İçeriğe geç

Kralın Doğuşu

Bölüm 1 · 15 dk okuma

Kralın Doğuşu

Bölüm 1

1.Bölüm

Gözlerimi araladığımda Güneş’in doğmuş olduğunu fark ettim. Dün savaşı kazandıktan sonra bir tavernaya gidip kendi aramızda küçük bir kutlama yaptık. Ardından akademiye geldik. Dağıldık ve herkes dinlenmek için odalarına çıktı. Gelir gelmez kendimi yatağıma atıp uyumuştum.

Yatağımdan kalkıp pencereye doğru ilerledim. Güneş, yerdeki karları eritmişti. Yeşil ağaçlar ortaya çıkmıştı. Sanırım ilkbahar geliyordu. Penceremi açıp odamı bir süre boyunca havalandırırken aynı zamanda yatağımı düzenliyordum. Dolabımdan rastgele seçtiğim bir bağcıklı gömleğimi giyindim. Altıma da siyah pantolonumu giyindikten sonra köşede duran çizmelerimi ayaklarıma geçirdim. Elimi hafif ıslatarak saçlarımı da düzene soktuktan sonra defterimi kalemimi alıp odamdan çıktım.

Koridorda bir duvara sırtımı yasladım ve ellerimi cebime koydum. Evet, savaş yapılmış ve bitmişti. Sevdiğim kadının da gönlünü almıştım. Fakat şimdi kendi hedeflerime odaklanmam gerekiyordu. Hedefim babamı öldürüp tahta geçmekti. Ve bunu eğer başaramazsam zindana atılacaktım ya da öldürülecektim. Bu yüzden ekip falan istemiyorum. Benim yüzümden birkaç insanın hayatını tehlikeye atmak bir aptallık olurdu. İlk önce buradan kaydımı sildirmem lazımdı. Ardından babamın krallığı olan Ravaryn krallığına doğru yola çıkacaktım. Redvers akademisi ile Ravaryn krallığının arası toplam on iki saat oluyordu. Kasabadan bir at satın alıp gidecektim. Bu iki yerin arasında bir de Eldoria krallığı vardı. Redvers akademisi ile Eldoria krallığı arası dokuz saatti. Sabah erkenden yola çıkardım. Eldoria krallığında ise bir handa dinlendikten sonra Ravaryn krallığına doğru ilerlerdim. Eldoria ile Ravaryn arası ise üç saatti. Sanırım en mantıklısı dinlenerek gitmek olacaktı.

Ben bunları düşünürken Aaron yanıma gelmişti. “Ne düşünüyorsun öyle?” diye sordu. “Sana daha önce bahsetmiştim.” Aaron ne demek istediği hemen anladı. Kendisi benim çocukluk arkadaşım olduğu için bu gerçeği öğrendiğimde hemen gidip ona anlatmıştım. Ve büyüyünce geri dönüp intikam alacağıma da onun karşısında yemin etmiştim. Bu yemini ettiğimde henüz altı yaşındaydım. Altı yaşındaki küçük bir çocuğun böyle bir gerçeği öğrenmesi ne acınası bir şey. “Keegon emin misin? Bak, seni anlıyorum fakat bu adam seni büyüttü. Sana sahip çıktı.” Aaron’un söylediği şey ile doğruldum. “Sen ne söylediğinin farkında mısın? Bana sahip çıkmış olabilir ama ne şartlar altında büyüdüğümü bilmiyorsun. Ayrıca o benim gerçek ailemi öldürdü. Onun hak ettiği tek bir şey var o da ölüm. Hadi bana güzel bir çocukluk sunsa bir şey demeyeceğim fakat bana sunduğu tek şey döverken tenime açtığı yaralardan başka bir şey olmadı.” Aaron elini omzuma koydu. “Peki. Haklısın. Ne zaman gidiyorsun?” ses tonu hüzünlüydü. “Yarın. Yarın kaydımı sildireceğim. Sonra da kasabaya gidip bir at alacağım. Ardından yola koyulacağım.” Bir anda Aaron bana sarıldı. Hiç beklemediğim için şaşırmıştım. “Dikkatli ol dostum. Ölmeni veya zindanda çürümeni istemiyorum.” Sarılmamız bitince geri çekilip bana baktı. Yanağından süzülerek inen gözyaşını elinin tersi ile sildi. Gözümün önünde benim için ağladığına inanamıyordum.

