İçeriğe geç

Kralın Doğuşu

Bölüm 2 · 19 dk okuma

Kralın Doğuşu

Bölüm 2

2.BÖLÜM

Gözlerimi açtığımda Güneş ışığı yüzünden hemen geri kapattım. Yataktan kalkıp biraz esnedikten sonra kapıya doğru ilerledim. Kapı kulpunu çevirdiğimde kilitli olduğunu fark ettim. Tabi ki kilitleyeceklerdi. Tedbiri elden bırakamazlardı. Sadece yatak olan bu odada kimse kalmıyordu bu yüzden burayı bana verdiler. Gece uyumak biraz zor olsa da bir süre sonra uyuyakalmıştım. Elim ile saçımı düzelttikten sonra yatmadan önce köşeye fırlattığım yıpranmış gömleğimi aldım ve giyindim. Bembeyaz gömlek pislik içerisinde kalmıştı fakat yapacak bir şey yoktu. Bilseydim yanıma yedek bir tane daha alırdım. Gömleğimin yakasını düzelttim. Ardından yatağımı düzenledim. Bu çürümüş yatakta yatmak beni iğrendirse de mecbur kalmıştım. Bir ara yerde uyumayı düşündüm fakat sonradan köşelerde biriken örümcek ağlarını görünce bu fikrimden hemen vazgeçtim. Odanın sağ duvarında yatağımın biraz üstünde bulunan küçük pencereyi açtım. Bu pencere avucumun gireceği kadardı. Biraz zor olsa da pencereye yaklaşarak derin bir nefes aldım. Bu oda ceset gibi kokuyordu. Gece boyunca pencereyi açık tutmaya karar vermiştim ta ki odama bir eşek arısı girene kadar. Nasıl uyuduğum hakkında en ufak fikrim yoktu. Yorgunluktan olsa gerek.

Pencereden hava alırken yumduğum gözlerimi yavaşça açınca burnumun bir santim ilerisinde oluşmuş kalın örümcek ağı ile göz göze geldim. Hemen iğrenerek geri çekildim. Bu odada temiz bir şey var mıydı acaba? Gece yatmadan önce çizmelerimi çıkarmak istemiyordum fakat onlarla yatamayacağım için mecburen çıkarıp bir köşeye koymuştum. Çizmemin yanına gittiğimde içlerini kontrol ettim. Fare çıkmasını istemezdim. Temiz olduğun fark edince hızlıca giyindim. Ben çizmelerimi giyinirken kapıdan gelen anahtar sesi ile gülümsedim. Bu lanet yerden kurtulacağım için mutluydum. Kapı açıldığında oluşan aradan Orion gözüktü. “Rahat uyudun mu?” diye sordu kapıya yaslanarak. Kaşlarımı havaya kaldırarak “çok” dedim. Söylediğim şeyin şaka olduğunu anlamamış olmalı ki kollarını önünde birleştirerek “iyi” dedi. Ayağa kalkıp elim ile önüme düşen saç telini geriye attım. Hızlı adımlarla bu iğrenç odayı terk ettim.

Odadan çıktığım anda burnuma mükemmel kokular geldi. Gözlerimi açıp mutfağa baktım. Mutfak, koltuk ve masa aynı odada bulunuyordu. Eira tezgâhta duran hazır tabakları masaya taşıyordu. Herkes masada yerine yerleşirken ben gidip Eira’ya yardım ettim. Boş kalan bir yere oturup elime çatalı aldım ve mükemmel görünen yemekten biraz alıp yedim. Tadı da kokusu kadar güzeldi.

Yemeğimi bitirdikten sonra kirli tabağı tezgâha götürdüm. Gecenin yarısında uyuyamadığım için gözlerim acımaya başlamıştı. Yarım saniye boyunca gözlerimi kapalı tutsam hemen uyuyup giderdim. Bende bunun olmaması için uğraşıyordum. Talis, lacivert uzun saçlarını geriye savurdu ve koltuğa oturdu. “Ne zaman kasabaya iniyoruz?” diye sordu koltuğun hepsini kaplayacak bir pozisyona geçerek. Cebinden orta boylarında bir altın kesesi çıkardı. Bu kesenin rengi kırmızıydı. Dur bir dakika, bu benim kesemdi. Yolculuğa çıkmadan önce aldığım kese. “Onlar benim altınlarım mı?” diye sordum. Talis keseyi havaya atarak tutuyordu. “Evet, ama artık benim. Eğer çok istersen yarıya bölebiliriz prens hazretleri.” Omuzlarımı silkeledim. “Al, hepsi senin olsun.” Söylediğim şey ile herkes bana bakmaya başladı. Ağzı dolu olan Cyrus etrafa tükürerek “zenginlik bu olsa gerek” dedi. Cyrus’un tükürüğü üstüne gelen Hiera peçete ile sildi. “Ağzın doluyken konuşma.” Cyrus başı ile onaylayarak yemeğine geri döndü. Gözlerim köşede durup hançerlerini temizleyen Orion’u buldu. Elinde tuttuğunun gölge hançerler olduğunu fark ettim. “Gölge hançerler mi?” diye sordum. Orion başını kaldırıp beniz süzdü. “Evet. Kullanabiliyor musun?” başımı yana doğru yasladım. “Eh, işte. Sen?” Talis ellerini başının arkasına koydu. “Orion gölge hançerlerin babasıdır.” Gözlerimi kısarak gölge hançerlere baktım. Daha önce böyle bir gölge hançer görmemiştim. “Özel üretim mi?” diye sordum. Orion başını iki yana salladı. “Ben yaptım.” Kaşlarım çatılmıştı. Bu kadar güzel bir hançer yapabildiğine göre belli ki bayağı yetenekliydi.

