İçeriğe geç

Kraliyet Avcısı

Bölüm 3 · 14 dk okuma

Kraliyet Avcısı

Bölüm 3

Hilaldeki Yıldızlar

Gözlerimi açtığımda güneş kendini bana göstermeye çalışıyor gibiydi. Camilla’nın tarafı oldukça karanlıktı. Benim tarafımda ise güneşten gözlerinizi açamazdınız. Hala hiç kimsenin uyanmadığını varsayıyordum ki ortalık çok sessizdi. Bu sessizlikte odadan çıkmamaya karar verdim. Çünkü kırık sessizliğim olarak adlandırdığım bu sessizlikte adım sesi çok dikkat çekebilirdi. Yatağımın yanında kolye buldum. Şaşırmadım değil. Camilla vermiş olabilir diye düşündüm. Sonuçta sıcak kızdı. Kolyeyi elime aldım. Üzerinde S harfi vardı. Baş harfimin olması yüzümü gülümsetti. Kolyeyi boynuma taktım. Yanındaki notu fark ettim. Bunu nasıl görmemiştim. Notu yavaşça açtım.

Merhaba Sujin,

Ben müstakbel eşin Alex. Bu hediyeyi bir tanışma hediyesi olarak kabul edeceğini düşünüyorum. Şimdiden rica ederim Leydim.

Alex mi? Bildiğim kadarıyla prenslerin prenseslerin katına veya binalarına gelmeleri yasaktı. Odamı bilmesi de ayrı garipti. Bunu ilk gördüğüm anda soracaktım. Hala Alex hakkında ne hissedeceğimi kestiremiyorum. İyi mi, kötü mü? Aklıma Camilla’nın dedikleri geldi. Ona kolyeden bahsetmeli miydim? Yo, hayır. Bu aramızı bile açardı. İlk günden düşman edinmek pek hoşuma gitmezdi doğrusu. Bir süre yatağıma yatıp tavanı izledim. Bu duygunun çaresizliği insana gerçekten kötü hissettiriyordu. Gözlerimi kapattım. Aklıma Partha’nın dedikleri geldi. Gözümü açtım aklıma abim geldi. Sağa döndüm aklıma Alex geldi. Sola döndüm aklıma annemin gerçekten kızı olamayacağım ihtimali geldi. En iyisi kafamı dağıtmak diye düşündüm. Sıcacık bir duş iyi gelebilirdi. Banyoya yürüdüm. Sıcacık duşta bile beni rahat bırakmayan düşünceleri savurmaya çalıştım. Duştan çıktığımda Camilla uyanmıştı. “Günaydın erkenci Leydi, bakıyorum almışız duşumuzu.” Gülümsedim. “ Uyku tutmadı diyelim.” Yanımdan cıvıl cıvıl geçerek banyoya girdi. Üzerimdeki havluyla bana ayrılan gardrobuma doğru yürüdüm. Mavi Bir elbise geldiğim andan itibaren dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Onu giymeye karar verdim. Belimi gerçekten sıkan bir elbiseydi. Elbisenin kemer kısmı karnımı korse gibi tutuyordu. Elbisenin alt ve üst kısımlarında beyaz rengi vardı. Camilla banyodan çıkmamıştı. Ondan dolayı saçımı kendi masamda yapmaya karar verdim. Masamda duran, kenarları gümüş renkteki aynayı önüme çektim. Tarakla saçımı taramaya başladım. Arada kalan düğümleri açtım. Tarağı kenara bırakarak perçemlerim haricinde güzel bir topuz yaptım. Açıkçası bu kadar güzel olmasına bende şaşırmıştım. Taçların olduğu yere doğru yürüdüm. Saçımı saklamaması için hafif ama güzel bir taç seçmek istiyordum. Üzerinde (şu aralar beni bırakmayan) hilal simgesi vardı. Ama elbiseme çok fazla uyduğu için onu takmaya karar verdim. Başıma narince oturttuktan sonra Camilla banyodan çıktı. Yüzünde yeşil bir maske vardı. Ah, bakımlı prenses. “Leydi