesinde bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk tınısı vardı.
"Niye seni dinlemem gerekiyor. Biz arkadaş veya onun gibi bir şey değiliz. Seninle ve düşüncelerinle ilgilenmiyorum. Bana bir şeyler anlatmaya çalışmana gerek yok."
Drake'in yüzündeki ifade yanlış bir şey söylemişim gibi hissettmeme neden oldu. Mavi gözleri karanlık bir denizin derinlikleri kadar hüzünlü gözüküyordu birkaç saniye bu boş gözlerle bana baktıktan sonra mavilerindeki hüzün yerini soğuk bir kararlılığa bıraktı. Elini kolumdan çekti ve geri adım attı.
"Tamam," dedi buz gibi bir sesle. "Bunu öğrendiğim iyi oldu. Artık zamanımı sana kendimi açıklamak boşa harcamam."
Bir anda böyle bir tepki vermesini beklemiyordum. Oldukça vurdumduymaz bir prens gibi gözükse de neredeyse her konuşmamızda gözlerindeki ışık kırılıyordu. Yinede geri adım atmadım. Onunla konuşacak bir şeyim yoktu. Beni yalnız bırakması iki krallık içinde daha iyiydi.
"Yanlış bir şey söylediğimi düşünmüyorum. Çocuk gibi davranmayı bırakmalısın." Sanki olabilecekmiş gibi gözleri daha da soluklaştı. Deniz mavisi gözleri yavaş yavaş griye dönüşüyor gibiydi.
"Çocuk gibi öyle mi?"
"Evet Drake çocuk gibi. Neden her kelimemin altında bir şey arıyorsun. Hayatımda senin kadar alıngan bir insan görmedim. Biliyor musun çocuklardan bile betersin." kapıya doğru yöneldiğim sırada bileğimin güçlü bir şekilde sıkıldığını fark ettim.
"Yine aynısını yapıyorsun."
Ona dönüp baktım, gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığı beni duraksattı. "Yine ne yapıyormuşum?"
"Söylediklerinle beni yaralıyorsun ve sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gidiyorsun. Sürekli kaçıyorsun, Diane. Yüzleşmekten korkuyorsun."
Kıkırdadım.Bu konuşma sinirlerimi bozmaya başlamıştı ve biraz daha devam ederse onu gerçekten yaralayacaktım.
"Yüzleşmekten korkuyorum öyle mi?" dedim alaycı bir tonla. "Belki de senin aksine sürekli dram istemiyorumdur. Yada seninle tartışmak bana hiçbir şey kazandırmıyordur."
Drake bir adım daha attı, yüzüme yaklaştı. "Bu kadar mı önemsizim senin için?" Bir an duraksadım daha önce mavilerine bu kadar yakından bakmamıştım. "Evet," dedim. "Benim için o kadar önemsizsin."
Gözlerindeki kırılmayı açıkça görebiliyordum. Beni bu kadar zorlayabileceğini düşünmemiştim. Tartışmalarda genelde sakin olurdum ama bu sefer aramızdaki gerginlik beni fazlasıyla etkilemişti. Kolumu ondan kurtarıp kendimi dışarı attım. Biraz temiz havaya ihtiyacım vardı.
Yeşillik ve pembe güllerle çevrelenmiş çeşmenin yanına oturdum. Yüzümü akan suya doğru çevirdim ve gözlerimi kapattım. Sadece biraz huzur istiyordum. Kuş cıvıltılarını dinlerken yanımda bir hareketlenme olduğunu fark ettim. Gözlerimi açtım ve kumral prensesin altın işlemeli bir vazoya şu doldurduğunu gördüm.
Onunla tanışmamıştım ama Nixie olduğunu biliyordum. Başka zaman olsa onunla uğraşırdım ama bir günde iki tartışma bana bile fazlaydı. "Sevgilin mi terk etti." dedi kendini beğenmiş bir şekilde. "Abla kardeş aynı kaderi yaşamanız çok üzücü." diye ekledi.