Bir süre sonra herkes kasabaya inmek için hazırlanmıştı. Bana da bir tane siyah pelerin vermişlerdi. Hava bugün biraz rüzgârlıydı. Ayrıca tanınmamam lazımdı. Osiris dış kapıyı açarak dışarı çıktı. Ardından hepimiz teker teker çıktık. Temiz havayı içime çektim. Gece boyu o iğrenç odadan sonra bu gerçekten iyi gelmişti. Bu ahşap ev kasabaya nazaran daha yüksekte kalıyordu. Etrafa baktığımda buradan başka bir ev göremedim. Bu ahşap evin dışını sarmaşıklar sarmıştı. Uzamış çimenlerde rüzgârın etkisiyle sıra halinde hareket ediyordu. Çizmelerim ile çimenleri ezerek kasabaya doğru ilerledim. Crystalis krallığı yeşilliklere dolu bir krallık olduğu için kasaba bile yeşillere gömülmüştü. Burada ağaç yoktu varsa da birkaç tane vardı. Fakat yine de yeşil uzun çimenler hoş bir görüntü katıyordu. Kasabadan ileriye baktığımda masmavi sonsuzluğa uzanan denizi gördüm. Rüzgâr yüzünden hafif dalgalıydı. Ardından kasabanın yanında olan büyük göle baktım. Gölün üzerindeki köprü bile sarmaşıklarla doluydu. Burayı daha önce haritalarda falan görmüştüm. Onun haricinde hiç gidip kendi gözlerim ile görmemiştim.

Belli ki akşam hafif yağmur yağmıştı çünkü toprak kokusu her yere yayılmıştı. Osiris hepimizden önde gidiyordu. Bende arkalarından ilerliyordum. Ben önümdeki bu güzelliğe büyülenmiş bir şekildeyken Talis bir anda omzuma vurdu. “Niye öyle bakıyorsun? Eminim ki daha önce buraya gelmişsindir prens hazretleri.” Başımı hafifçe yere eğip önümde duran küçük taşa tekme attım. “Hayır.” Söylemem ile herkes şaşkınca bana baktı. Onlara daha önce her şeyi anlatmıştım. Neden bu kadar şaşırıyorlardı ki? “Baban daha önce illa ki bir kraliyet ziyaretine falan gitmiştir. Eminim ki sende gitmişsindir.” Talis’in bu dediğiyle ona göz devirdim. “İlk önce o benim babammış gibi konuşma. Ayrıca ben on yedi yaşımdan beri o adamdan uzaktayım. Yani onun ile bir alakam yok. Küçükken bir geziye gitse de beni götürmezdi.” Verdiğim cevap ile herkes önüne döndü. Pelerinimdeki kapüşonu yüzümü örtecek kadar çektim. Tedbiri elden bırakamazdım. Bu diyar benim yüzümü bilmiyordu ama yine de eminim ki birkaç kişi biliyordur.

Kasabaya indiğimizde bir ara sokağa girdik. Ardından ara sokaktan sağa döndük. Çarşı hemen karşımıza çıkmıştı. Açılmış tezgâhlar ve çocukları ile onları inceleyen insanlardan bunu anlayabildim. İlk başta atıştırmalık alacaktık. Meyve ve sebze satan bir tezgâha geldik. Burada ki ürünler güzel bir şekilde yetiştirilmişlerdi. İlk başta elma aldık. Ardından biraz da armut. Elmaları fazla almamızın sebebi atları da düşünmemizdi. Ardından her türlü şeye karşı daha kaliteli ve sıcak tutacak pelerinler aldık. Tedbir amaçlı birkaç tane de kalın battaniye aldık. Yanımıza birkaç tane daha atıştırmalık aldıktan sonra eğlencesine gezmeye başladık. Bilmediğimiz sokaklara giriyor, görmediğimiz dükkânları geziyorduk. En son bir dükkâna girdiğimde muhafız ile şakalaşan bir esnaf gördüm. Buradan muhafızlar halka fazlasıyla iyi davranıyordu. Redvers akademisinin orada halk muhafızlardan kaçıyordu resmen.

