İçeriğe geç

KOZA : Geçmişin Külleri

Bölüm 10 · 79 dk okuma

KOZA : Geçmişin Külleri

Bölüm 10

9-) Dedikoducu

Bazen kabusların sadece kafamın içinde oluşan, belli başlı hayal ettiğim sahnelerden ibaret olduğunu düşünürüm. Ama geldiğim konuma bakılırsa hiç de uydurmacaya benzemiyor. Tarihin kaç milattan ne kadar döndüğünü saymayı bıraktım. Elbet birileri benim için tutuyordur. Her uyanışımdan önce uzun uykulara yatarken kabusların geri gelmesini beklerim. Ama hiç işe yaramaz. Aksine, uyurken yaşadığım ilk insani hayatımı tekrar tekrar yaşarım. Kocama sarılır, gençliğimizde gittiğimiz yerlere gideriz. Sonra, siyah, eski, altmışlardan veya doksanlardan olduğunu düşündüğüm; güzel, gümüş ve siyah ile donatılmış motosikletinin arkasına geçer, birlikte ben çığlık atarak istediğimiz yere sürerdik. Bazen karnımın tekrardan burnumun ucuna geldiğini, eşimin yanıma gelip karnımda hiç doğmaya fırsatı olmayacak meleğimle konuşmasını dinlerdim. Sonra uyandığımda asıl kabuslar başlardı.

İnsanlar kabusları sadece uyuduğunda gördüğünü düşünür. Ama asıl kabuslar, gözlerinizi açtığınızda gerçekleştiğini fark edersiniz. Uyuyabildiğiniz belli bir anda ise size işkence eden anıların, tıpkı dünmüş gibi olduğunu, tekrar tekrar yaşamışsınız gibi görüp uyandığınızda elinizin boş olması size en masumane altı ay hareketsiz felç geçirir. Bedenen değil ama ruhen hiçbir şey yapmak istemezsiniz. İlk farkındalık, gözlerinizi açtığınızda olur. Koca, eski ev gibi bir anıt mezarda, yanınızda kocanızın taşlaşmış, belki uykusundan hiç uyanamayacak ihtimalle onun gri yüzüne bakarsınız. Sonra eliniz karnınıza gider. Oranın boş olduğunu fark etmenizle gözleriniz iyice dolar, nefesiniz kesilir. Sonra onu parçalayarak yeni deney ürünleri için kullandıklarını fark ettiğinizde ise her şey durur. Orada sadece ölmek istersiniz. Bazen kendinizi öldürebilecek tek kişinin siz olduğunu düşünürsünüz. Ama elinize geçen tek şey daha fazla uyku, kirlenen kıyafetler ve mezar taşınız olur. Bu yüzden uyumaktan çok, uykudan uyandıktan sonraki farkındalıktan nefret ediyorum.

Yani, beni pek uyurken göremezsiniz. En azından eğer sizin döneminizde uyanık olabilirsem... Belli dönemler gücüm yettiği kadar uyanık kalmaya çalışsam da, uyumazsam gücümü kaybederim. Kemiklerim ve her yerim taşlaşıp çatlar ve dökülür. Tıpkı sol elimin diğerinden farklı görünmesi gibi. Aynaya baktığımda gerçek formumu ifşa edecek tek yer sol elimdi. Beyaz, simsiyah damarlı, uzun cadı tırnakları ile tam bir şeytan anası gibi görünüyordu.

Komik kısmı şu ki, zaten öyleydim. Dönüşümümün ilk zamanlarında, duygularımın ve güçlerimin sarhoşu olarak kendime en istismar edebileceğim şekilde kötü davranıyordum. Ama bir yandan, cin gibi beynim intikam planı yapmaktan geri durmuyordu. "Nefret aşk ile karıştırılabilir" derler. Ben ise nefreti sadece zehir olarak görüyorum. Bedeni ele geçiren kocaman bir kütle gibi... Nefret vücudunuza girdiğinde, diğer kötü duyguları harmanlıyor. Ardından aklınıza girerek orada yuva kuruyor. Nefretin en büyük arkadaşları olan kin ve öfke, en çok hissettiğiniz bölgenize yerleşiyor.