İliklerime kadar nefretle dolduğumu hissettim. Hiçbir zaman kavga yanlısı bir prenses olmamıştım ama bana ve aileme yapılan saygısızlığa karşılığını verirdim.
"Nixie," dedim sakin bir ses tonuyla. "Bence seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmadan önce Ethan'ın durumunun nasıl olduğunu öğren."
Nixie'nin yüzündeki kibirli ifade bir anda yok olmuştu. Endişeli bakışları moralimi yerine getirmişti. "Ethan'ın durumu mu?" dedi seni titreyerek az önce hırlayan prensesten hiçbir şey kalmamıştı. Minik bir serçe kadar ürkek gözüküyordu.
"Hı-hı" ceketimin düğmeleriyle oynarken onu doğruladım. "Yazık bakacak kimsesi de yok. Acaba karnına attığım tekme hala canını yakıyor mudur?"
Zavallı prensesin yüzü soldu. "Ne yaptın sen?" sesini yükseltmeye çalışmıştı ama yeterince güçlü çıkmamıştı. Onu umursamadan omuz silktim. "Sadece ona küçük bir ders verdim. Tahta geçtiğimde ikinizi de çok daha kötü günler bekliyor."
Ayağa kalktım ve Nixie'nin karşısına geçtim. Benden çok daha kısa olan prensesi üstüne böyle acınası bir halde görmek bana inanılmaz bir zevk vermişti. "Seni uyarıyorum Nixie." dedim, sesimdeki soğukluk ona güçsüzlüğünü hatırlatır gibiydi. "Ben ablama benzemem beni incitmeye çalışırsan bedelini ödersin."
Prenses gözlerindeki korku ve tiksinmeyle bana baktı. Ona yapabileceklerimin farkında değildi ama öğrenecekti. Ablamın intikamını almak için her şeyi ve herkesi karşıma alırdım. Buna annem, Agatha, Eldon'da dahildi. İntikamımızı alacaktım. Seraphim'in ne kadar güçlü bir krallık olduğunu herkes görecekti. Herkes benim önümde eğilecekti. Ben geleceğin kraliçesiydim.
Bana cevap vermeye tenezzül etmeyen prenses hızlı adımlarla okula doğru yürümeye başladı. Yine bahçede tek kalmıştım. Artık kendimi daha iyi hissediyordum. Bugün iki tartışma yaşamış olabilirdim ama en azından biri benim zaferimle sonuçlanmıştı.
♔♔♔
Sonunda akşam olmuştu. Odamdan apar topar çıkarak havuzun yolunu tuttum. Şuan beni iyi hissettirecek tek şey Eldon'ın bana sarılıp "her şey geçecek" demesiydi. Havuzun kapısını nazikçe açıp içeri girdim. Şimdilik kimse yoktu. Şezlonglardan birine oturup prensimi beklemeye başladım.
Zaman bir türlü geçmiyormuş gibi hissetmeye başladım. Uzun süredir Eldon'ı bekliyordum ancak ne kapı açılıyor ne de dışarıdan bir hareketlilik duyuluyordu. Yaklaşık yarım saattir bekliyordum. Yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Aslında yüzsem zaman daha hızlı geçerdi ama çocukluğumdan beri sudan korkardım. Krallığımızın üç bir tarafı denizlerle çevriliydi ve çok sık boğulma vakaları gerçekleştirdi.
Soğuk tenime işlemeye başladığında derin bir iç çekerek ayağı kalktım ve havuzun kenarlarında yürümeye başladım. Bekletilmek hoşuma gitmemişti. Başka bir zaman olsa bunu normal karşılayabilirdim ama bugün gerçekten kötü geçmişti ve ona ihtiyacım vardı.
Havuzun kenarına oturdum ve ayaklarımı soğuk suya değdirdim. Suyun serinliği bir anlık da olsa beni rahatlattı. Düşüncelerimle yalnız kalmayı sevmiyordum. Yalnızken onları dağıtamıyordum ve hepsi birleşip siyah bir bulut oluşturuyordu.