Hava serinlemeye başlayınca kasabadan uzaklaşıp eve doğru ilerledik. Ahşap eve girdiğimizde gözlerim duvarda asılı olan kırık saati buldu. Saat öğlen iki olmuştu. Hiera atları beslemek için ahıra gitti. Siyah İnci’mde oradaydı. O ata biraz hızlı bağlandım sanırım.

Orion şömineyi yakarak odayı ısıtmaya çalıştı. Ahşapların arası biraz açık olduğu için soğuk buraya da gelmişti. Şöminenin önünde oturmuş ateşi izledim. Elim ile bu ateşi dilediğim gibi kontrol edebiliyordum. Arada şiddetlenmesini sağlıyordum. Bazen de ateşi sağa sola doğru yönlendiriyordum. Can sıkıntısından yapabileceğim tek şey buydu. Keşke sabah erkenden hazırlığımızı yapıp yola çıksaydık. Bunun için vaktimiz vardı. Bir günümüz boşa gitmişti.

Gözlerimi açtığımda önümde eski bir ev duruyordu. Şiddetli yağmur yüzünden eve girmek zorunda kaldım. Evin kapısından içeri girdiğimde içeride sadece bir tane çift kişilik yatak vardı. Bir de yatağın yanında kartondan oluşan bir komodin vardı. Komodinin üzerinde de bir resim vardı. Resim de yüzleri buğulu iki tane insan vardı. Resmi elime alıp inceledim. Siyah saçlı hamile bir kadın vardı. Bu kadının yanında da tıpkı onun gibi siyah saçlı bir adam vardı. Adam kadının yanağından öpüyordu. Kadında anladığım kadarıyla gülümsüyordu. Bir süre sonra şiddetle kapı açıldı. Resmi hemen komodinin üstüne koydum. Resimdeki kadın ve erkek telaşla içeri girmişlerdi. Erkek hızlıca kapıyı kapatıp arkasına bir şey dayadı. Hemen kadının yanına giderek onu kollarının arasına aldı. Bir köşeye geçerek telaşla kapıya bakmaya başladılar. Gözlerindeki o çaresizliği buradan bile görebiliyordum. Adamın bir eli aynı zamanda hamile kadının karnını okşuyordu. Kadın, erkeğin yanağını okşayarak “seni seviyorum Lucas” dedi. Erkek ise kadının dudaklarını nazik bir şekilde öptü. “Bende seni seviyorum Valeska.” Erkeğin söylediği şey ile donup kaldım. Valeska. Bu… Benim… Annemin adıydı.

Tam o sırada kapı kırıldı ve içeriye birkaç muhafız ile biri daha girdi. Dışarıdan gelen yıldırımın ışığı ile bu adamın kim olduğunu gördüm. Bu… Kişi benim üvey babamdı. Şimdi anlıyordum ben gerçek babamın öldürüldüğü andaydım. Ben engel olmak için koşacağım sırada üvey babam kılıcı ile babamın boynunu kesti. Annenim kulağı sağır edici bir çığlık ile geriye doğru emeklediğini gördüm. Annemin önünde kendimi siper etmek için giderken görünmez bir duvar yüzünden bunu yapamadım. Duvarı yumrukladım, tekmeler savurdum, ateş fırlattım. En son elimden hiçbir şey gelmeyeceğini anladığımda yere yığılarak ağlamaya başladım. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken üvey babam muhafızlara emir vererek annemi bu eski evden sürükletti. Babamın bedeninden kopmuş kafasını baktığımda ağlamam daha da şiddetlendi. Dizlerimi kendime çekerek kafamı gömdüm ve ağlamaya devam ettim. Yaklaşık yarım saat kadar ağladıktan sonra yorgunluktan bedenim zayıf düştü ve bir köşeye yığılıp uyuyakaldım.