Sizi bilmem ama ben, uyanışımda kini karnımda, öfkeyi de akciğerlerimde hissetmiştim. Benim nefesimi kesip başımı döndürerek kendimden geçirecek iki önemli bölgeye oturup kalkmamışlardı. Yalnızca kalbim hariç... Zavallı, güzel kalbim, ben ölüp tekrar doğduğumda lacivert-bordo renginde bir elmasa dönüşmüştü. Zaten onca kırılmasına rağmen hislerim orada hapsedilmiş ve bir daha hissedemeyeyim diye çevresine bir bariyer örülmüş gibiydi.

Kalbimin ilk ne zaman değerli bir taşa dönüştüğünü fark ettim?

İntikamımı aldıktan sonra koca bir boşluğa düştüm. Kendimi öldürmek için sayısız şeye kalkıştım. Buna kalbimi söküp çıkarmak da dahildi. Ancak kalbimi çıkardığımda hiçbir şey olmadı. Diğer öldürdüğüm insanlar ve canavarlar gibi yok olmayı bekledim. Ama elimde, siyah pıhtılarla kirlenmiş kalbime baktığımda sadece parlak taş yüzeyini ve zorla atıyormuş gibi kıpırdanışını gördüm. Başka hiçbir şey olmadı.

Zamanla bu denemelerim, yeni bedenim hakkında bilgi edinmemi sağladı. Neredeyse hiç ölemeyeceğimi fark ettiğimde – bunu kendime defalarca yapmış olmama rağmen – nefesim kesildi. O günden sonra sadece içgüdülerim devreye girsin diye nefes alıp vermeye devam ettim. Teknik olarak, organları değerli taşlara dönüşen biri olarak nefes almak pek de önemli bir şey değildi. Beynim hariç tüm organlarımı çıkarsam bile yine ölemediğimden, bu denemelerin bir anlamı yoktu. Kanımın son damlası bile tükenince sadece orijinal formunda, gücü azalmış ve uykulu bir canavar gibi göründüm. Sonunda pes ettim.

Kabuslarımın aslında kendi yaşantılarım olduğunu fark ettiğimde, yaptığım tüm denemelerden vazgeçtim. Çünkü bunlar sadece bedenimi daha da kirletiyordu. Açıkçası, tekrar denemek için beslenmek bile yeterince iğrenç ve kirletici bir şeydi. Bundan da nefret ediyordum. O zamanlar yaşımdan dolayı, bir canavar olarak uyumak istesem de uyuyamıyordum. Başımı yastığa koyduğumda, odaklanabildiğim tek şey yakınıma gelen nefes alan yaratıklar oluyordu. Ya da o an başka bir şey oluyorsa, dikkatim hemen ona kayıyordu. Bu yüzden, bana bu huzursuzluğu yaşatanları takibe almaya karar verdim. En azından benim yaşadıklarımı başkalarının da yaşamalarını istemiyordum.

Ne yazık ki yetişemediğim çok şey vardı ve telafi edecek hiçbir yol yoktu. Gücümün farkında olan ve onu kullanma konusunda en yetenekli kişi bendim. Bu yüzden benim gibi başına gelenler yüzünden hayatı mahvolanları evime aldım.

O zamanlar evim, terk edilmiş evlerden ibaretti. Yatacak bir yerim olmadığında bazen ortalıkta boş boş dolaşırdım. Elbette bu, kocamı bulup uyanana kadar sözleştiğimiz mezarlığa bir yer dikene kadar geçerliydi.

Bu yüzden kuytu köşelerde saklanmak yerine kendi krallığımı kurmaya karar verdim. Peşime taktığım çocukların sayısının artacağını ve onları eğitmem gerektiğini biliyordum. Bu yüzden bir yandan onlara her şeyi öğretirken bir yandan yenilerini topluyor ve ana yuvamız için uygun bir yer arıyordum. Sonunda, en güneyde kocaman bir yarımada buldum. Burası genellikle hükümetin, zavallı yaratıkları atarak daha da canavarlaştıkları bir bölgeydi. Biyom o kadar değişmişti ki hayatımda görmediğim bitkiler bile başkalaşıma uğramıştı. Her karışı zehir ve ölüm getiren bu topraklardan çok fazla bilgi edinirken, insanların uzaklığı sayesinde burada daha rahat olabileceğimize karar verdim.

