Önümdeki arazinin uçsuz bucaksızlığında bir anlığına donakalıp, buradaki sessizliğin yıllarca süren ölülerin çığlıklarını gizlediğini hissediyorum. Bir zamanlar bu topraklarda insanlar birbirlerinin hayatlarına son vermek için savaşırken, şimdi sadece rüzgarın uğuldayan sesi var. Bütün bu toprak, şehitlerin ve hayaletlerin yankılarına boğulmuş gibi. Böyle büyük bir savaşı hayal etmek bile zorken bunun gerçek olması insanın tüylerini ürpertiyor.
Nereye gideceğimi bir türlü bulamadım ama burada ,tapınağın girişinde, daha fazla bekleyemem. Bir an önce kalacak bir yer bulmalıyım yoksa bu soğukta donarak ölürüm.
Güneş batmaya başlıyor ve ben hala tapınağın arazisinden çıkamadım. O kadar yürüdüm oysa! Biraz daha yürürsem tek tük evleri görmeye başlarım düşüncesiyle devam ediyorum.
En sonunda görüyorum kasabanın bu saatlerde bile hareketli olan bölümünü. Küçük torbamda -kutumu elime geçirdiğim bir bez parçasına boşaltıp ağzını bağlamıştım- satabileceğim bir şeyler aramaya koyuluyorum. Elime kabzası safirlerle süslenmiş hançerim geliyor. Eğer hançeri satabilirsem ,safirler iyi para eder, bir kaç gün handa kalabilirim. Açıkçası bu tek şansım ve ben yıllardır buraya adımımı atmamışken neyin nasıl işlediğini hatırlamakta güçlük çekiyorum.
Bir süre sokaklarda gezindikten sonra hem hançerimi satmış hem de kalacak bir yer bulmuştum. Kalacak bir yer...
Pek şaşaalı değil. Açıkçası kapısını bile zar zor kapattım ama yine de çok sevgili tapınaktaki odamdan daha iyi. Bir kere buranın- desenleri her ne kadar karman çorman şekillerle dolu olsa da bir halısı var. Küçük bir dolap, bir sandık, doğrudan karanlık sokağa bakan bir pencere ve beni rahat olduğuna inandırabilecek bir yatak odadaki her şey. Ne bir banyo ne de bir ışık kaynağı var.
Açık tutmakta zorlandığım göz kapaklarım ışık olmamasının sorun olmayacağını haykırırken sorunlarımdan kaçmak adına kendimi yatağa atıyorum ve uyumak için kendime izin veriyorum.
Uyandığımda henüz doğan güneşin ışıkları penceremden giriyor. Ne ironik ama! Hala bir muhafız adayıyken erken kalkmak için ne çok çabalamıştım ve kalkamadığım için atılmıştım, şimdiyse daha güneş tamamen doğmadan ayaktayım. Sanki ayakta olmam bir işe yarıyormuş gibi!
Birden kapının çalmasıyla yerimde sıçrıyorum. Yanlışlık olmuştur birazdan gider diye düşünürken kapının kırılacak gibi çalınması endişelenmeye başlamama neden oluyor. Kim olabilir ki? Benim ziyaretçim olmaz. Arkadaşlarım buraya gelemez. Kendimi toparlayıp kapıyı açtığımda üzerime atlayan bedenle neredeyse devriliyorum.
''Tanrıya şükür iyisin!''
''Veronika?'' Geri çekildiğinde Veronika, yeşil gözlerini üzerimde gezdirirken çilli yüzüne bir rahatlama geliyor ve sarı kaşlarını çatmayı bırakıyor. Veronika'yı kendimden uzaklaştırıp ona bakıyorum; iki yandan ördüğü açık sarı saçları dağılmış koyu yeşil kıyafetlerinin orası burası yırtılmış. Kaçmış. Yine.
''Burada ne işin var tapınaktan ayrılamazsın!''
''Ayrılmamalıyım.'' diye düzeltiyor beni. ''Ama eğer istersem ayrılabilirim.'' Yüzündeki sinsi ifadeden yine şu tohum saçmalığı için çıktığını anlıyorum.