Kapının açılma sesiyle arkamı döndüm ama baktığım gözler görmek istediğim kişiye ait değildi. Drake kapının eşiğinde duruyor ve büyük bir ciddiyetle bana bakıyordu. "Ne işin var burada?" bu sefer zihnimden geçenleri düşünmeden sözcüklere dökmeyi tercih ettim.
"Merak etme, seni rahatsız etmeyeceğim." kapıyı kapattı ve soyunma odalarına doğru ilerlemeye başladı. Oturduğum yerden kalktım ve onu takip ettim. "Buraya gelecek başka bir gün bulamadın mı?" soyunma odasının kapısını kapatmak üzere olan Drake birkaç saniye duraksadı ve kapıyı sonuna kadar açtı. "Bundan sonra nereye ne zaman gideceğimi de mi senden izin alayım?"
Derin bir nefes aldım. Onunla konuşmak duvara bir şeyler anlatmak gibiydi. "Ben öyle bir şey söylemedim, niye her söylediğimi yanlış anlıyorsun." kolumdan tutup beni kabinin içine çekti. "Çünkü söyleyiş tarzın yanlış." dedi sert bir tonla. Gözlerindeki derinlik beni korkutuyordu. Neden onunla göz göze gelmenin rahatsız edici olduğunu şimdi fark ediyordum. Onun gözleri babamınkilere benziyordu.
Geri çekilmeye çalıştım ama kabin oldukça küçüktü. Uzaklaşmaya çalışsam bile aramızda on onbeş santim falan olacaktı. "Ha yani sen çok nazik konuşuyorsun." sesimde hafif bir alay vardı. Bileğimi tutan elini sol elime ittirdim ve vücudumla olan temasını kestim.
"İşte tam da bu yüzden anlaşamıyoruz Diane, seninle iletişim kurmak çok zor. Ya tersliyorsun ya çekip gidiyorsun." kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum. Daha birkaç saat önce benimle konuşmamasını söylememe rağmen hala beni darlıyordu.
"Ben seninle iletişim kurmak istemiyorum." dedim net bir şekilde. Çıkmak için kabinin kapısını açmaya yöneldiğim sırada beni bileklerimden tuttu ve kapıya yasladı. Artık bendenlerimiz tamamen birbirine değiyordu. Kollarından kurtulmak için yaptığım hamlem sadece vücutlarımızın birbirine sürtmesini sağlamıştı. Kabin bu kadar küçük olmasaydı onu da Ethan'a yaptığım gibi tek tekmemle yere yapıştırabilirdim.
Sanki vücutlarımızın bu kadar yakın olması yetmiyormuş gibi yüzünü de benimkine yaklaştırmıştı. "Ama ben istiyorum. Ablanın ölümünden ben sorumluymuşum gibi davrandığın sürece seninle uğraşacağım." Kaşlarım itinayla kalktığında sinsice gülümsedim. "Elinden geleni ardına koyma. İkimizden biri ölmediği süre bu böyle devam edecek."
"Yalnız ben 1-0 öndeyim."
"Niye öndeymişsin?"
Bileğimi tutan eli yavaşça kalçamı kavradığında bütün bedenim ürperdi.Bıraktığı bileğimin tersiyle göğsüne vurduğumda histerik bir kahkaha attı. "Seni rahatsız mı ettim?"
Tuttuğumu fark etmediğim nefesimi yüzüne üflediğimde tatmin olmuş gibi gülümsedi. Yüzüne yumruğumu geçirmemek için zor duruyordum. "Beni rahatsız edebileceğini sanman ne komik."
Dudaklarını kulağımın üzerine getirdiğinde sıcak nefesini boynumda hissettim. Uzun zamandır hiç bu kadar rahatsız olduğumu hatırlamıyordum. Onu itip kendimden uzaklaştırmak istiyordum ama sanki uzuvlarım görünmez bir halatla bağlanmıştı. Ve ben onun elinde tutsaktım.