O sırada Luna yanımıza geldi. “Bu koca adam ağlıyor mu yoksa bana mı öyle geliyor?” diye sordu Aaron’u işaret ederek. “Gözüme toz kaçtı.” Aaron’un söylediği bu yalandan sonra sesli bir kahkaha attım. “Sana ne oldu? Yüzün solmuş” dedi Luna. Elini tutarak koridorda ilerlemeye başladık. Ona her şeyi baştan anlatmam gerekiyordu. Sonuçta bilmek onunda hakkıydı.

Koridorda dolaşarak ona her şeyi anlattıktan sonra sınıfa girdik. “Bu çok acımasızca” dedi hayret içinde Luna. “İntikam almak konusunda sana hak veriyorum fakat sonu ne olursa olsun bende senin ile gelmek istiyorum.” Onun söylediği son cümle beni tebessüm etmemi sağlamıştı. Tuttuğum elini nazikçe öptüm. Beyaz yumuşak saçlarını okşadım. “Seni tehlikeye atamam” dedim yumuşak bir ses tonu ile. Kaşlarını çatıp kollarını göğsünde bağladı. “Sen benim ile savaşa geldin. Bende senin ile gelmek istiyorum. Ne olur Keegon benim de senin ile gelmeme izin ver. Ben… Seni kaybetmek istemiyorum. Hem de daha yeni sevgili olmuşken.” Mavi gözlerinin titrediğini gördüm. Fakat ne söylerse söylesin onun canını kendim için tehlikeye atmak istemiyorum. “Seni tehlikeye atmak istemiyorum Luna’m. Lütfen beni anla.” Başı ile onaylayıp yutkundu. “O zaman bana bir söz ver. Ne olursa olsun geri döneceksin.” Başım ile onayladım. “Söz veriyorum.” Sırama geçip oturdum. Böyle bir şeye söz vermek bir aptallıktan başka bir şey değildi. Fakat sırf o üzülmesin diye vermiştim.

4 saat sonra…

Derslerin hepsine girdikten sonra Luna ile beraber odama çıktık. Şahsen bana bu kadar erken bağlamasını beklemiyordum. Derste kulağıma, senin ile vakit geçirmek istiyorum, demişti. Bende onu kabul etmiştim. Şimdi ise odama gelmiştik. Luna yatağıma otururken bende yaralarımın pansuman yapmam için verilen kutuyu almıştım. Kutuyu yatağa koyup içinden gerekli olan malzemeleri çıkardım. “Ben yapayım mı?” dedi ayağa kalkarak. Ben daha onaylamadan elimden malzemeleri alıp beni yatağa oturtturdu. Kendisi de hiç beklemediğim bir şekilde kucağıma oturdu. İşaret parmağı ile başımı kaldırdı ve yüzümdeki küçük yaraların sargılarını açarak merhemini sürdü. Bende o dengesini korusun diye beline ellerimi yerleştirdim.

Yüzümdeki yaraların pansumanını bitirdikten sonra burnuma küçük bir öpücük kondurdu. Ardından kucağımdan inerek yanıma oturdu. Kolumu aldı ve onunda pansumanını yaptı. O koluma odaklanırken ben onun yüzünü inceliyordum. Bu psikoloji berbat bir şey ama belki de şuan onu son görüşümdü. Her noktasını aklıma kazıdım. Beyaz hafifi dalgalı saçları, mavi boncuk gözleri, solgun teni, kırmızı dolgun dudaklar, küçük burnu ve ince kaşları. Bunu yaparken bile büyülenmiştim. O eşi benzeri olmayan bir güzelliğe sahipti.

