Mahzenin taş duvarlarını sarsan devasa patlama sesleri, yukarıdaki ana balo salonunun ve saray kapılarının çöktüğünü haber veriyordu. Tavandan süzülen ince toz bulutları, meşalelerin son çırpınışlarıyla kızıl bir sis gibi süzülüyordu.
Ethan, kan gölüne dönmüş zeminde dizlerinin üzerinde durmaya çalışırken göğsünü tuttu. Alnından süzülen kan gözünü yakıyor, kılıcını tutan avucundaki derin yara her nefeste acıyla zonkluyordu. Yine de gözlerini bir an bile Elara’dan ayırmıyordu.
"Başardık..." dedi Ethan, sesi hırıltılı bir fısıltı gibi çıkarak. "Geçidi kapattık... Yukarı çıkmalıyız Elara, babam , kral Arthur..."
Elara ise yerde bükülmüş, elleriyle başını bastırıyordu. Bedeninde patlayan o karanlık ayinin etkileri durmamıştı; aksine, damarlarındaki "Dolunay Kanı" uyandırılan bir ejderha gibi kontrolden çıkmış, kalbini yakıcı bir kor gibi yakıyordu. Şakaklarındaki gümüşi ve mor damarlar şeffaf cildinin altından gürleyerek akıyordu.
Gözlerini açtığında irisleri artık görünmüyordu; gümüş ve kan kırmızısı bir ışık haza gözlerini kaplamıştı.
"Kurtuluş yok Ethan..." dedi Elara. Sesi artık sadece bir genç kıza ait değildi; sanki yüz yıl önceki o İmparatoriçe’nin acı dolu fısıltısı dudaklarından yankılanıyordu. "Gelmeye devam ediyorlar. Yüzlerce, binlerce... Yukarıda babamın zırhı parçalanıyor, senin krallığının sancakları kan içinde yere düşüyor. Benim kanım durmadıkça o karanlık durmayacak."
"Hayır!" Ethan imkansız bir çabayla sürünerek Elara’nın yanına ulaştı. Titreyen, kanlı elleriyle kızın omuzlarına sarıldı. "Böyle konuşma! Seni koruyacağıma yemin ettim! Birlikte savaşacağız!"
"Seni korumamın tek yolu bu..."
Tünelin üst katlara açılan devasa merdivenlerinde birden onlarca Simon askerinin ayak sesleri belirdi. Mızraklar, kalkanlar ve kavisli kılıçlarıyla mahzenin kapısını saran bir kovan gibi içeri akmaya başladılar. En öndeki komutan, kanlar içindeki iki genci görünce acımasız bir zafer çığlığı attı.
"İşte kehanetin kızı! Onu canlı alın, yanındakini parçalayın!"
Askerler kurtlar gibi üzerlerine atıldığı an, Elara zihninde son kararını verdi. Ethan’ın kanlı yüzüne baktı. Çocukluğundan beri onu her şeyden koruyan o sadık gözlere... Mavi gözlerinin derinliğindeki aşk, felaketin dramıyla harmanlandı.
"Beni aradığını sanıyorlar..." diye fısıldadı Elara, gözlerinden süzülen tek damla gümüşi yaş Ethan’ın yanağına düşerken. "Ama aradıkları şeyin onları nasıl yakacağını bilmiyorlar. Seni seviyorum Ethan... Sözümü tutacağım, seni hep bulacağım."
Elara, Ethan’ın kendisini tutan ellerini hırsla geriye doğru itti. Bedenini saran mistik güçle birlikte ayağa kalktı. Yerçekimi bir anda yok oldu; sarı saçları havada dalgalanırken, elbisesinin beyaz kumaşı vücudundan yayılan gümüşi alevlerle tutuştu.
"ELARA, HAYIR! YAPMA!" diye haykırdı Ethan, çaresizce ileriye atılmaya çalışarak. Ama Elara’nın etrafında oluşan devasa ışık kalkanı Ethan’ı geriye, güvenli bir köşeye doğru savurdu.
Elara kollarını iki yana açtı. Göğsünden yükselen çığlık, tüm sarayın temellerini sarsan bir gürleme oldu. Damarlarındaki "Dolunay Kanı", bir yıldırım gibi patlayarak mahzenden yukarıya, sarayın her bir köşesine doğru devasa bir şok dalgası halinde yayıldı!
Kör edici bembeyaz bir ışık, mahzeni kaplayan tüm Simon askerlerini, karanlık büyücüleri ve tünelleri yuttu. Taş sütunlar birer birer çökerken, ışık dalgası Simon ordusunu bir yaprak gibi savurdu.
Gürültü ve cehennem gibi patlamanın ortasında Ethan’ın gördüğü tek şey; ışığın merkezinde eriyen ve o sonsuz karanlığın içine doğru çekilen Elara’nın silüeti oldu.
Her şey bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü.
Tüneller çökmüş, mahzen harabeye dönmüştü. Ethan, toz ve dumanın ortasında öksürerek doğruldu. Gözleri çaresizce ışığın patladığı o boşluğu aradı.
Orada ne bir asker vardı... Ne de Elara.
Geriye kalan tek şey, mermer zeminin üzerinde duran, Elara’nın boynundan düşmüş kana bulanmış küçük bir kolyeydi.