"Ama tüylerin diken diken oldu." diye fısıldadı kalçamdaki elini göğsümün hemen altına getirirken. Elini sertçe ittim ve kapıyı açmaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü kapı bir santim bile ilerlemedi. Bu piskopat prens kapıyı üzerimize kilitlemişti.
"Kapıyı niye kilitledin?"
"Soruma hâlâ cevap vermedin."
Gözlerimi devirdim. "Cevap verilebilecek sorular sorsaydın şansımı denerdim."
"Hiç eğlenceli değilsin." dedi."Bütün gece benimle burada kal da gör."
"Anahtar nerede?"
"Ne yapacaksın?"
Göğsüne bütün gücümle vurdum ve birkaç adım gerilemesini sağladım. "Sence anahtarla ne yapabilirim? Senin müsait bir yerlerine sokacağım."
Mavileri büyüyen prens keyifle gülümsedi ve beni tekrar kapıya yapıştırdı. "Senin gibi bir prensesin ağzına hiç yakışıyor mu?" beni ayıplar gibi cıkcıkladı.
Belimdeki elini sertçe ittim. "Senin prensesleri duvara yapıştırma gibi bir fantazin mi var? Varsa söyle de ona göre yaklaşmayalım sana."
Sağ kolunu kapının üstüne yasladı ve yüzünü hafifçe benimkine eğdi. Aramızda zaten belirgin bir boy farkı varken bana bu kadar yakın durması kafamı daha da yukarı kaldırmamı gerektiriyordu. "Prensesleri değil seni." dedi. Sesi fısıltıdan farksızdı. "Diğerleri pek ilgimi çekmiyor."
"Ne yazık, senin dışında herkes de benim ilgimi çekiyor."
"Olsun, zamanla alışırsın."
"Asla alışmayacağım."
Prens omuz silkti ve birkaç adım geri çekildi. "Fazla büyük konuşuyorsun." dedi hafifçe gülümserken. Onu taklit ederek omuzlarımı silktim. "Sadece olacakları söylüyorum."
"Ne olacağını bilemezsin. Bence bu kadar kesin konuşma."
"Tavsiye alacağım son kişisin."
Gözlerini devirdi ve elini siyah ceketinin cebine attı. Metal sesi kulaklarıma dolduğunda zafer kazanmışçasına gülümsedim. Anahtarı göz hizama getirdi ve birkaç kez yavaşça salladı. Elimi çıkış biletime uzattığım sırada hâince gülümseyip elini geri çekti.
"Ben açarım sen yorulma." Anahtarın ucunu kilide denk getirdi ve bir tur döndürdü. Ellerimi eteklerimin önünde birleştirdim "Ne kadar romantiksin."
Kapıyı hafifçe ittirip gülümsedi. "Biraz öyleyim sanırım."
Kapıyı açtığı an kendimi dışarı attım ve havuzdan çıktım. Herhalde daha sinir bozucu bir gün geçiremezdim. Üstelik görmek istediğim tek kişi de beni ekmişti. Hızlıca odama çıktım ve kendimi duşa attım. Amber odada yoktu. Harvey'le buluştuklarını varsayarak önemsemedim.
Duştan sonra buz mavisi geceliğimi üstüme geçirdim ve saçlarımı kuruttum. Soğuk su kendime gelmemi sağlamıştı ama hala düşüncelerimden tam olarak kurtulabilmiş değildim. Amber'ın odada olmayışı daha çok düşünmeme neden olmuştu. Sırt üstü yatağa uzandım ve tavanı izlemeye başladım. Göz kapaklarım yavaş yavaş kapanıyordu. Uyumamak için ne kadar mücadele vermiş olsam da yine o kazandı. Rüyalar alemine dalmadan önce anımsadığım tek silüet mavi gözlü prensinkiydi
♔♔♔
"Diane! Hadi hızlı ol. Babamlar birazdan gelecek." Olivia'nın sesiyle irkildim. Ellerimi ve yatağımın yanındaki kırmızı renkli yapış yapış sıvıyı temizlemeye çalışıyordum.