Gözlerimi açtığımda kendimi kurumuş gözyaşlarımın içinde buldum. Yataktan doğrulduğum. Etrafa baktığımda ekibin benim için ayırdığı odada olduğumu fark ettim. Kâbustu. Gördüğüm şey sadece bir kâbustu. Fakat her şeyi gerçekmiş gibi görmüştüm. Sanki istemeyerek o ana gitmişim gibiydi. Aklıma babamın cesedi geldiğinde tekrardan gözümden bir yaş akmaya başladı. Evet, şimdi hatırlıyordum dün hazırlık yaptıktan sonra eve geldiğimizde biraz oyalanmıştım. Ardından yaptığımız planı baştan aşağı kendi aklımdan geçirdikten sonra akşam yemeğimi yiyip uyumuştum. Her şey lanet bir rüyadan ibaretti. Fakat yine de etkisinden çıkabileceğimi sanmıyordum.

İstemeyerek yataktan kalkıp köşede duran gömleğimi giyindim. Çizmelerimi de ayaklarıma geçirdikten sonra saçlarımı elim ile düzelttim. Küçük pencereyi açarken Orion geldi ve kilitli olan kapıyı açtı. Kahvaltı yapabileceğimi sanmıyordum. İştahım yoktu.

Odadan dışarı çıktığım anda yine burnuma mükemmel kokular gelmeye başladı ama iştahım yoktu. Eira tabakları daha yeni dolduruyordu. “Ben yemeyeceğim.” Eira dönüp bana baktı. “Bitkin görünüyorsun. İyi misin?” yalan söylemeyi sevmesem de başım ile onayladım. “İyi görünmüyorsun ama. Bugün de dinlenip yarın yolculuğa çıkabiliriz.” Osiris’in söylediği ile başımı iki yana salladım. “Ben iyiyim. Ve hayır, ne olursa olsun bu plan ertelenmeyecek.” Gördüğüm bu kâbustan sonra damarlarımda sinsice dolaşan intikam arzusu daha da artmıştı. Üvey babam denilen piçi öldürmek için can atıyordum resmen. Osiris, “o zaman kahvaltını yapmalısın.”

Osiris’in zoru ile masaya oturup kahvaltımı yapmaya başladım. Yediğim şeyin bir tadı yoktu. Bir şey yiyordum ama neydi bilmiyordum. Diğerleri ne kadar keyif ile yese de ben bir şey hissetmiyordum. Ağzımın tadı kaçmıştı. Tabağımdaki son lokmayı da çatalım ile aldıktan sonra Orion ile atları hazırlamaya gittik. Güneş henüz yeni doğuyordu. Hızlıca işlerimizi halledip yola çıksak akşama doğru oraya varmış olurduk. Ahşap evin biraz ilerisinde büyük bir kulübe vardı. Sanırım ahır burasıydı. Ahıra girdiğimde en sonda durup su içen Siyah İnci’nin yanına gittim. Suyunu içtikten sonra onun siyah yelesini okşadım. Orion yanıma gelip Siyah İnci’nin eyerini taktı. “Asil bir at.” Söylediğine başımı sallayarak onayladım. Köşede duran eyerlerden birini aldım ve Siyah İnci’nin yanında ki kahverengi ata taktım. Ben eyerleri takarken Orion’da yularları takıyordu. Bir süre sonra atlara yem verip ahırı terk ettik. Şimdi gidip bizim hazırlanmamız lazımdı.

Eve girdiğimde herkesin neredeyse hazır olduğunu gördüm. Cyrus benim için birkaç parça kıyafet ayırmıştı. Odama çekilip Cyrus’un verdiği kıyafetleri giyindim. Siyah bağcıklı gömlek ile siyah pantolon vermişti. Üzerimdeki bu iğrenç kıyafetlerden kurtulacağım için mutluydum. Üstümü giyindikten sonra kirli giysilerimi bir köşeye bıraktım ve dün çarşıdan aldığımız pelerinimi giyindim. Son olarak saçlarımı tekrardan düzenledikten sonra artık gitmeye hazırdım.

Kapının önüne geldiğimde herkes atına binmişti. Hepsinin ortasında bulunan Siyah İnci’nin yanına gittim. Zıplayıp üzerine binerken aklıma gördüğüm kâbusta ki babamın bedeninden kopmuş kafası geldi. Bu yapacağım senin için Lucas ve Valeska. Bunların hepsi sizin için benim sevgili ailem. Siyah İnci’nin yularını hafifi oynatarak ilerlemesini sağladım. İşte başlıyoruz.

İlk başta biraz hızlı gitsek de bir süre sonra yavaşlamıştık. Eldoria krallığından gidecektik. Etrafını dolanmak biraz zaman aldığı için içinden geçip Ravaryn krallığına gidecektik. Yani dağların arasından geçecektik. Bu biraz sakıncalı olsa da bazen risk almak en iyisi olurdu. Yeteri kadar erzakımız vardı. Herhangi bir hayvan saldırısında da birbirimizi koyabilirdik. Bu yüzden çok büyük bir sorun yaratacağını düşünmüyordum. Küçük ve yıkılmak üzere olan bir kaleyi geçtikten sonra Crystalis sınırlarından çıkmıştık. Sandığımdan daha hızlı gidiyorduk.

