İçeriğe geç

Kraliçe

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Kraliçe

Bölüm 2

Bölüm 2

Yüksek bir yerde dikiliyorum. Bir kulenin çatısındayım. Etraf hem tanıdık hem de yabancı geliyor bana. Önümde uzanan yeşil araziye bakarken bulunduğum çatının Tapınağın çan kulelerinden birisi olduğunu fark ediyorum. Burası çok huzurlu, ne bir savaş var ne kötülük ne de Kraliçe. Çatının kenarına oturup ayaklarımı aşağı sarkıtıyorm. Duyabildiğim tek ses arkamdaki ormanda uçuşan kuşların cıvıltıları. Zamanın pek farkında değilim ama mavi gökyüzü ve çoktan doğmuş olan güneş beni endişelendirmiyor. Kalabildiğim kadar kalmak istiyorum. Ben anın tadını çıkarırken birden çanlar çalmaya başlıyor. Çatı sarsılıyor ve benim güzel huzurlu dakikalarımı bozan kişiye öfkemi kusmak için çatıdan sarkıp çanın yanına iniyorum. Daha önce kulaklığım olmadan hiç bu kadar yakınında bulunmamıştım ve şimdi sağır olacağıma neredeyse eminim. Çanın yankısı başımı ağrıtmaya başlarken kalp atışlarım hızlanıyor. Bunu göz ardı etmeye çalışarak çanı kimin çaldığına bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Sinirle çanın ipine doğru yürürken birden bire karşımda eğitmenim beliriyor. Kel kafalı, katı adam, beni tapınaktan atmayı isteyen adam. Yüzünde korkunç bir gülümseme var. O gülümseme aslında bir şeyler hatırlatıyor ama ne olduğunu tam çıkaramıyorum. Bana doğru adım atmadan önce çanı bir kez daha çalıyor. O suratındaki korkunç sırıtma ile üzerime gelirken geri geri gidiyorum. Ta ki gidecek yerim kalmayana kadar. Ayağım kulenin kenarından kaymasın diye üstün bir çaba harcıyorum. Yeniden çatıya atlamak geliyor aklıma ama eğitmenim benden hızlı. Daha ben çatıya tutunamadan o beni kollarımdan yakalıyor. Ben kurtulmak için umutsuzca çırpınırken kulağıma yaklaşıyor. 'Sen buraya ait değilsin.' diyor. Geri çekildiğinde bir anlığına yine o sırıtışı görüyorum ve beni aşağı itiyor. Düşüyorum. Dünya etrafımda dönüyor. Düşüyorum.

Endişeyle debelenerek uyanıyorum. Yorganımdan kurtulmaya çalışırken yataktan yuvarlanıyorum. Hâlâ düşüyor gibi hissediyorum, yerde otururken gördüklerimin kötü bir rüya olduğunu anlayıp rahatlıyorum. Ama pencereden baktığımda rahatlamam uzun sürmüyor ve anında ayağa kalkıyorum.

Kaldığım yerden -oda demeye dilim varmıyor- merdivenlere fırlarken tek düşünebildiğim daha önce ne kadar hızlı olabileceğim konusunda kendimi neden hiç denememiş oluşum.

Aşağı indiğimde bu kez şansım olmadığını anlıyorum, yerime çoktan bir başkasını koymuşlar. Kardeşim bana isyan eder gibi bakarken eğitmenime söyleyecek bir şeyler arıyorum. Ama yok, ne diyebilirim ki? Ne kadar tembel , uykusuna düşkün biri olduğumu mu anlatayım yoksa Gölge'nin muhafızlarından olmak için ne kadar çok çabalasam da erken kalkamayacak kadar sorumsuz olduğumdan mı bahsedeyim? Tam son bir şans daha istemek için ağzımı açacağım ki iki güçlü kol tarafından havalanmamla sözlerim ağzımda kalıyor. Ben daha ne olduğunu anlamadan kendimi tapınağın merdivenlerinden yuvarlanmış yerde otururken buluyorum. Harika! Atıldığımı daha fazla belli edemezlerdi.

Tapınağın bembeyaz sütunlarının çevrelediği girişi izlerken buraya tekrar adım atamayacağımı düşünmek canımı acıtıyor.

Ne kadar süre gözlerimde yaşlarla merdivenlerin yukarısına bakarak -üzerimde hala geceliklerimle- oturdum bilmiyorum. Neden sonra aklıma kaldığım yerden eşyalarımı almak geliyor. Belki kardeşimle konuşma fırsatım olur.

Oturduğum yerden kalkıp yüzümdeki kurumuş gözyaşlarına aldırmadan tapınağın merdivenlerine yöneliyorum. Bu kadar merdivenden yuvarlandığıma göre kesinlikle çokça çürük olacak vücudumda.