"Diane orada mısın?"
"Evet evet, elbiseme boya sıçradı. Değiştirip geliyorum."
Aslında yalanda sayılmazdı. Gerçekten üstüme kırmızı bir boya sıçramıştı ama bunun nereden geldiğini bilmiyordum. Bugün boyama yapmamıştım. Açıkçası bugün ne yaptığımı da hatırlamıyordum. Odama ne zaman gelmiştim, babamlar neredeydi? Hiçbirinin cevabı bende değildi.
Gardırobuma doğru yürümeye çalıştım ama hareket edemedim. Sanki bir şey beni bileklerimden tutuyordu. Aşağıya bileklerime doğru baktım. Beni tutan hiçbir şey yoktu. Bir kez daha öne doğru atıldım. Bir kez daha ve bir kez daha. Olduğum yerden hareket edemiyordum.
O an yatağımın üstünde temiz elbiseler olduğunu fark ettim. Kar kadar beyaz elbiselere uzandım ve boyanmış elbisemi bir çırpıda üzerimden attım. Tekrardan ileri atıldığımda hareket edebiliyordum. Kapıya kadar yürüdüm ve kolunu ittirdim. Kapı açılmadı.
Bu sefer daha çok kuvvet uyguladım. Kol hareket etmiyordu ve üzerinde yine aynı sıvıdan vardı. Yine ellerime bulaşmıştı.
"İşin hâlâ bitmedi mi?" seslenen ablamdı.
"Kapı açılmıyor." dedim isyankar bir şekilde. Sanki bu odaya hapis olmuş gibiydim. Ne istediğim gibi hareket edebiliyordum ne de istediğim zaman dışarı çıkabiliyordum.
"Bekle." dedi Olivia. "Samuel'i çağırıyorum."
Ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaşırken kapının önüne çömeldim. Yatağımın yanındaki sıvıya bakıyordum. Onun ne olduğunu bilmiyordum. Odamda ne aradığını da. Gardırobumdan gelen sesle irkildim.
Nasıl bir ses olduğunu anlayamamıştım. Sanki birisi son nefesini veriyormuş gibiydi. Evet, evet bir nefes kesilme sesi. Dolabıma doğru hareket ettim ama bunu ben istememiştim. Bacaklarım kendiliğinden hareket ediyordu. Onları durdurmak için beynime sinyal verdim. Hâlâ devam ediyorlardı. Durmalarını istiyordum. Durmuyorlardı.
Elim dolabın koluna gitti. Ben yapmıyordum. Hiçbirini ben yapmıyordum. Kola baskı uygulamaya başladı. Ben ittikçe kol aşağıya sarkıyor,kapı yavaş yavaş aralanıyordu.
Yere yığıldım.
Dolapta gördüğüm şey.
Beden.
Cansız bir beden.
Boynundan asılmış bir beden.
Sarı saçları yüzünü gizleyen ölü bir beden.
Ablam...
Ablam dolabımda asılmıştı. Cansız bedeni sallanıyordu. Ayaklarının altında o kırmızı sıvıdan vardı. Evet. Kan. Elimdeki kandı. Ablamın kanı.
Çığlık atmaya çalıştım. Bağırmaya, birilerine sesimi duyurmaya. Olmuyordu. Sesim çıkmıyordu. Sözcükler ağzımdan çıktığı anda yok oluyor, boşluk onları yutuyordu. Başım dönmeye başladı. Midem bulanıyordu. Elimdeki bıçak?
Elimde bir bıçak vardı. Kanlı bir bıçak. Nereden gelmişti? Benim elimde kanlı bir bıçağın ne işi vardı? Gözlerim bulanıklaştı. Ablamın cansız bedenine bakıyordum ve elimde kanlı bir bıçak vardı. Nefes almaya çalıştım ama hava ciğerlerime ulaşmıyordu.