Sujin, ciddi olamazsın! Saçın çok güzel olmuş.” Evet leydicik, biliyorum. “Ya, teşekkür ederim. Ben pek beğenmemiştim.” Aynen, beğenmemiştin Sujin. “Bana da yapar mısın? Ya da ben farklı bir şey isteyeyim. Örsen olur mu? Lütfen.” Başımı salladım. Bu kızla çok işim var, hissediyorum. Ben tarağı almaya doğru gidiyordum ki odanın kapısı çaldı. Olduğum yerde durdum. “Evet, içeri gelebilirsiniz.” Dedi Camilla. Kapıyı profesör Shea açtı. “Leydiler, rahatsız ediyorum kusura bakmayın. Sujin, seninle önemli bir şey konuşabilir miyim?” Asıl ben seninle konuşsam sarı kafa? Neyse, en azından Camilla’ dan ve onun akıl almaz neşesinden kurtuluyorum. “Tabi, olur profesör Shea. Siz odanızda bekleyin, ben hemen geliyorum.” Başını salladı, odadan çıktı. “Kusura bakma Camilla, sözüm olsun. Bir dahakine yaparım saçını.” Hala gülümsüyordu, hala… “Sorun değil Sujin, koş hadi seni bekliyor Profesör Shea.” “Tamam, ben gidiyorum.” Kapıdan çıkıp yavaşça ardımdan kapadım kapıyı. Uzun koridorda yürümeye başladım. Topuklularım tahmin ettiğimden çok daha fazla ses çıkarıyordu. Sonunda geldim Profesör Shea’nın kapısının önüne. Hızlı bir şekilde kapıyı çaldım. “Girin.” Kapı kolunu çevirip içeriye girdim. Shea’nın suratına bakmadan hemen karşısındaki beyaz, çevresi kırmızı olan koltuğa oturdum. “Bak Sujin, ne kadar seni üzmek istemesem de abin hakkında konuşacağım.” Abim… onu düşünüp gözlerimi kapadım. Hemen ardından profesör Shea’nın olduğunu hatırlayarak gözlerimi geri açtım. “Farkettin mi bilmiyorum ama ayın üzerinde varislerin baş harfleri var.” Tam üstüne bastın sarı kafa. “Evet, gördüm.” Ne diyecek olursan de, ben nerden bilebilirim ki. “Burada tam 20 varisin adının baş harfi var.” Gördüm diyorum, sayabilirim. “Evet, sayabiliyorum Profesör Shea.” Bana attığı bakışla gülmemek için kendimi zor tuttum. “Ancak Leydi Sujin, bu okulda tamı tamına 18 varis var.” 18 mi? Sadece abim eksik diye düşünüyordum. “Ne? Eksik olan yalnızca abim değil mi?” “Hayır Sujin, yalnızca abin değil. Aynı zamanda kardeşin.” Ani bir kahkaha patlattım. “Kardeşim ha? Üvey annem gerçek annem olduğunu iddia ediyor, abimin baş harfi hala hilalde, soyadım değişmiş ve şimdi de bir kardeş mi?” Gözlerime odaklanmış beni izliyordu. “Soyadı Laisa Leydi Sujin.” “Benim soyadım Laisa değil Profesör Shea, benim soyadım Kimina, neden anlamıyorsunuz?” Hala odak noktası gözlerimdi.” Sujin, sakin ol. Soyadını bende biliyorum. Bu hilal atalarımızdan kalan bir ay simgesi. Ve kitapta soyadının Laisa olduğu yazıyor. Bu durum garip gelebilir. Ancak mantıklı düşünmeli ve sakin olmalısın. Bildiğim kadarıyla üvey annenin soyadı da Laisa, doğru mu?” Maalesef, ne yapabilirim ki. Hayattaki şansımı babamı tanımakla bitirdiğimi düşünmeye başladım. “Evet, öyle.” Peki, senin üvey annenin kızı olma ihtimalin var mı?” Yok. Cevap çok basit. “Hayır, bunu konuşmak yerine abim ve bahsettiğiniz süper gizli kardeşimi konuşsak Profesör Shea?”