Merdivenler nihayet bittiğinde giriş salonunda nöbet tutan tanıdık yüzlerin yanında benim yerimi almış olan kızı görüyorum. Çilli yüzündeki okyanus mavisi gözleri karalılıkla parlıyor kızın. Bakır rengi uzun saçlarını sımsıkı bağlamış ve ucuna kadar örmüş. Bakışları beni delip geçerken görüş alanından çıkıyorum. Arkadaşlarıma ufak bir bakış attıktan sonra kaldığım yere çıkan merdivenlere gidiyorum. Tanrı aşkına! Ne çok merdiven var burada. Sanırsınız Gölge'nin korunduğu tapınak değil kuleler şehri!

Odam... Küçücük kare penceresi, ayağı bile sağlam olmayan tahta masası ve tek kapaklı yıpranmış dolabıyla daha çok bir hapishane hücresini andırıyor aslında. Gerçi el bebek gül bebek de yetiştirmiyorlar bizi. Pencerenin altındaki kılıç ve hançerlerimi koyduğum kutuya kayıyor gözüm. Eğitmenim ikinci geç kalışımdan sonra eşyalarımı toplamam için vermişti, atılacağımdan emindi ki haklı çıktı.

Kutuyu alıp yayları gıcırdayan yatağımın üzerine koyuyorum. Eski yatağım. Toplanacak birkaç kitap iki parça kıyafetten başka eşyam yok onları da hançerlerin üstüne attıktan sonra hazırım. Artık burayla alakam kalmadığından asıl muhafızlarınkinden kat be kat çirkin olan üniformam orada kalabilir. Kutumu kucaklayıp kapıya döndüğümde kardeşimi görüyorum, nöbet değişimi olmuş olmalı bundan sonra antrenmana gidecekler ve ben orada olmayacağım.

''Çok başarılısın.'' Bana hayal kırıklığı ile bakıyor.

''Böyle olacağı belliydi şaşırtıcı değil'' diye başlıyorum ama beni susturuyor. ''Umursamıyormuş gibi yapma. Üzüldüğünü görebiliyorum. Senin için ne kadar önemli olduğunu da biliyorum. Sen de biliyorsun.''

''Ama yine de bu atıldığım gerçeğini değiştirmiyor.''

''Kesinlikle! Bu kadar sorumsuz olduğuna inanamıyorum, hem de bu kadar ilerlemişken nasıl kazandığın konumu tehlikeye atabilirsin?''

Üzüldüğümü gördüğünü söylüyor ama sözleri ne yatıştırıcı ne de anlayışlı. Gözlerim yanmaya başlarken Hayır, ağlamak istemiyorum! diyorum kendime. Bana baktığında söylediklerinin farkına varıyor ve derin bir iç geçiriyor.

''Affedersin, sadece ne kadar çabaladığını biliyorum ve senin beş dakika fazla uyuyabilmek için her şeyi hiçe saymana katlanamıyorum.''

Kendimi daha fazla tutamıyorum ve kafamı boynuna gömerek ağlamaya başlıyorum. Söyleyecek bir şeyi yok o da saçlarımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışıyor.

''Gitmem gerek...'' Doğru ya o hala bir muhafız adayı. ''Benim de gitmem gerek zaten.''

''Nereye gideceksin?''

''İyi görünmüyorsun, belki birkaç gün ailemin yanında kalmalısın.'' Onunla ilgilenen biricik ailesi... Gerçekten kardeş olmamızı hiç bu kadar çok istememiştim. Elimi yüzümü silip kendimi toparlamayı deniyorum.

''Gerek yok ben bir şeyler düşünürüm, sen merak etme yeterince iyiyim.'' Gülümsemeye iyi görünmeye çalışıyorum ama sanırım rol yapmada başarılı değilim. Yüzünü buruşturmasından inanmadığı belli. Ama büyük çanın çalışı beni konuşmaktan kurtarıyor ve derin bir nefes alıyorum. James için gitme vakti geldi. Eğer o da atılmak istemiyorsa acele etmeli artık. Bir şey söylemesine fırsat vermeden geç kalacağıyla ilgili bir şeyler geveleyip onu odadan çıkarıyorum.

Sırtımı kapattığım kapıya yaslayıp sorusunu düşünüyorum: Nereye gideceksin?

Çok basit bir soru aslında ama verecek cevap bulamıyorum. Ailemin yanına dönemem, kendi evim de yok param da. Arkadaşlarımın hepsi burada kalıyor onlar bir seçenek bile değil.

Gerçekten de ben nereye gideceğim?

'Tapınak'

Bölüm sonu

7 yorum