Nefes al Diane, derin nefes al...
Bir ses duydum. Kapı tıklatma sesi.
"Samuel kapıyı açmaya çalışıyor." kapının arkasından gelen ses Olivia'ya aitti. Dolabımdaki kanlı benden ablam ise kapının arkasındaki kimdi?
"Kimsin sen?" diye bağırdım. "Sen ablam değilsin uzak dur benden."
"Diane bizi duyuyor musun?"
"Kimsin sen dedim. Ne istiyorsun benden?"
Cevap gelmiyordu. Beni duymuyorlardı. Ben onları duyuyordum. Adımı haykırıyorlardı.
Onlar beni duymuyordu.
Bağırıyordum. Haykırıyordum. Çığlık arıyordum.
Hiçbiri işe yaramıyordu.
Dolaba baktım.
Ceset.
Ceset orada yoktu.
Ellerime baktım.
Bıçak orada yoktu.
♔♔♔
Gözlerimi açtığımda kalbim deli gibi çarpıyordu. Odadaki havayı ciğerlerime çekip sakinleşmeye çalıştım. Etrafıma bakındım. Odamda, yatağımdaydım.Gözlerimi ovuşturarak kâbusu zihnimden silmeye çalıştım.
Amber yatağına yatmış uyuyordu. Onun varlığı biraz olsun rahatlamamı sağlamıştı. Parmaklarımı saçlarıma geçirerek düşünmeye çalıştım. Rüyaların bir anlamı olduğuna inanırdım. Onlar gerçeğin bir yansımasıydı. O zaman bu neydi? Niye böyle bir rüya görmüştüm? Üstelik üzerinden 4 yıl gelmişken. Evren bana ne anlatmaya çalışıyordu?
Ayağa kalkarak mutfağa doğru yöneldim. Gördüğüm kâbus dudaklarımın kurumasına sebep olmuştu. Yavaş yavaş yürürken küt saçlı bir prensesin mutfak tezgahında bir şeylerle uğraştığını fark ettim. Saçları omuzlarına gelen iki prenses vardı. Birinin saçları pamuk şeker kadar pofuduk ve pembeyken diğerininki kömür kadar kara ve dümdüzdü. Minik adımlarla arkası dönük prensese doğru ilerlerken hangisiyle karşılaşmanın daha kötü olduğunu düşünmeye başladım. Sophie konuşmayı seven bir prensesti.İzin versem benim yanımda Amber'ın arkasından bile konuşabilirdi. Diğeri ise tam tersiydi. Daha adını bile bilmiyordum. Soğuktu ve tam bir kapalı kutuydu.
"Kâbus mu gördün?" prensesin soğuk sesi karanlık mutfağı daha da ürkünç hale getirirken kim olduğunu anlamam pek de zor olmadı. Bu sesin sahibi kesinlikle Sophie olamazdı.
"Evet," dedim onun aksine benim sesim fısıltıdan farksız çıkmamıştı. "Nereden anladın?"
"Çığlık atıyordun." burnundan değişik bir ses çıkarttı. Gece gece onu eğlendirmişe benziyordum.
Yavaş adımlarımı hızlandırarak prensesin yanına gittim. Geniş bir kasenin içerisindeki hamura eliyle şekil veriyordu. Sağ tarafında yarısı kurabiyelerle dolu bir tepsi vardı ve şekillendirdiklerini buraya ekliyordu. Onu izlerken hafifçe dudaklarımı büzdüm. Yanında dikiliyor olmamı umursamamıştı. Sanki ben yokmuşum gibi kurabiyelerini yapmaya devam ediyordu.
"Kurabiye mi yapıyorsun?" sırtımı tezgaha dönerek kollarımı göğsümde birleştirdim. "Çok tatlı."
İlk kez kafasını kaldırarak bana baktı. Zaten baygın bakışları vardı ama göz altındaki çizgileri artık tam anlamıyla görebiliyordum. Acaba saat kaçtı ve ne kadardır uyanıktı?