Ana mekanımızın inşası tamamlandığında ortaya kocaman bir şato gibi bir yer çıktı. Buraya yıllar boyunca topladığım tüm kitapları ve eşyaları taşıttım. Bu sırada büyüyen çocuklarımın da benim geçtiğim yollardan geçtiğini gördüm. İntikam ve kan arzularını yatıştırmak için onlara bazı izinler verdim. Ancak yeni olduklarından, hepsinin başında bulunuyordum.

Çocuklarımın çoğu intikamını aldıktan sonra, benim gibi kendilerine ait bölgeler istediler. Bu isteklerinde hepsine yardım ettim ve sonuçlardan o kadar memnun kaldım ki kendimle gurur duydum. Öz çocuğumu koruyamamış olsam da evlat edindiklerime kendimden bir parça katıp onların gelişimlerini görmek beni sevindirmişti. Ancak bazıları için zaman ve intikam yeterli olmadı. Kan arzularına ve içgüdülerine hakim olamayanlar delirmeye başladılar. Sonunda onlarla büyük bir kavgaya girdim. Aralarında, uzak diyarlarda "Kurtuluş" adını verdikleri bir yerden bahsetmeye başladılar.

Delirmeyen ve aklını koruyabilenleri kurtarmayı başardım. Ancak diğerleri, bahsettikleri yerlere gittiler. Sonlarının böyle olmasını istemezdim. Çocuklarımı her zaman zayıflıklarının farkında olarak yetiştirirdim ki böylece kendilerinin ve yapabileceklerinin bilincinde olsunlar. Ama bedenlerini kabul etmeyip ısrarla değişmek isteyen çocuklarım, sonunda kendilerini hiç iyi gelmeyecek yerlere götürdüler ve bu da taşa dönüşmelerine sebep oldu.

Bizde ölüm diye bir şey olmadığını söylemiştim. Elbette birçok şey bizi öldürmez. Ancak doğa ile aramızdaki dengeyi sağlamak için zayıflıklarımız mevcut. Hepimiz için bu zayıflıklar farklı olsa da ölmek için birkaç temel bileşeni vücudumuza almamamız gerekiyor. Birincisi, güçlerimizin ölümcül derecede azalmaması lazım. İkincisi, aklımızın her daim içgüdülerimizden ve kan açlıklarımızdan üstün gelmesi gerek. Üçüncüsü ise, bu iki duruma maruz kalırken soğuk ve sıcağı aynı anda almamalıyız. Bu üç durum bizi öyle zayıf düşürür ki zamanla doğanın bir parçası hâline geliriz. Ayakta bile olsak, sonunda doğa ile iç içe geçerek taşlaşırız. Genlerimiz ve güçlerimiz toprak, bitki ve diğer canlılarla bağlanır. Böylece bir daha uyanamasak da bilinçsiz heykellere dönüşürüz. Enerjimiz ise yaşayanlar arasında akar gider.

Sizin neye inandığınızı bilmem, ama bu enerjinin doğa ile birleşmesinden zamanla hamile kalıp heykellere benzeyen çocuklar hikayesini duymuştum. Kim bilir, belki bir gün bu dünyayı içim rahat bir şekilde devredebilirsem ben de gerçekten bir aile kurabilirim. Elbette, bu hayaller şimdilik bana fazlaydı. Yapmam gereken çok iş vardı.

Beşinci uyku dönemimi tamamladıktan sonra, bu neslin yeni gençlerine baktığımda zamanın ne kadar değiştiğini fark etmiştim. Normal uyku seansımdan bile daha uzun süren bu dönemde bir farklılık olduğunu hissediyordum.

İlk fark ettiğim şey rüyalarımdaki değişimdi. Neredeyse hiç rüya görmemiştim bu süreçte. Gördüklerim ise sadece seslerden ibaretti. Tanıdık olan bu sesler bana yardım ister gibi çıkıyordu. Onlara ulaşamadığım için büyük bir çaresizlik hissiyle uyanıyordum. Uyandığımda fark ettiğim bir diğer şey ise yanı başımda yatan taşlaşmış eşimin bedenindeki değişimdi. Odaklandığımda, bedenindeki taş dokusunun önceki kadar yoğun olmadığını fark ettim. Beklediğim yüzyılların sonunda, o anın geldiğini anlamıştım. Ancak içimde ne acı ne de başka bir duygu vardı; bunun yerine tarif edemediğim bir hissin bedenimi sardığını hissettim.