Gölün etrafından giderken bulutların Güneş’i kapattığını fark ettim. Bunlar yağmur bulutlarıydı. Eğer fazla yağmaya başlarsa Eldoria krallığında bir geceliğine kalırdık. Umarım yağmazdı çünkü bu yolculuğu daha fazla uzatmak istemiyordum. Bir an evvel Ravaryn krallığına varmak istiyordum. Ben bunu düşünürken yüzüme düşen sert ve büyük bir damla ile küfür ettim. Bu yağmur artacaktı. Siyah İnci’yi durdurup diğerlerine döndüm. “Yağmur artarsa Eldoria krallığında bir gece geçiririz.” Osiris öne çıkarak elini gökyüzüne doğru uzattı. Eline düşen yağmur damlası ile beni onayladı. “Yağmur damlaları sert ve büyük Eldoria krallığında kalmak en mantıklısı fakat dağları geçebilir miyiz bilmiyorum.” Eira, Osiris’in yanına doğru atı ile geldi. “Dağlara girmeden önce küçük bir yerleşim alanı var. Benim büyükannem orada yaşıyor. Eğer isterseniz onda kalabiliriz.” İşte bu harikaydı. “Olur” diyerek yola devam ettim. Artık daha hızlı ilerliyorduk. Yağmura yakalanmak bizim için kötü olurdu.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. Sis çöktüğü için çok bir şey göremiyorduk fakat yine de durmadan ilerliyorduk. Atlarımız yorulmuşlardı. Bu yüzden yavaşlamışlardı. Eira’nın dediğine göre yaklaşık yirmi dakika sonra istediğimiz yerde olacaktık. Şuan yirmi dakika içinde yağmurun azalmasını ummaktan başka bir şey yapamıyorduk. Siyah saçlarım yağmur yüzünden önüme düşmüşlerdi. Elim ile onları geri attıktan sonra Siyah İnci’nin yelesini okşayarak ona dayanması gerektiğini kulağına fısıldadım. Benim ona verdiğim küçük isteklendirme sayesinde daha da hızlandı. Diğerlerini geçerek en öne ben geçmiştim.

Bir süre sonra şükürler olsun ki Eira’nın dediği yere gelmiştik. Küçük bir yerleşim yeriydi. Birkaç ev bir araya gelerek küçük bir çemberi oluşturmuşlardı. Eira atından inerek büyükannesinin kaldığı evin kapısını çaldı. Bir süre sonra kambur bir yaşlı kadın kapıyı açtı. Yaşlı kadın, Eira’ya bir şeyler söyleyerek ona sarıldı. Yağan yağmur yüzünden hiçbir şey duyamıyordum. Eira bizi göstererek durumu anlattı. Yaşlı kadın kapısını ardında kadar açarak başı ile onayladı. Atları ne yapacağımız hakkında hiçbir fikrim yoktu. Siyah İnci’nin üstünden indim. Eira, Siyah İnci’yi alarak ahır olarak sandığım bir yere götürdü. Yaşlı kadında eli ile içeriyi gösterdi. Yavaş adımlarla eve doğru ilerledim. Kapı biraz küçük olduğu için başımı hafif öne eğmem gerekti. İçeriye girdiğim anda yüzüme sıcak bir hava geldi. Yaşlı kadın hepimizi bir yere oturtturdu. Burada sadece bir tane oda vardı. Orası da tuvaletti. Kadının yatağı, mutfağı kapıdan girdiğinizde karşınıza geliyordu zaten. Baştan aşağı taştan yapılmış bu ev sadece genişliğine büyüktü.