"Tatlı değil." soğuk sesi bir kez daha bulunduğumuz mutfağı doldururken ne yapacağımı bilemedim. Onunla iletişim kurmaya çalışıyordum ama o her seferinde kestirip atıyordu. Zaten burada yeniydim ve konuştuğum 3-4 prenses falan vardı. Yeni kişilerle tanışmam gerektiğinin farkındayım ama tanışmak istediğim kişiler böyle yaparsa ne yapabilirim ki?
Yavaşça başımı salladım ve dolaptan çıkardığım cam bardağa biraz su doldurdum. Genelde uykumdan uyanan biri değildim. Ağır bir uykum vardı. Genelde böyle kabuslar da görmezdim. Hatta ben rüya bile görmezdim. Birden bire ne olmuştu da böyle bir kâbus görmüştüm. Sürekli Drake'le yüz yüze olmak ablamı hatırlamama mı sebep olmuştu?
"Sürekli böyle kâbuslar görüyor musun?
Sorusuyla birlikte dudaklarımın arasına getirdiğim bardağı tezgaha bıraktım. Benimle konuşmak mı istiyordu? Diğer bütün prenseslerin yanlarında en az bir arkadaşları vardı ama onun yanında kimseyi görmemiştim. Bu ona yaklaşmamam anlamına mı geliyordu? Birisi yalnızsa yalnız kalmayı hak etmiş midir?
"Hayır," dedim, nefesimi bıkkınlıkla dışarı bırakırken. "Genelde olmazdı."
"Anladım." üzerine kurabiyeleri yerleştirdiği tepsiyi aldı ve fırının içine yerleştirdi. Gecenin bu saatinde kurabiye yapmasının sebebi neydi? Bu, bu geceye özel bir şey miydi yoksa rutin haline falan mı gelmişti? Kirlettiğim bardağı mutfak lavabosunda yıkayıp, duruladım. Ardından da dolaba geri yerleştirdim.
Uykusuzluktan başım dönmeye başlamıştı. Onunla konuşmak istiyordum ama onun pek niyeti varmış gibi gözükmüyordu. Titreyen bacaklarıma rağmen kendimi masanın yanındaki sandalyeye atmayı başardım. Son zamanlarda bacaklarım titremeye başlamıştı ama sebebini anlayamamıştım. Daha o kadar yaşlı değildim.
Gözlerimi boşluğa dikerek öylece durdum. Nefes aldım. Nefesimi verdim. Kâbusu düşündüm. Ben küçükken bile rüya görmezdim. Şimdi birden bire...
"Ne düşünüyorsun?" gözlerimi boşluktan çekerek sesin sahibine yönelttim. Karşımdaki tahta sandalyeye oturmuş beni izliyordu.
"Hiç," dedim, "Uykum geldi."
"O zaman odana git." çenesini iki avucunun arasına aldı. "Neden burada oturuyorsun?"
Gülümsedim. Sanırım ilk defa düzgünce konuşabilmiştik. Sesi az öncekinin aksine daha yumuşaktı. Ya da bana öyle geliyordu. Yanlış yorum yapmak konusunda üstüme yoktu. Bunu da yanlış anlamış olabilirdim.
"Gidiyorum," yavaşça sandalyeden kalktım. "İyi geceler."
Cevap vermedi. Sesim aramızda öylece asılı kaldı. Garipti. Madem benimle konuşmak istemiyordu ne diye ne düşündüğümü sormuştu?
Derin bir nefesi dışarı verirken hızlı adımlarla mutfaktan çıktım. Yalnız olmasının sebebi belki de buydu. Belki de yalnız olmayı kendi seçmişti. Umrumda değildi. Ben tanışmak için elimden geleni yaptım, kaybeden o olur.
Diane Riverburk. Seraphim'in tek varisi. Ablası canice öldürüldüğü için tahta geçmek zorunda kalan varis. İntikam almak için an kollayan varis.