Güneş’in yakıcı sıcaklığının yüzüme vurması ile uyandım. Yatakta biraz oyalandıktan sonra ayağa kalkarak pencereden dışarı baktım. Dün Luna pansumanları yaptıktan sonra biraz sohbet edip odasına gitmişti. Bende biraz oyalandıktan sonra uyumuştum. Saate baktığımda dersin başlamasına yarım saat olduğunu gördüm. Hızlıca kıyafetlerimi giyinip odamdan dışarı çıktım. Merdivenlerden hızlıca inip Bayan Arwen’in odasının önüne geldim. Yavaşça kapıyı tıkladım. İçeriden “gir” sesi gelince yavaşça kapıyı açtım. Bayan Arwen koltuğunda oturmuş kitap okuyordu. Beni görünce ayağa kalktı ve masasına oturdu. “Ben kaydımı sildirmek istiyorum.” Söylediğim şey ile Bayan Arwen’in kaşları çatıldı. “Bir şey mi oldu Keegon?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Sadece kaydımı sildirmek istiyorum.” Bayan Arwen masasının çekmecesinden büyük bir dosya çıkarıp masasına koydu. İçerisine biraz göz gezdirdi. Bu öğrenci kayıtlarının olduğu dosyaydı. Her öğrencinin fotoğrafı ve bilgileri bu dosyanın içinde bulunuyordu. Burada yüze yakın kişi olduğu için aralarında beni bulmak biraz uzun sürecekti.

Bir süre sonra beni buldu. Kâğıdı odasının köşesinde bulunan şöminenin içine attı. Kâğıt ateşin içinde buruşup simsiyah olunca Bayan Arwen’e döndüm. “Odadaki eşyalara ihtiyacım yok. Hizmetçilere söylersiniz çöpe atarlar.” Bayan Arwen masasına otururken başı ile onayladı. Odamda kıyafetler ve birkaç gereksiz eşyadan başka bir şeyim yoktu.

Bayan Arwen’in odasından çıkıp merdivenlere yöneldim. Gitmeden önce Luna’ya ve Aaron’a veda etmek istiyordum. İlk başta Aaron’a veda ettim. Zaten biz konuşurken herkes derslere girmek için odasından çıkmıştı. Son olarak ona sarıldıktan sonra koridorda duran Luna’nın yanına gittim. Sırtını duvara yaslamış zemindeki granitlere bakıyordu. Tam karşısında durduğumda işaret parmağım ile başını kaldırdım. “Veda etmeyecek misin?” diye sordum tebessüm ederek. Bir anda sıkıca bana sarılması ile donup kaldım. Hemen ardından Luna ağlamaya başlamıştım. “Lütfen, sağ salim geri dön Keegon.” Luna burnunu çektikten sonra geri çekildi. Mavi gözleri titriyordu. Yanağından süzülen gözyaşını başparmağım ile sildim. “Merak etme benim minik buzum.” Luna gülmeye başladı. “Minik buz mu?” diye sordu bana garip bakışlar atarak. “Evet, sen benim minik buzumsun.” Ona doğru eğilip kırmızı dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. “Eğer bu istediğimi başarırsam seni kraliçem yapacağım.” Burnumdan beni öptü. “Sana güveniyorum benim minik ateşim.” Ona tatlı bir şekilde gülümsedikten sonra ondan bir adım uzaklaştım. Ardından el salladım. O da bana el sallayınca arkamı dönüp ondan uzaklaştım. Ona veda etmenin bu kadar acı verici olduğunu bilseydim bunu yapmazdım. Çünkü bu onu son görüşüm olabilirdi. Zindanda çürümeden önce ya da ölmeden önceki son görüşüm olabilirdi. Tam o anda dayanamadım ve arkamı döndüm. Luna endişeli gözlerle bana bakıyordu. Gitmem gerekiyordu fakat yapamıyordum. Onun titrek mavi gözlerinden gözlerimi ayıramıyordum. En sonunda arkamı döndüm ve zorda olsa merdivenlerden indim.

Akademiden çıktığımda gözümü alan Güneş ışığını elim ile engelledim. İlk hedefim kasabaya inip kendime güçlü bir at almaktı. Ardından birkaç atıştırmalık daha alıp yola koyulurdum. Akademinin çıkış kapılarını yavaşça iterek oluşan küçük aralıktan geçtim. Ardından kapı kendi kendine kapandı. Son kez akademiye baktıktan sonra önüme döndüm ve kasabaya doğru ilerlemeye başladım.