“Sujin, dersin başlıyor. Yalnızca ona odaklan. Sonra konuşacağız. Zamanımız yok.” Tek kelime etmeden dışarı çıktım. Aklımdaki sorular ve bunların iğrenç cevaplarını duymak istiyordum. Ağlamaya başladım. Küçükken ağlamayı güçsüzlük olarak görürdüm. Ama şu an bana kalırsa ağlamak, duyguların fiziksel olarak yansıması, soyutun somuta dönüşmesiydi. Göz yaşlarımı silip dersimizin yapılacağı odaya gittim. Yerde beyaz ve siyah daireler vardı. “Merhaba, sen Sujin misin, yoksa Mya mı?” Mya mı? O çakma kardeşin adı olmalı diye düşündüm. “Ben Sujin, Mya okulda yok.” “Tamam Leydi Sujin, anladım. Lütfen beyaz dairenin içerisine gir.” Yavaş adımlarla daireye doğru ilerledim. “Bakın leydiler ve lordlar. Siyah ve beyaz olarak ikiye ayrıldınız. Bundan sonra da iki grup olarak devam edeceksiniz.” Herkesin kafası karışmışa benziyordu. “ Hocam, ama bu saçma. Ne yapacağız böyle.” Dedi sarışın çocuk. Boyu oldukça uzundu. Gözleri oldukça keskin bakıyordu. “Diego, yavaş olun. Elbet öğreneceksiniz.” Dedi sırıtarak. Sırıtmasına bir ben sinir olmamıştım umarım ki öğrencilerin yüzlerinden hepsinin bu eğitmene ısınamadıkları belli oluyordu. “İlk ders yorucu olmayacak merak etmeyin. Yalnızca bir dans dersi. Eşlerinizin yanına geçin lütfen.” Hayır, Alex’ in yüzüne nasıl bakıcam. Gerçekliğini bile bilmediğim aptal sözlere inanıp inanmamam gerektiğini bile bilmiyorum. Evet, süper bir söz… Bilmiyorum. Ne mi yapacağım? Bilmiyorum. Nasıl mı davranacağım? Bilmiyorum. Peki hayatıma nasıl şekil vereceğim. İnanın hiç bilmiyorum. Alex yüzünde ki gülümseme ile yanıma geldi. Gözlerime baktı. Gülümsememi bekliyor gibiydi. Oysa benim yüzümü hareket ettirecek halim yoktu. “Varisler, bahçeye çıkıyoruz önümden yürüyebilirsiniz” Gözlerimi Alex’ in yüzünden çektim ve ayaklarıma odaklandım. Yavaş yavaş yürüyerek bahçeye çıktık. Herkes eşleri ile karşı karşıya geldi. Dans etmeye başladık. Ellerimi Alex’ in boynuna götürdüm. Onun elleri ise belimdeydi. “Prenses, biraz solgunsunuz, bir şey mi oldu?” Gözlerimi ayaklarımdan çekip yüzüne baktım. En sevdiğim söz çıktı dudaklarımın arasından. “Bilmiyorum Alex.” En sevdiğim söz mü yoksa en çok kullandığım mi? Karar vermekte güçlük çekiyordum. “Bana karşı bir soğukluk mu Leydi, Camilla’ nın yanında gülümsüyordunuz.” Camilla derken yüzü ekşimiş gibiydi. “Atlatmam gereken zor şeyler var Alex, biliyorsun.” İçine sinmiş gibi değildi. İlk göründüğüm gibi değildim sonuçta. “Leydi, benden bir şey saklamanızı istememem.” Yarım bir şekilde gülümsedim. Bu son nokta. Yani bunları gerçekten yapmıştı ve öğrenip öğrenmediğimi bilmek için onlarca soru soruyordu. Takdire şayan açıkçası. “Sadece çevremde iki yüzlüler var Alex.” Duraksadım. Diyeceğimden korkuyordu. Biliyordum. Buda Camilla’ nın doğru söylediğinin kanıtıydı. Ne diyeceğimi kafamda topladım. Bilmiyorum kavramını yıktım. Biliyordum, bunu yapmıştı. “Senin gibi.” Dedim olabilecek en soğuk