Bir köşeye geçip oturdum. Yaşlı kadın hepimize yeşil çay ikram ettikten sonra kendi de bir köşeye oturdu. “Hayırdır, nereye gidiyordunuz öyle?” diye sordu kadın yerinde sallanarak. Eira bir yalan uydurdu. “Ravaryn krallığını gezmeye gidiyorduk.” Yaşlı kadın başı ile onayladı. Yeşil çaydan bir yudum aldım. İçim ısınmıştı resmen. Pelerinimi çıkararak bir köşeye koydum. “Senin adın ne yakışıklı?” başımı kaldırıp yaşlı kadına baktığımda benden bahsettiğini anladım. Aklıma gelen bir tane ismi söyledim. “Kieran Alaric.” Bu isim Luna için savaşa giderken uydurduğum isimdi. Hala unutmadığım için kendime şaşırmıştım. Yaşlı kadın beni bir süre boyunca izledikten sonra Eira’ya döndü. “Tıpkı Lucas’a benziyor.” Duyduğum isim ile yerimden dikeldim. Bu gerçek babamın adıydı. Yaşlı kadın pencerenin önüne yerleştirdiği resmi eline aldı. Bir anda gözünden bir damla düştü. Yaşlı kadın ağlamaya başlamıştı. Şimdi öncelikle aynı adamdan mı bahsediyoruz onu anlamam gerekiyordu. Farklı kişilerden bahsediyor olabilirdik. “Lucas benim erkek kardeşimdi. Kendisinin Keegon Nolan diye bir oğlu var. Fakat Ravaryn kralının elinde büyüyor. Zavallı oğlan hala o aptalın babası olduğuna inanıyor. Onu görüp gerçekleri anlatmak isterdim.” Ekipteki herkesin gözleri bana döndü. Evet, aynı Lucas. Yani bu kadın benim halam oluyordu. Ne tepki vereceğimi bilemediğim için donup kalmıştım. Kadına gerçek kimliğimi söylese miydim yoksa hiçbir şey demesem miydim bilmiyordum. “Fotoğrafa bakabilir miyim?” diye sordum sadece. Kadın buruşmuş elleri ile fotoğrafı bana uzattı. Fotoğrafı görmem ile gözlerimin dolması bir olmuştu. Hayır, ağlayamazdım. Bunu yapamazdım.

Bu fotoğraf rüyamda gördüğüm fotoğraf ile aynıydı. Anemin ve babamın yüzünü ilk defa gördüm. Şuana kadar sadece isimlerini biliyordum. Onları görmek bütün bedenimin karıncalanmasına sebep olmuştu. Haykırarak ağlamak istiyordum ama bir şekilde yapamıyordum. Resmin köşelerinde kurumuş kan lekeleri rüyamda ki o korkunç görseli hatırlamama sebep olmuştu. Bu babamın kanıydı. Yaşlı kadın ayağa kalkarak tuvalete gitti. Ardından Eira hemen yanıma diz çöktü. “O mu?” diye sordu bana. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Konuşamıyordum. Göğsüm sıkışıyordu. Derin bir nefes alarak “O…” demem ile yaşlı kadının tuvaletten çıkması bir oldu. Eira hemen yerine oturdu. Bende derin bir nefes aldıktan sonra fotoğrafı pencerenin önüne yerleştirdim.

“Aç mısınız?” diye sordu yaşlı kadın çatlamış sesi ile. Diğerleri evet dese de benim iştahım kaçtığı için reddettim. Yaşlı kadın büyük bir tencerede yaptığı yemeği hemen tabaklara doldurdu ve büyük ahşap masaya koydu. Herkes iştahla yemeğini yerken bende hala pencerenin önündeki fotoğrafa bakıyordum. Bu halimi gören yaşlı kadın yanıma gelip oturdu. “O sensin değil mi?” sorduğu kişinin kim olduğunu anlayamadım. “Kim?”, kadın dizime elini koyarak “Keegon sensin değil mi?” sorduğu soru ile gülümseyerek dizime yerleştirdiği buruşmuş elleri aldım ve okşamaya başladım. “Sana yemin ediyorum ki onların intikamını alacağım.” Yaşlı kadın yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi. “Gerçeği biliyorsun yani?” onu başım ile onayladım. Evet, gerçek kimliğimi ona söylemiştim çünkü saklamamın bir manası yoktu. Ayrıca o benim halamdı. Ona güvenmeyip de kime güvenecektim ki? Hiç kimse. Yaşlı kadın eli ile yanağımı okşadı. “Sana güveniyorum Kai’im.” Benim için söylediği isim ile kaşlarım çatıldı. Benim bu surat ifademi gören kadın kıkırdadı. “Baban hep sana bu ismi vermek isterdi. Kai Raven. Sen annenin karnında iken senin ile konuşmak istediği sırada sana Kai derdi.” Kai Raven. “Kai…” diye mırıldandım. “Peki, sizin isminiz ne?” yaşlı kadın siyah saçlarıma elleri ile okşadı. “Katrina Raven. Bu arada fotoğraf sende kalabilir.” Camın önünde duran fotoğrafı aldım ve başparmağım ile okşadım. Masada oturanların kahkahası ile irkildim. Baktığımda bende kendimi gülmekten alı koyamadım. Yemek garip bir şekilde Cyrus’un yüzüne dökülmüştü. “Sana ağzını şıpırdatma demiştim” diye bağırdı Orion sinirle. Cyrus masanın köşesinde bulunan peçete ile yüzünü temizledikten sonra masaya elini vurdu. “Bunu yapmaya haddin yoktu. Ayrıca komik değil.” Yüzünde kalan yemek parçaları ile sinirlenince daha komik oluyordu. Bu yüzden Orion’da dayanamayıp gülmeye başladı. Bir süre sonra Orion gülerken sandalyeye yaslanması ile geriye doğru düştü. Düşmesi ile gülmem daha da arttı. Cyrus bile buna dayanamayıp güldü. Ayağa kalkıp Orion’nun yanına gittim. Sırtını ovalayarak yerde sürünüyordu. Elimi ona uzatarak ayağa kalkmasını sağladım. “Altı yıldır beraber olduğum arkadaşlarım beni kaldırmıyor da daha iki gün önce gelen adam beni kaldırıyor. Dostluk bitmiş ya!” onun bu söylediği ile gülüşmeler arttı. Bende gülerken bir anda gözlerim elimde duran fotoğrafı buldu. Ailemin bunu görmesi için her şeyimden vazgeçerdim.