Kasabaya indiğimden akademiden daha sıcak olduğunu fark ettim. Sokaklardan birine girdiğimde çocukların gülme seslerini işittim. Beraber oyun oynayıp gülüşüyorlardı. Böyle bir çocukluk için her şeyimi verirdim. Çünkü babam benim asla diğer çocuklar gibi oyun oynamama izin vermezdi. Bir anda sinirim bozuldu ve gülmeye başladım. Yanımdan geçen insanlar tek başıma güldüğüm için bana garip bakışlar atıyorlardı. Gülmemin sebebi ona hala ‘baba’ dememdi. Bana o kadar acı çektirdikten sonra ona hala böyle söylemek garip hissettiriyordu. Başımı kaldırıp etrafıma bakmam ile çarşıya geldiğimi fark ettim. Kalabalık yoğunlaşmıştı. Bu yüzden mecburen birilerini iterek ilerliyordum. Çarşının hemen sağında at satan bir yer vardı. Oraya ulaşmak kalabalık yüzünden biraz zor olsa da bir süre sonra sonunda gelmeyi başarmıştım. Toplam üç tane at vardı. İki tane beyaz bir tane de siyah vardı. Köşede samanların üzerine oturmuş yaşlı adamın yanına gittim. “Bunlar kaç altın?” diye sordum. Yaşlı adam şapkasını kaldırıp bana bir göz attıktan sonra ayağa kalktı. Beyazların yanına gitti. “Bunlar yirmi üç altın.” Sonra siyah olanın yanına gitti. “Bu da yirmi yedi altın.” Siyah ata baktığımda bayağı yapılı bir at olduğunu gördüm. Diğerlerine baktığımda ise siyahın yanında biraz daha sıska durduklarını fark ettim. “Siyahı alıyorum” dedim ve iki cebimi de ağzına kadar doldurduğun altınlardan yirmi yedi tane çıkarıp yaşlı adama uzattım. Yaşlı adam atın yularını bağladığı yerden çözdü. Ardından bana doğru getirdi. Ata dikkatlice bindim. Yaşlı adama dönüp “kolay gelsin” dedim ve orayı terk ettim. Kasabadaki çarşı kalabalık olduğu için yolumu uzatarak daha tenha yerlerden gittim. Yolumun üzerinde bir manav ile karşılaştım. Oradan at için on iki tane elma aldıktan sonra kendime de birkaç tane armut aldım. Ne de olsa Eldoria krallığında karnımı doyuracaktım.

Bir süre sonra kasabadan çıkmıştım. Darius krallığına doğru olan küçük kaleyi de geçmiştim. Buralara doğru indikçe hava daha çok sıcaklıyordu. Bu yüzden bir süre sonra gömleğimi çıkarmıştım. Bu arada atımın adını siyah inci koymuştum. Bu asil ata en çok yakışan isim bence buydu. Normal bir ata kıyasla daha kaslıydı. Bu da onun için yirmi yedi altınımı feda etmem için bir sebepti.

Sıcaktan alnıma düşen siyah saç tellerimi elim ile geriye attım. Yol arkadaşım olmadığı için arada bir siyah inci ile konuşuyordum. Eldoria krallığı dağların arkasında kalıyordu fakat gölün oradan gidersem bir sıkıntı olmazdı. Çünkü dağlardan giderken önümüze yırtıcı hayvan çıkma ihtimali vardı. Bu riske giremezdim. Siyah incinin yelesini okşadım. Zavallı at sıcaktan terlemişti. Bu yüzden biraz dinlenmek mantıklı olacaktı. Siyah inciyi durdurup bir ağaca bağladım. Ardından bende o ağaca sırtımı yasladım. “Bir tane elmayı hak ettin.” Siyah incinin eyer çantasının içine koyduğum elmalardan birini çıkarttım ve belime bağladığım gömleğime sildim. Ardından siyah inciye verdim. Eğitimi bir at olmalıydı ki elime zarar vermeden elmasını bitirmişti. Bende çantanın içinden bir armut alarak gömleğime sildim ve ağacın altına oturarak yemeye başladım. Ben armudumu yerken siyah inciye baktığımda ilerideki bir çalılığa garip bir şekilde baktığını gördüm. Huzursuz olmuştu. Armudu ağacın altına atarak elimde bir ateş topu ile çalılara doğru ilerledim. Sağ elim ile çalıları itmem ile küçük bir sincap olduğunu gördüm. Az daha küçük bir sincap yavrusu yüzünden ormanı ateşe verecektim. Avucumdaki ateş topunu elimi yumruk yaparak söndürdüm. Tam o sırada arkamdan gelen ses ile başıma sert bir cisim ile vuruldu.

