Elara’nın o kör edici ışık selinin içinde kaybolduğu o meşum gecenin üzerinden tam üç yıl geçmişti.
Zaman, Güney’in ve Kuzey’in yaralarını sarmaya yetmemişti ama Ethan’ı tanınmaz bir adama dönüştürmüştü. Bir zamanlar sarayın koridorlarında neşeyle gülen, Elara’ya bakarken gözlerinin içi parlayan o genç prens gitmiş; yerine buzdan ve çelikten oyulmuş bir efsane gelmişti.
Simon Krallığı’nın çorak, sisli sınır kasabası Oakhaven’ın köhne hanında havada ağır bir ucuz içki ve kan kokusu vardı. Dışarıda dondurucu bir rüzgar uğuldayarak pencereleri zorluyordu. Hancı tezgahın arkasına sinmiş, masadaki müşteriler ise nefes bile almaya korkuyordu. Çünkü köşede, siyah pelerini ve gözlerinin altındaki derin gölgelerle oturan adam, Simon Krallığı’nın zindanlarını, karakollarını ve tüccarlarını cehenneme çeviren "Gölge Şövalye"den başkası değildi.
Zalim değildi; masuma asla el kaldırmazdı. Ancak iş Elara’nın izini saklayan, Simon Krallığı’na hizmet eden o kirli insanlara geldiğinde, gözünü bile kırpmadan cellatlaşan merhametsiz bir canavara dönüşüyordu. Kalbini insanlığa kapatmış, kendini tek bir amaca adamıştı.
Ethan, masadaki ahşap kupayı kavramak isterken aniden sol göğsünün tam ortasında amansız, bıçak gibi bir sancı patladı.
"Ugh..."
Nefesi kesildi. Sol eli refleksle zırhının altındaki o yere, Elara’nın gümüş kolyeliğinin durduğu göğsüne gitti. Bu sancı fiziksel bir yara değildi. Üç yıldır ne zaman ruhu sıkışsa, aralarındaki o kehanet bağı kalbini bir kor gibi yakıyordu. Bir iz miydi, yoksa yok olan bir ruhun hayaleti mi... Bilmiyordu.
Ethan dişlerini birbirine kenetledi. Soluk soluğa kalırken, bakışlarındaki soğukluk tek bir derece bile düşmedi.
Tam o sırada hanın ağır ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye, Simon Krallığı’nın esir tüccarlarından oluşan silahlı bir grup girdi. En öndeki adam, belindeki kırbaç ve üzerindeki kanlı önlükle sırıtarak tezgaha yürüdü.
"Karanlık Kule’den geldik," dedi tüccar yüksek sesle. "Başbüyücümüzün gücü gün geçtikçe katlanıyor. Artık kimse bize karşı duramaz!"
Ethan oturduğu ahşap sandalyeden yavaşça doğruldu. Adımları mermer zeminde bir ölüm ilamı gibi yankılandı. Çelik kılıcı kınından süzülürken çıkan o ince ses, adamların iliklerini dondurdu.
İlk adam daha hamle yapamadan, Ethan’ın kılıcı adamın boğazını tek bir hamlede yardı. Kan ahşap masalara saçılırken, Ethan bir hayalet gibi aralarında süzüldü. Saniyeler içinde diğerleri de cansız bir şekilde yere yığıldı.
Son kalan esir tüccarı, arkasındaki duvara sinip yere çöktü. Bacakları titriyor, dehşet içinde çığlık atıyordu. "Lütfen... Lütfen merhamet et!"
Ethan, kanlı kılıcının ucunu adamın çenesinin altına dayadı. Sesi mezar taşından fışkıran bir soğukluktaydı:
"Karanlık Kule dedin..." dedi Ethan, gözlerini adamın gözlerine dikerek. "O kulenin altındaki gümüş gözlü kızı bana anlatacaksın. Elara nerede?!"
Esir tüccarı dehşetle başını iki yana salladı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.
"B-bilmiyorum!" diye kekeledi adam, ecel terleri dökerek. "O kız öldü! O patlama gecesi öldü dediler! Başbüyücü daha da güçlendi, çünkü onun kanı artık Başbüyücü'nün damarlarında akıyor! Tek bildiğim bu, yemin ederim tek bildiğim bu!"
"Öldü" kelimesi Ethan’ın zihninde devasa bir yıkım gibi patladı.
Göğsündeki o dondurucu sızı bir anda yakıcı bir öfke seline dönüştü. Ethan’ın gözlerindeki insanlığa dair son kırıntı da o saniyede eriyip gitti. İkilem, şüphe ve devasa bir acı ruhunu kavurdu.
"YALAN!"
Ethan, göğsünden yükselen hayvani bir nidayla kılıcını savurdu. Tek bir amansız kılıç darbesiyle adamın nefesini kesti. Adamın gövdesi yere devrilirken handa sadece dışarıdaki fırtınanın uğultusu kaldı.
Ethan kanlı kılıcını elinde sımsıkı tutarken soluk soluğaydı. Sol eli göğsündeki kolyeye gitti. Öldü mü? Gerçekten kanı başkasına mı geçti, yoksa bir yerlerde hâlâ nefes mi alıyor?
Bu cevapsız soru ve kalbindeki dindirilemez sızı, onu artık durdurulamaz bir canavara dönüştürmüştü. Başbüyücü’nün boğazına sarılmadan ve gerçeği kendi gözleriyle görmeden bu kan durmayacaktı.