Birkaç saat sonra Katrina’nın getirdiği bir kâğıt oyununu oynamak için masaya toplanmıştık. Oyunun kuralları çok basitti. Her kartın üzerinden 0’dan 9’a kadar rakamlar bulunuyordu. Ayrıca bu kartların yanında herhangi bir rengi olmayan 8 kart daha yer alıyor. Bunların kendinden farklı özellikleri var. Oyunun başında kartlar karıştırılarak, her bir oyuncuya 7 tane kart veriliyor. Kartların dağıtılmasının ardından ise yere bir tane ıskarta kartı açılıyor. Amacımız ise elimizdeki kartları bitirmek. Genelde kazanan kişi ben oluyordum çünkü diğerleri düşünmeden hareket ediyordu. Bense yapacağım hamleyi önceden iki defa düşünüyordum. İşin kötü tarafıysa herkes ortaya en az bir altın koymasıydı. Benim param Talis’de olduğu için bana sonradan ödemem için bir kâğıt çıkarmışlardı. Her kaybettiğim de oraya yazıyorlardı ama böyle bir şey hiç olmamıştı. Çünkü kaybetmemiştim. Bu yüzden hepsinin bütün parasını ben alıyordum. Bir ara hile yaptığımı düşünerek beni gözetim altında tuttular. Gözetmenim ise Cyrus olmuştu. Son tur bittiğinde yine ben kazandıktan sonra herkes ayağa kalkarak bağırmaya başladı. Ben ise sinsi bir gülüş ile masadaki olan altınların hepsini aldım. Altınları Katrina’nın getirdiği bir kesenin içine koydum.

Aradan bir süre geçtikten sonra Katrina ve Eira bize yer yatağı hazırladılar. İkişer kişiler şeklinde uyuyacaktık. Ve ben Cyrus ile uyuyacaktım. Gömleğimi sıcak olduğu için çıkarıp pelerinimin olduğu yere koydum. Çizmelerimi de bir köşeye yerleştirdikten sonra Cyrus ile ters yatarak yerleştik. Cyrus’un ayaklarını görmek garip hissettirdiği için sırtımı dönerek kurtulmuştum. Benim için aynısını yapınca dirseğim ile ayaklarına sert bir şekilde vurdum. Bağırarak dikeldi. “Niye vuruyorsun be?” ona doğru döndüm. “Benim ayaklarım sırtını döneceğin kadar kötü değil!” şuan bunun için bağırdığıma inanamıyordum. Cyrus ellerini havada savurarak “kokuyor bir kere!” diye bağırdı. “Hiç de bile.” Cyrus’a sırtımı döndüm. O da yerine tekrardan yattı. Bir süre sonra sessizlik çökmüştü. Bu sessizlik ile gözlerimi kapattım ve bir süre sonra uykunun huzurlu kollarına kendimi bıraktım.

Burnuma gelen toprak kokusu ile gözlerimi açtım. Biraz etrafa bakındıktan sonra doğruldum. Katrina hariç herkes uyuyordu. Cyrus’u uyandırmamaya özen göstererek ayağa kalktım. Başımın ucundaki olan pencerenin açık olduğunu görünce bu toprak kokusunun sebebini anlamıştım. Katrina mutfakta kendi başına bir şeyler hazırlıyordu. Kollarımı çıplak göğsümde birleştirdikten sonra yanına gittim. Taştan dolayı yerden gelen hafif soğuk ile çıplak ayaklarım üşümüştü. Kalçamı masaya yasladım. “Günaydın” dedi yaşlı çatlak sesi ile. “Günaydın.” Doğradığı salatalardan bir tanesini alarak ağzıma attım. Gömleğimi ve çizmelerimi giyinerek dış kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Geriye doğru belimi esnettikten sonra ahıra doğru ilerledim. Siyah İnci’nin nasıl olduğunu merak etmiştim.