Şiddetli bir baş ağrısı ile gözlerimi açtım. Birkaç göz kırpışımda etraf daha net bir hale gelmişti. Ahşap bir mekân da sandalyede oturuyordum. Önümdeki koltukta toplam altı kişi oturuyordu. “Keşke bu kadar sert vurmasaydım” dedi aralarından biri. Kuruyan boğazım yüzünden sesim çıkmayınca yutkundum. Kim bilir kaç saattir baygındım. “Kimsiniz?” diye mırıldanmam ile herkes bana bakmaya başladı. “Şükürler olsun ki sonunda uyandı.” Pembe saçlı bir kadın ayağa kalktı ve bir bardak su alıp geri döndü. Yanıma diz çökerek suyu bana yavaşça içirdi. Suyu içtikten sonra çenemden akan suları da bir bez yardımı ile sildi. Sandalyede biraz kımıldadıktan sonra bağlı olduğumu fark ettim. Boğazımı temizleyip sandalye de doğruldum. “Kimsiniz?” diye tekrardan sordum. “Merak etme sana zarar vermeyeceğiz” dedi sivri kulaklı, siyah saçlı bir adam. “O zaman neden buradayım? Sizi babam göndermediğine göre kimisiniz?” babamın göndermediğine eminim çünkü eğer o gönderseydi şu an sarayda olurdum. “Biraz dinlenmen lazım.” Pencereye baktığımda Güneş’in batmaya başladığını fark ettim. Yolculuğa sabah çıktığıma göre uzun bir süre boyunca baygın kalmıştım. “Dinlenmeye ihtiyacım yok. Kimsiniz? Ve ben neden buradayım?” bir anda başıma giren keskin acı ile yüzümü buruşturdum. Yanımdaki pembe saçlı kız bana mavi renkli bir içecek içirmek için dudaklarıma götürdüğü sırada başımı başka bir yöne çevirdim. İçinde ne olduğunu bilmediğim bir şeyi içmeyecektim tabi ki de. Elini omzuma koyarak, “bu bir ilaçlı su. Şiddetli baş ağrına iyi gelecektir.” Kıza ve içeceğe bir süre boyunca baktıktan sonra ilacı bana içirmesine izin verdim. Kötü niyetli birine benzemiyordu. Ona güvenmemem lazımdı fakat içimdeki bir ses bunda bir sakınca olmadığını, daha çok bir yarar olduğunu söylüyordu. Bende onu dinledim.

Mavi ilacı kafama diktikten sonra midem bulandı. Tadı iğrençti. “Tadı ve kokusu hiç iştah açıcı değil fakat o baş ağrısından daha iyi, değil mi?” kız yanımdan kalkarak odanın solunda bulunan tezgâha ilerledi. Buranın nasıl bir yer olduğunu çözememiştim. “Neden buradayım?” diye sordum. Aralarında siyah tenli ve beyaz saçlı olan bana doğru eğildi. “Öncelikle sana kendimizi tanıtalım. Ben Osiris Deimos. Pembe saçlı kız ise Eira Desmond. Sivri kulaklı ve siyah saçlı adam ise Orion Zale. Turuncu saçlı adamda Cyrus Kenji. Lacivert saç renkli kız ise Talis Jaelyn. Uzun saçlı, çekik gözlü adam ise Hiera Elodia.” Herkesi dikkatli bir şekilde tekrardan inceledim. “Peki, neden buradayım?” diye sordum Osiris’e. “Öncelikle biz senin babanın hükmettiği krallık olan Ravaryn’da yaşıyorduk. Fakat baban berbat bir kral. Kendisi geçen yıllarda imparatorluktan gizli bir şekilde para karşılığında halkımızın bir bölümünü köle olarak karşı diyara sattı. Ayrıca ekonomi bok gibi. Orada hala yaşayan insanlar ise açlıktan sürünüyor. Kendisi o kadar nimetin içerisinde yaşarken halkını aç bırakıyor. Biz de bu yüzden bir plan yaptık. Planımız şöyle seni bir koz olarak kullanarak babanı tahttan indirmek. Senin planının bu kadarını bilmen yeterli.”