sesle. Ne yapalım, muhafız Bert sağ olsun. “Efendim?” Dedi. Yanlış anlamış olabileceğini umarak. “Doğru duydun, biliyorum, biliyorsun. Yaptın Alex.” Yüzü masum rolünden çıkmıştı. Biliyordu beni ikna edemeyeceğini. “Yaptım Sujin, Camilla ağzını kapasa keşke.” Dedi ve Camilla’ ya sert bir bakış attı. Ancak Camilla keyfi yerinde Diego ile dans ediyordu. Açıkçası gördüğünü sanmıyordum. Veya görse bile umursamazdı. “Ciddiyim, sence suç Camilla’ da mı?” Ona bakışım onu korkutuyordu. Gözleri yaptığından pişmanmış gibi bakıyordu. Pişman olmadığına ise adım kadar emidim. Gerçi soyisimimden sonra adıma ne kadar emin olduğum ise tartışılırdı. “Ağzını açma, sen bir prensessin ve bana boyun eğmek zorundasın. Kendini çok güçlü sanmazsan iyi edersin.” Gülümsedim. “Güç, güzel kelime. Ancak ben zekayı tercih ederim Alex.” Dediğim gibi ayağına çelme taktım. Yere düşerken onu tutup sırtına dizimin indirdim. Acıyla inledi. Herkesten uzaktık. Kimsenin bizi görmemesi bana yardımcı oluyordu. “Prensesler kimseye boyun eğmek zorunda değil Alex. Ama sen bunu yapabilirsin, bu kadar çok istiyorsan eğer. Haksız olduğunu bile bile cinsiyetini işin içine sokup çıkmaya çalışıyorsun. Sizin gibi prenslerin ve kralların sorununda bu. İşin içinden çıkamayınca güç gösterisi yapıyorsunuz. Savaşların ana nedeni de bu zaten. Keşke Kraliçe ve prensesler daha fazla söz hakkına sahip olsa. Ancak sanıyorum ki buda sizin mükemmel güç gösterinizin bir parçası.” Yüzüme şaşkın bir ifade ile bakıyordu. Dünya da prenseslerin söz hakkı oldukça azdı. Benim ona boyun eğeceğimi düşünmüş, yaptığı hatadan korkmamıştı. Kimse yoktu yanımızda. Onlardan uzaklaşmıştık. Bir hışımla ayağa kalktı. Kolumu tutup kendine çekti. Sırtım onun göğsüne denk geliyordu. “Çok bilmiş prenses, şimdide göster zekanı.” Memnuniyetle Alex. Sağ bacağına güçlü bir tekme attım. Yere düşerken benimde tuttuğu için yanına düştüm. İkimizde yerde yatıyorduk. Kimse konuşmuyordu. Nefret bir anlığına susmuştu, aramızdan ayrılmıştı. Biz ise korkunç karanlıkta bize göz kırpan yıldızlarla kalmıştık. Onları izliyorduk. “Sandığımdan farklısın Sujin, çok farklısın.” Yenilgi… Zor kabulleneceğim şeylerden biriydi. Alex ise hemen kabullenmişti ya da yalnızca öyle anlamamı istemişti “Farklı değilim, sen prensesleri anlamak istemiyorsun yalnızca.” Tuttuğunu bile fark etmediği nefesini verdi. “ Sen kendini böyle sanma. Prensesler güçsüzdür.” Anlamayacak. Nasıl anlasın ki? O küçük beynine bunları sokmak zor olmalı. “ Yapamayacaksın, biliyorsun değil mi?” Başını salladı. “Yapamayacağını düşünüyorsan haklısın, yapamazsın. Çünkü her şey düşüncelerine bağlı, gücüne değil.” “Biz, olamayacağız değil mi?” Başımı olumsuz anlamda salladım. “Olamayacağız Alex.” Ayağa kalktı. Elini bana uzattı. Elini tutmadan ayağa kalkmaya çalışırken tekrar yere düştüm. Bacağımı sakatladığımı fark etmemiştim bile. “O dillere destan zekan bacağını