Ahıra girdiğim anda en köşede duran Siyah İnci’ye doğru ilerledim. Siyah yelesini okşadım. “Umarım akşam dinlenmişsindir çünkü bugün yolculuğa devam edeceğiz” diye mırıldandım. Aklıma gelmesi ile cebimden fotoğrafı çıkardım. Bir süre gülümseyerek fotoğrafa baktıktan sonra köşede bulunan saman yığınağına kendimi bıraktım. “Bunlar benim gerçek ailem” diye söze başlayarak Siyah İnci ile konuşmaya başladım. “Üvey babam tarafında öldürülen ailem.” Fotoğrafı Siyah İnci’ye doğru çevirdim. “Bu yolculuğun amacı ise üvey babamı öldürmek.” Söylediğim şey ile Siyah İnci rahatsız olmuş gibi kıpırdandı. “Ve tahta geçmek çünkü üvey babam bir kral. Ama bu aramızda sır, tamam mı?” Siyah İnci beni umursamayarak yemeğini yemeğe başladı. Fotoğrafı cebime koydum ve ona hak vererek ayağa kalktım ve ahırı terk ettim. Biri bana amacını anlatsa bende umursamazdım. Ahırdan çıktığım anda gördüğüm manzara ile büyülenmiş gibi oldum. Dağların arasından yükselen Güneş harika görünüyordu. Bir süre izledikten sonra karnımın gurultusu ile eve girdim. Herkes masaya oturmuş son dokunuşların bitmesini bekliyordu. Bende bir yere oturdum ve her şey hazır olduktan sonra hep beraber yemeğe başladık. Şuan bu masada Luna’nın olmasını çok isterdim fakat olmaması daha iyiydi çünkü burada olma amacımız farklıydı.

Sessizlik içerisinde herkes yemeğini yerken Katrina bir anda konuşmaya başladı. “Ravaryn krallığına giderken dağların arasından geçmeyin.” Söylediği şey ile herkes ona odaklandı. Ne söylemeye çalışıyordu ki? “Efsaneye göre oradan geçen kişiler farklı evrenlere ışınlanıyormuş.” Eira, Katrina’nın elini okşayarak gülümsedi. “Efsaneler gerçek değildir büyükanne.” Katrina hızlıca başını iki yana salladı. “Bu gerçek. Lütfen Kai. Bunlar beni anlamaz ama sen anlarsın.” Katrina’nın bana seslenirken söylediği isim ile herkesin kafası daha da karıştı. “Kai?” diye sordular. Onların sorusunu umursamayarak “Ama Katrina yolu uzatamayız” dedim. “Kai yalvarıyorum sana oradan geçmeyin.” Talis ona hiç yakıştırmayacağım bir harekette bulunarak Katrina’yı onaylayarak geçiştirdi. Belki de en doğru yol buydu. Eira haklıydı. Efsaneler gerçek değildi. Fakat kafama takılmıştı. Ya doğruysa? Ne yapacaktık? Amacımızı gerçekleştiremeden farklı bir evrende ölüp gidecek miydik?

“Yesene” diye beni dürttü Osiris. O an fark ettim ki ben bunları düşünürken herkes kahvaltısını bitirmişti bile. Sandalyemi geriye iterek ayağa kalktım. Cyrus ve Hiera yatakları toplarken biz de yolculuk için hazırlanıyorduk. Çizmemi ve pelerinimi giyindikten sonra altın kesemi de alıp Katrina’nın yanına gittim. “Ölme” dedi sadece bana. “Ölmeyeceğim” diyebildim sadece ona. Sonunda ne olacağını bilmeyeceğin bir kişi ile tek mantıklı vedalaşma bu olabilirdi. Ölmemesi gerektiğini söylemek diğer saçma sözcüklere nazaran daha mantıklıydı. Hepimiz hazır olduktan sonra Osiris ve Talis atları getirmek için ahıra gitti.

Siyah İnci’ye bindikten sonra son kez arkamı dönüp Katrina’ya baktım. Belki de bu onu son görüşümdü belki de sadece bir ilk. Bu en boktan duygulardan biriydi. Hareket etmeye başladığımızda mecburen önüme dönerek Siyah İnci’yi hızlandırdım. Düne göre bugün havada hiç bulut yoktu. Bu da iyi bir haberdi. Yaklaşık yarım saat sonra dağların içinde olurduk. Hatta daha az da sürebilirdi çünkü Katrina’nın yaşadığı yer dağların girişinde bulunuyordu. Dağları geçtikten hemen sonra Eldoria krallığının merkezinde oluyorduk. Merkezi geçtikten yirmi beş dakika sonra karşımıza Ravaryn krallığı çıkıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.