''Beni nasıl buldun?''
''Aşk olsun yapamayacağım şey mi?'' diyor arkadaşım kendine güvenen bir gülümseme takınarak. Yüzünde, her zaman olduğu gibi, her şeyi başarabileceğine dair o rahatlık var. Nasıl bu kadar rahat olabiliyor? Ama o gülümseme, bilmediğim bir kaygıyı saklıyor sanki.
''Benden daha betersin.'' derken gözlerimi devirmeden edemiyorum.
''Ne demek istiyorsun?'' diye sorarken o kadar masum ki!
''Kendini tehlikeye atıyorsun, altı üstü tohum bunlar, bunları baban bile sana verebilir. Bu riske girmene gerek var mı cidden?''
''Dedi uyanamadığı için atılan arkadaşım.'' Gözlerimi devirmeden edemiyorum. ''Merak etme her şey kontrolüm altında. Ve bunları babam bana veremez hem bu tohumlar büyüdüğünde o çiçeklerin ne kadar para ettiğini hayal bile edemezsin.''
''Anlamıyorum kim çiçekler için bir servet verir ki yani dışarıdakiler de çiçek sonuçta.'' Veronika sinirlenmeye başlıyor, görebiliyorum, kendi parasını bu şekilde kazanmaya çalıştığını ve tüm bunları ne kadar önemsediğini biliyorum. Ama hala mantıklı gelmiyor. Her zamanki gibi daha fazla üstüne gitmemek adına konuyu değiştirmek istiyorum.
''Eee gelmişsin o kadar oturmaz mısın?'' Yataktan başka oturacak yer yok zaten. O yatağa ilerlerken bir yandan da etrafı inceliyor.
''Burada yaşamayacaksın değil mi?''
''Başka ne seçeneğim var ki?'' Bıkkınlıkla nefes veriyor.
''Belki şu anda bir seçeneğin yok ama burada sonsuza kadar kalamazsın.'' Biliyorum, çok iyi biliyorum hem de.
''Farkındayım, sen gelmeden önce iş bulmak için sokağı arşınlamayı planlıyordum.''
''Güzel plan, böyle devam et!'' Arkadaşımın yüz ifadesi değişiyor. Hal hatır sorma faslının bittiğini anlıyorum. Söylemek istediği asıl şey neyse bir an önce söylemezse çatlayacakmış gibi görünüyor artık.
''Ne söyleyeceksen söyle hadi daha fazla tutma içinde.'' Gözleri ışıldıyor arkadaşımın.
''Buraya gelirken bazı şeyler duydum, pek hoş değillerdi." Merakla öne eğiliyorum. Kesin çok önemli şeyler duydu, her zaman öyle olur. Girdiği çeşit çeşit evden topladığı bilgilerle gelir, duyduklarını anlatır. Genellikle kayda değer bilgiler olur bunlar. Bir şey söylesin diye ağzının içine bakıyorum resmen, en sonunda dayanamıyorum.
''Ee hadi anlatsana ne duruyorsun?''
''Nereden başlayacağımı düşünüyorum.'' diyor. Yeşil gözlerindeki ciddiyet beni duraksatıyor. Her zamanki dalga geçtiğimiz, hatta bazen birilerini tehdit ettiğimiz, konulardan değil bu.
Veronika derin bir nefes alıyor, yüzü bir anda ciddileşiyor.
"Katie..." derken sesinde bir sarsıntı var.
"Bu çok ciddi. Bunu herkes konuşuyor, ama kimse cesaret edip paylaşamıyor. Kraliçe... Gölge’yi ele geçirmiş. Karanlık geri dönüyor, Katie.'’
Gözleri, eski bir korku ve çaresizlikle parlıyor.
'‘Karanlık geri dönüyor.’' O an, içimde bir soğukluk beliriyor, ve derin bir korkunun içimi sardığını hissediyorum. Arkadaşımın bütün bu söyledikleri, bildiğim her şeyi tehdit ediyor.