kurtaramamış prenses, dur şuradan birini çağırayım.” Göz devirdim. “Acele etsen sevinirim Alex.” Koşar adımlarla bahçenin ana kısmına doğru ilerledi. Birkaç dakika sonra geri döndü. “Üzgünüm prenses ancak herkes gitmiş.” Dalga mı geçiyor bu benimle. “Şaka yapma canım acıyor, gerçi çokta umrunda ama…” Sırıttı. “Evet, o yüzden ben gidiyorum Leydim, iyi geceler. Tabi senin için her ne kadar iyi olabilirse.” Hayır, beni burda bırakmaz. Değil mi? “Alex!” Arkasından bağırmakla yetindim. Belki de bir nebze haklıydı. Sonuçta ona zarar vermeye çalışan bendim. Bu halde ne yapacağım diye geçirdim içimden. Ayağımı çimlere uzattım. Kafamı yere yaslayıp yıldızları izlemeye koyuldum. Ah evet, yıldızlar, bu dünya için fazla güzeller. Bir anda bir yıldız kaydı. Dilek tutmadım. Yıldızın gökyüzüne ihanet etmesi ilk defa mutsuz etti beni. Bir an aklım bacağıma gitti. Kendimi sakatlayacak ne yaptım ki? Elbisemi hafif kıvırıp bacağıma baktım. “Hayır, olamaz.” Bacağımı sakatlamamıştım. Kocaman bir diken bacağımdaki şişliğin üzerinde duruyordu. Yavaşça çıkardım. İstemeden bağırmış olsam da bacağımdaki yaranın acısı dikeni çıkartmamla birlikte çoğalmıştı. Unutmak için hayal kurmaya başladım. Asla olmayacak uçuk hayaller. Sonuçta her gerçek bir hayalle başlar. Ben hayal dünyasında bacağımdaki acı ile çırpınırken bir hışırtı duydum. Kafamı o yöne çevirmedim. Muhtemelen Camilla odada olmadığımı fark edip gelmişti. “ Sujin.” İşte bu ses ile kafamı çevirdim. “Alex?” Gülümsemiyordu, ilk defa… “Yaklaşık 2 saattir burdasın Sujin.” Madem o gülümsemiyor, bu görev bana ait. “Evet, biliyorum. Henüz o kadar kötü değilim.” Hala yüz ifadesi değişmemişti. “Bacağının o kadar kötü olduğunu düşünmemiştim, kusura bakma.” Dedi ve bana doğru yürümeye başladı. “İnan bana, bende düşünmemiştim.” Kolları belimi buldu. Beni kucağına aldı. “Prenseslerin olduğu bölüme çıkmam yasak, şifacıların odasına bırakacağım.” Başımı salladım. Düşünmek istemiyordum. Bazen çok isterim, aklımı alıp fırlatmak, en azından düşünmemek. Belki de buda benim sorunum. Ya da kimine göre hastalığım. Bildiğim şeylerden değil,bilmediğim bir şeyler var sanki. Kendimden bile sakladığım. “ Odanın kapısı kapalı, nerdeler ki?” Gözlerine baktım. Deniz mavisi gözlerine. “İndir beni o zaman Alex.” Kafası karışmış gibiydi. “Bacağın yaralı Sujin.” Ciddi misin demek geldi içimden. “Uzun süredir beni taşıyorsun, kollarını hissetmeyeceksin.” Aferin pamuk kalpli Sujin, bir çocuğa seni taşıması için yardım etmediğin kaldı. Camilla'nın dediklerini düşün biraz. “En az bir kuş tüyü kadar hafifsin Sujin. Ayrıca indirirsem ne yapacaksın. 