Osiris’in bana anlattıklarından sonra bir süre boyunca onun yüzüne bakakaldım. Ona gerçekleri anlatıp beraber babamı öldürüp beni tahta geçirmemizi söylemeli miydim? Yoksa sadece susup yaptıkları ama büyük ihtimalle olmayacak o planı uygulamalarına izin vermeli miydim? Bilmiyorum. O herif beni zaten kafasına takmıyordu. Yani yaptıkları plan büyük bir ihtimale olmayacaktı. Ya babam hepimizi öldürürdü ya da zindana atardı. Peki, gerçekleri anlatıp amacımı açıklarsam ne olurdu? Bir ekibe sahip olurdum. Tiplere bakıldığında güçlü oldukları belli oluyordu. Hepsinin az çok ne özelliği olduğunu tahmin edebiliyordum. Güçlü bir ekip ile zafere gitmek daha kolay olabilirdi. Fakat onlara güvenebilir miydim bilmiyordum. Bana yardım ederler miydi? Daha doğrusu bana inanırlar mıydı?

Ben bunları düşünürken bir anda Hiera hüzünlü bir ses ile konuşmaya başladı. “Benim kardeşim ve ailem de zorla o diyara satıldı. Şuan ne haldeler hiçbir fikrim yok. O piçi tahtından indirdikten sonra seni kral yaparak kardeşimi ve ailemi geri getirttireceğim.” Harika. Zaten babamın ne kadar acımasız olduklarını biliyorlar ben gerçekleri onlara anlatırsam zaten inanırlardı. Anladığım kadarıyla hedeflerinde beni tahta koymakta var. Amaçlarımız aynı sayılır sadece ben babamı tahttan indirmek değil öldürmek istiyordum. Hem de en acımasız şekilde onu yavaşça öldürmek istiyordum. Sanırım bana yardım ederlerdi. “Öncelikle size anlatmam gereken bazı gerçekler var. Şöyle ki aslında babamın umurunda bile değilim. Sadece bütün diyara sanki en kıymetli çocuğu benmişim gibi gösteriyor.” Konuya yavaştan girmek en mantıklısı. Benim söylediklerim ile Hiera bir küfür savurdu. “Ve o benim babam değil.” Osiris çatık kaşlar ile ayağa kalkıp anlını ovaladı. Hiçbir şey istediği gibi gitmiyordu sonuçta. “Şöyle ki uzun hikâye. Babam benim gerçek ailemi öldürerek beni sarayına aldı.” Eira pembe saçlarını sıkı bir şekilde topladıktan sonra Osiris’in yanına gelip onu koltuğa oturtturdu. “Ama senin annen Valeska Nolan. Senin doğumundan sonra öldüğü söylendi.” Sırıtarak başımı geriye yatırdım. “O da bir yalandı. Babam annemi ben doğduktan saniyeler sonra öldürdü. Kendi elleri ile.” Eira endişeli gözlerle Osiris’e baktı. “Yani planımız başarısız mı olacak?” başım ile onayladım. “Ama ümitsizliğe kapılmayın. Benim bir planım var.” Osiris’in gergin bakışları bir anda meraka döndü. “Sizin planınıza göre babamı tahttan indireceksiniz ve yerine beni koyacaksınız. Benim planıma göre babamı öldüreceğiz ve yerine yine ben geçeceğim.” Talis koltuğun köşesinden kalkıp odada tur atmaya başladı. “Asla yapamayız. İmparator seni sürgün eder.” Gülümsedim. “Babamın anneme yaptığı taktiği yapacağız. Onu öldüreceğiz ya da sarayın zindanında işkence edeceğiz. Diğerlerine ise kalbinin durması sonucu öldüğünü söyleriz. Böylelikle tahta yine ben geçerim. İmparatorun bundan haberi de olmamış olur.” Onlar düşünürken kurumuş dudaklarımı kemirmeye başlamıştım. Bu süre uzayınca lafa girdim. “Bakın babam onu öldürmeye gittiğimden haberi olmaz. Sadece ziyarete geldim, derim. Ardından bir gece onu öldürürüm. Bu kadar basit. Suikastçı gibi yani.” Osiris ayağa kalkıp koltuğun arkasına geçti. “Peki, diğer kardeşlerin ne olur? Senin tahta çıkmanı engellemek isteyebilirler” diye sordu Osiris. Başımı iki yana salladım. “Onları tek derdi eğlence. Üç tane kardeşim var. Hepsi de şuan kasabalarda paralarını harcıyorlar. Benim tahta çıkmamı pek dert etmezler. En fazla kapıma gelir dilenirler o kadar. Ayrıca en büyükleri de benim.” Eira arkasına yaslandı. Ortamdaki gerginlik azalmıştı. Ve hepsi ikna olmuştu.

