Bu kitap, işler istediği gibi gitmediği zamanlarda ya da yaptığı şeyden pişman olduğu için sadece bir kaç saatçik bile olsa geriye gitmek isteyen herkese.
***
Daha önce hissetmediğim kadar büyük bir soğukluk her tarafımı sardı. Nefesim göğsüme binen büyük bir ağırlık ile kesilirken tüm hücrelerimin basınç yüzünden patlayacağından emindim. Gözlerim istemim dışında yaşardı. Kalbim sıkıştı. Ellerim, bacaklarım hatta göz kapaklarım üzerindeki tüm hakimiyetimi kaybettim.
Zaman kavramım bir anda kayboldu. Saniyeler mi geçmişti yoksa ben tüm bunları düşünürken bir ömür akıp gitmiş miydi?
Profesör Jekly'nin sözleri aklımda yankılanıp duruyordu. Ama durumumla alakalı tahmin ettiği hiçbir şey doğru değildi.
On katı.
Hayır.
Yüz katı kadar daha ağırını hissediyordum.
Bir türlü alamadığım ve boğazımı sıkan o soluk ise aniden ciğerlerime doldu.
Derin bir öksürük krizi ile dizlerimin üstüne kendimi bırakırken ellerim refleskle boğazıma sarıldı. Ancak ne öksürüğüm gerçekti ne de hissettiğim yorgunluk.
Oldukça kendimdeydim.
Ellerimi boğazımdan çektikten sonra yüzümde, kollarımda, ufak bir eskime bile olmamış kıyafetlerime bakındım.
Sonrasında sesim, kahkaham bu küçücük odada yankılandı.
Tüm bilim insanlarının hissedebileceği bir merakla ayağa fırladım. Camın önündeki perdeyi kenara ittirdim. Her şey aynıydı. Şehir, evlerin dizilişi, sokaklar, ayın konumu, can sıkıcı trafik sesi...
Geri çekilip kazağımın kolunu yukarı sıyırdım.
Akıllı saatin tahmin ettiğimiz gibi tüm elektronik kısmı yanmıştı. Eski dönemlerdeki gibi manuel nabız sayan kısmının sesini duymak için saati kulağıma götürdüm.
Eh...
Doksan yüz arasıydı. Ne kadar heyecanlandığım düşünülürse normal sayılırdı. Solunumum ise takip ettiğim kadarı ile iyiydi.
Atmosfer ile ilgili bilgilere ulaşabilmem için ise gelişmiş bir teknolojik alete ihtiyacım vardı. Ancak aldığım nefes şu anlık başımı döndürmediği için fark olduğunu sanmıyordum.
En azından bir tahminimiz daha tutmuştu. Bu evren belli ki genel hatlarıyla bizimkinin aynısıydı.
Eğer şansım varsa başka denemeye ihtiyacım olmazdı.
Üstümü başımı düzeltip hızlıca kendimi dışarı attım. Gideceğim yer çok uzak olmadığı için yürümeyi tercih ettim. Zaten yanıma beş kuruş almayı akıl edememiştim.
Bilim merkezi, ayrıldığım evin epey yakınındaydı. Bu yüzden kalp atışlarım benim bile beklemediğim bir şekilde hızlandı. Alnımın hafifçe nemlendiğini bile hissediyordum. Bir çok şeye oldukça az tepki veren biri olduğum için epeuy garipti tüm bunlar.
Gerçi bir evrenden başka bir evrene gitmek... Herkesin kolayca kabul edebileceği bir şey değildi bu.
Başımı iki yana sallayarak gereksiz düşüncelerden kurtuldum. En sonunda bilim merkezinin kapısına ulaşmıştım. Kapıdaki güvenlik önlemleri yüzünden içeri giremeyeceğimi biliyordum. Zaten öyle de bir amacım yoktu.
Merkez birazdan kapanacak, tüm ışıklar sönmek zorunda kalacaktı. Doğal olarak herkes evlerine ya da her nereye gideceklerse oraya gitmek için zorunlu olarak oradan ayrılacaklardı. Çünkü ne olursa olsun fişler akşam sekizde çekilirdi.
Gözlerim ihtişamlı, beyaz binada gezindi.
Bilim merkezi hemen hemen tüm yolların oraya açıldığı, ışıltılı, büyük, herkesin giremediği ve orada çalışan herkesin belki de gereğinden fazla saygı gördüğü büyük bir yapıydı. Kendi geldiğim evrende diplomatlardan bile önde gelirdik. Burada işler nasıldı, görmeden karar vermek biraz zordu... Aslında şimdiye kadar herhangi bir farklılık görmemiştim evrenlerimiz arasında. Ama illaki olmak zorundaydı.
Yoksa isimleri paralel evrenler olmazdı.
Geldiğim sokakta aşağı yukarı yürüyor, kapıların açılmasını bekliyordum. Ama bu aynı tahmin ettiğim gibi çok uzun sürmedi.
Beyaz, iki büyük kapı kayarak iki yana açıldı. İçeriden takım elbiseli, neredeyse hepsi gözlük takan yüzlerce insan aynı anda sokağa dağıldı. Aradığım beden ise tahmin ettiğim gibi kapının en sağından, kimseye çarpmamak için büyük bir çaba sarf ettiği için yandan yandan yürürken kendini bana gösterdi.
Nefesimi tuttum. Heyecanım bir an için sesli gülmeme sebep olacaktı. Ama bu tarafa gelen insan kalabalığı yüzünden bir ara sokağa sinmek zorunda kaldım.
Sesler doğrultusunda hareketlenerek önce bir süre bekledim. Ardından geldiğim yöne ilerledim.
Sessiz takibim biraz uzun sürdü. Sonunda yalnız kaldığında ve yürüme mesafesindeki evine yöneldiğinde önümde daha fazla bir engel kalmadığını anladım.
Binanın kapısını açacağı sırada öne fırlayıp bileğini yakaladım.
Hırsızlık, kapkaç ya da o saatte bu ıssız sokakta artık aklına her ne geldiyse... Büyük bir çığlık attı.
Ama yüzünü bana çevirmesi ile sesini kesmesi, gözlerini kocaman açması ve de tüm vücudunun dona kalması yalnızca tek saniye sürdü.
Çünkü her ne görmeyi bekliyorsa bu, asla kendi kopyası değildi.
***
(Not: daha önce yazılan kestaneci isimli kısa hikayemden tür olarak tamamen farklı bir kitaptır. Daha önce çok fazla kez bilimkurgu yazsam bile ilk kez yayınlıyorum. Bu yüzden lütfen düşüncelerinizi belirtmekte çekinmeyin. Ayrıca bilimkurgu kısmında mantık aramaktan çok karakterlere odaklanırsanız daha çok keyif alacağınıza inanıyorum... Kalanı için keyifli okumalar)