2 saat daha mı oturacaksın.” Haklıydı. Yapamazdım. Birkaç şifacı elinde bitki çayı ile göründü. “Hey, burda ne yapıyorsunuz. Bir dakika. Leydi Sujin, iyi misiniz?” Alex”in kolunu sıktım. Beni bırakması gerekirdi. “Bacağına diken batmış Dalie.” Bir dakika ya, bacağıma diken battığını nerden biliyor bu? Ayrıca bu kadını nasıl tanıyor. Geçmişten beri en büyük kurallardan biridir. Saray dışındaki hizmetlilerin adını öğrenmemiz kesinlikle yasaktı. Alex bu riski almış olamazdı. Değil mi? Göz kapaklarım açık durmakla kapanmak arasında büyük bir savaş veriyordu. Hala Alex’in kucağındaydım. Bir anda boynundaki kolyeye ilişti gözüm. Kolyenin ucu yeşildi. İçi boşalmış bir zehir kutusu vardı. Ucunda olması gereken şey iğneydi. Ancak o iğne benim bacağıma batmıştı…Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu. İçeriden bir kadının sesi duyuldu. Gözüm bilincimin dışında kapanmıştı. Ancak kulaklarım oldukça iyi duyuyordu. “Alex, onu buraya getirin.” Partha’nın sesine ne kadar çok benziyor diye geçirdim içimden. Aklıma o olabileceği ihtimali gelse de bunun saçma olduğunu düşündüm. Buraya gelmiş olamazdı. Alex'in kolları arasında daha önce bilmediğim bir yere götürülüyordum. Beni mermer bir zeminin üzerine bıraktı. Keşke bir de görebilsem… “Bak Kızıl Ateş, kızı sana getirdim. Beni sal artık.” Evet, şifacıların odasında değildim. Artık bunu biliyorum. Peki ya Kızıl Ateş kim. Umarım ölmeden öğrenebilirim. “Ah, seninle işim bitmedi 4 Numara Alex.” Tamam, hiçbir şey bilmiyordum, ama en azından duyuyordum. “Ayrıca Sujin senin biricik eşin, ha?” Alex büyük bir kahkaha patlattı. Ay, ben sana bayılıyorum Alex. “Söylesene Kızıl Ateş, bu seferde Sujin’ den mi kıskandın beni, kendi kızından.” Kendi ney dedi o? Kızı mı? Kaç farklı annem vardı acaba. Bu üç oluyor çünkü. Duyduğum her şey bana bir masal gibi geliyordu. İnanamayacağım kadar gerçek gün yüzüne çıkıyordu ve hiçbir insan bu kadarını kaldıramazdı. “ Sus seni gerizekalı, o benim kızım falan değil. Sokakta buldum diyorum ya.” Ve daha güçlü bir kahkaha. Cadı kahkahası… Tamam, bu gerçek olmaya en uzak şeydi ama artık dedikleri şeyleri daha önceden biliyormuşum gibi hissetmeye başladım. Bu his garipti. Çok garipti. Ve artık onun Partha olduğuna emindim. Aklımı başıma toplamaya çalıştım. Evet, bir bakalım, kendimi nasıl savunabilirim? Bacağımdaki hançer geldi aklıma. Sol bacağımda ise bıçak vardı. Bunlar aklıma gelince bir nebze olsun rahatlamış olsam da kaç kişi olduklarından haberim yoktu. “Neyse 4 Numara Alex, sen içerden kızı getir, neydi adı Camela mı?” Camilla’ dan bahsediyor olmalılar diye düşündüm. “ Hayır, Camilla. Ve tamam getiriyorum.” Bir gecede iki varis. Mükemmel olmalı. Ancak Camilla’nın odada olmadığımı fark edip beni aramasından anlamalıydım. Camilla’nın içeri girdiğini o hoş kokusundan anladım. Yasemin korkuyordu. “Bana bakın, hepinizi bitiririm.” Dedi Camilla. Zavallı… Partha veya diğer adıyla Kızıl Ateş konuşmaya başladı. “A, evet biliyoruz. Ancak şu an benim sözüm geçerli. Arkadaşında yanında hem, tek değilsin Camilla.” Camilla'nın hızlı ve sınırlı soluk alıp verişini duyabiliyordum. “Hey, Sujin!” Camilla' beni yeni görmüştü. Bağırıyordu, çok fazla. İki