Ortama kısa sürelik bir sessizlik çökmüştü. Osiris bir anda bu sessizliği bozdu. “Sana güvenebilir miyiz?” diye sordu. Bu çok saçma bir soruydu. Amacım onları zindana attırmak olsaydı bunu neden söyleyeyim ki? Fakat Osiris’in bir anda gözleri beyazlaştı. İrisi ve göz bebeği kayboldu yerine bembeyaz bir boşluk yer aldı. “Tabi ki” demem ile Osiris’in göz bebeği ve irisi geri geldi. Benim yalan söyleyip söylemediğimi tartıyor olmalıydı. Sanırım gücü böyleydi. Koltuğa oturup sırtını yasladı. “Doğru söylüyor.” Tahminlerim doğru çıkmıştı. Talis, “eh, o zaman plan değişti.” Başım ile onayladım. “Gücün ne?” diye sordu Orion. “Ateşin hükümdarıyım.” Bir anda sessizlik çöktü. Neden bu kadar şaşırdıklarını anlamadım. Osiris, “dört elementlerden biri. Çok güçlü olmalısın.” Omuzlarımı silkeledim. Evet, gücüm dört elementten biriydi. Bu da beni diğerlerinden daha güçlü kılıyordu. Osiris belinde sabitli olan hançeri çıkardı ve arkama geçip diz çöktü. Ellerimde ve ayaklarımdaki halatları kesti. Sandalyeden kalkıp biraz esnedim. Bacaklarım ağrımıştı. Kim bilir kaç saattir bu lanet sandalyeye bağlı bir şekilde oturuyordum. “Ekibe hoş geldin” diyerek elini bana doğru uzattı. Eline bir süre baktıktan sonra uzattığı eli tuttum. İstemeden bir ekibe üye olmuştum. “Şartlarımız var.” Arkamı döndüğümde Hiera ile göz göze geldim. “Öncelikle o diyara giden insanların hepsini geri getirttireceksin. Ardından halkı doyurup ekonomiyi düzelteceksin. Muhafızları uyarıp halka iyi davranmalarını söyleyeceksin. Ayrıca bizi sarayının bir çalışanı yapacaksın. Bunları kabul edersen bizde karşılığında seni kral yaparız.” Bunlar zaten yapacağım şeylerdi fakat aralarında ekibi saray çalışanı yapmak yoktu. Fakat bu benim için bir sorun değildi. Başım ile onayladım. “Kabul.” Hiera’nın ince, kurumuş dudaklarında samimi bir gülücük oluştu. “Yalnız şöyle bir şey var. Ben akademiden kaydımı sildirdim. Ve bunun haberi babama gitmeden önce harekete geçmeliyiz. Yoksa bir terslik olduğunu anlar.” Talis elini omzuma koyarak, “o iş bizde” dedi. Belime bağladığım gömleğimi alıp giyindim. “Neredeyiz?” diye sordum Osiris’e. Sanırım liderleri oydu ya da öyle davranıyordu. “Crystalis krallığındayız. Yarın hazırlık yapıp sonraki gün yola çıkarız.”

Bölüm sonu

3 yorum