gün önce tanıştığı biri için gerçekten çok fazla. “Hey Camilla, Sujin iyi. Uyanacak ve senin gibi tutsak kalacak.” Tutsak mı? Sizi öldürmeyi tercih ederim. “Öyle olmalı, muhtemel haklısındır 4 Numara Alex ancak arkadaşımın tutsak kalması bana pek mantıklı gelmiyor!” Konuş Camilla. Ben yapamıyorum, sen yap. “Kuzenine üzülmem normal Camilla. Odana geç ve sakinleş.” Konuştu Anne bozuntusu Kızıl Ateş. Kuzen mi demişti o? Midem bulanıyordu, çok fazla. Belki de beynimin bana ilettiği halüsinasyondur bunlar. Ve belki de hala yatıyorumdur çimenlerin üstünde. Bu kadar gerçek fazlaydı çünkü. Ve eğer gerçekten gerçekse… “Sen bir sus Kızıl Ateş.” Dedi Camilla. Ve yürüme seslerinden odasına gittiğini anladım. Yaklaşık yarım saat boyunca ses gelmedi. Ve benim mide bulantım gittikçe artarak devam etti. Gözlerim yavaşça açıldı. Göz kapaklarımdaki ağrı beni derin bir uykuya götürmeye çalışsa da buna izin vermeyecektim. Midem fazla bulanıyor, başım fazla dönüyordu. Yoğun mide bulantıma dayanamayıp kusmaya başladım. İçeri uzun boyuyla ve kömür renkli gözleriyle bir çocuk girdi. Beni izliyordu. Ağzımı kolumla sildim. “Kızıl Ateş kendine yeni yalakalar bulmuş bakıyorum da.” “Memnun oldum tatlım, Breeden derler bana.” “Şu an tek ihtiyacım senin adını öğrenmekti, çok sağ ol Breeden.” Kaçma ihtimalim vardı elbet. Amacım kapının kilitli olup olmadığına bakmaktı. Kafamda hızlıca bir plan kurdum. Kapıya doğru koşup açmaya çalışırsam kilitli olup olmadığını anlardım. Ve o tek amacımın kaçmak olduğunu düşünürdü. Daha fazla düşünmezdim. Hızlıca kapıya doğru koştum. Tam tahmin ettiğim gibi kilitliydi. Arkamı döndüm. Korkmuş gibi davranıyordum. “Sakin ol Sujin.” Gülümsüyordu. İğrenç bir şekilde gülümsüyordu. Elimle bacağımı yokladım. Hançer hala oradaydı. Ona yaklaştım, beni kolumdan tutup yere oturttu. İtaatkâr bir tavırla dediğini yaptım. Yanına oturdum. “Neden buradayım?” Dedim tamamen konu dağılsın diye. Ben de bilmiyorum minik suikastçı.” Elimle bacağımdaki hançeri çıkardım. Yanına oturduğum mermerden hızla kalkıp önüne geçtim. Hançeri boğazına dayadım. Hızlı davranıp elimi sertçe çevirdi. Hançeri diğer elime verip bacağına geçirdim. Acı ile bağırmasıyla kapı açıldı. Hançeri hızlı bir şekilde bacağıma geri taktım. “ Ne oluyor burada Breeden?” Breeden yüzüne eski iğrenç sırıtışını yerleştirdi. “Bir şey olduğu yok Kızıl Ateş. Uyandırdım sadece.” Kızıl Ateş gülümsedi. “Sujin, babanı merak ediyor olmalısın.” Babam. Kızıl Ateş buradaysa, babam nerede? Yoksa dediklerini yaptı mı? Hayır, yapmış olamaz. Babam ölseydi bana kraliçe olduğuma dair mektup gelirdi. Eminim güvendedir. “Hayır Partha, etmiyorum.” Partha’nın gülümsemesi soldu. “Tatlım, kızım benim. Annen burada zaten.” Suratına tükürdüm. Eliyle silmek yerine yüzümü incelemeyi tercih etti. “ Anne mi, sen mi?” Dedim sakince. Başını salladı. “Seni do

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.