Eşim, benden çok farklı ve tehlikeli bir deney sürecine maruz kalmıştı. Eğer ben ondan önce uyanmasaydım, muhtemelen başarısız kabul edilip gömülecekti. Şimdi ise, benim için tehlikeli olabilecek bir ihtimal sonunda gerçekleşiyordu. Eşimin işlemlerini başarıyla tamamladığımda, bu dünyada yalnızca enerji ile varlığımızı sürdürebileceğimizi öğrenmiştim. Bu gerçeği tersine çevirerek ölen birini tekrar hayata döndürmek için uzun bir araştırma sürecine girdim. "Yüz Yıl Uykusu" adını verdiğim süreç boyunca onu doğa ile yarı bir bağ içinde tuttum. Bu süreç, bedeninin taşlaşmış görünmesine neden oluyor, ancak zihnini ve bedenini doğanın yenilenmesine bırakıyordu. Böylece uyanabilecekti.

Hesap edemediğim tek şey, bu sürecin bir tür bana karşı silah olarak kullanılmaya çalışılmasıydı. O zamanlar çok daha tehlikeli ve kana susamış bir hâlde olduğumdan, muhtemelen eşimi beni öldürmesi için tasarlamış ve böylece ikimizden de kurtulmayı planlamışlardı. Ancak fark etmedikleri şey, yüz yıllık uykunun sonunda eşimin işlemlerinin tamamlanacağıydı. Bunu anladıklarında, sevgilimi yok etmeden önce onları ortadan kaldırmış ve bu mezarlığı kurmuştum. Böylece eşimin işlemi sorunsuz ilerleyebilecekti. Beni öldürmesi için bir hedef olarak görse bile, her zaman onun yanında olacaktım.

Bu farkındalık tüm bedenimi sardığında, içimde büyük bir heyecan hissettim. Bu, uzun süredir görmediğin birini ilk defa görecek olmanın verdiği bir histi. İçim kıpır kıpır olmuştu. Onca işkenceden sonra onu görmek ve sesini duymak benim için bir lütuf olacaktı. Ama aynı zamanda, yaptığımın nelere sebep olacağını, hatta hayatıma mal olabileceğini de biliyordum. Yine de sevdiğimin elinde, onu tekrar görebilmek uğruna can vereceksem, bu bana güzel bir ölüm gibi görünüyordu.

Ondan sonra, onu yalnız bırakmak istemesem de şimdiden göreceği bu dünyadaki engelleri olabildiğince yok etmem gerekiyordu. Yanımda bir avuç genç vardı. Bu insan yavrularını seçmemin ilk nedeni, kimsenin cesaret edemeyeceği şeyleri yapmaya hazır olmalarıydı. Katılanların geçmişini tam olarak bilmiyor olsam da, nefes alışları ve kalp atışları onlar hakkında bilgi sahibi olmam için yeterliydi. İçgüdüm ve insanüstü algılarım sayesinde her birinin farklı yaşamlarının temsil ettiği şeyleri anlamam uzun sürmedi.

İlki kızıl saçlı bir çocuktu. Türünün tek örneği sayılabilecek bu çocuk, dönemin ilk meleziydi. Hareketleri, tavırları ve özellikle öfkelendiğinde gösterdiği tepkiler damarlarındaki kendi genlerimin aktif hâle gelmesini sağlıyordu. Diğer ikisi ise, deney sırasında hamile kalan annelerin çocuklarıydı. Anneleri, deney sırasında hamile oldukları fark edilince erken doğuma alınmış ve bu çocuklar canavar geni taşımadıkları düşünüldüğü için yaşamalarına izin verilmişti. Bu deneyleri yapanların, bebekler konusunda duygusal zaaflarını fark ettiğimde bunu kullanmaktan geri kalmadım.

Bir diğeri, tekrarlanan psikolojik deneyler sonucunda kişilik bölünmesi yaşamış bir askerdi. Kendinde bir tuhaflık fark ettiği için kimseye belli etmeden orayı terk etmişti. İnanılmaz bir iradeye sahipti; bu irade olmasaydı muhtemelen diğer kişilikleri tarafından ezilecekti. Psikolojik değişimlere rağmen inanılmaz bir güce sahip olan bu asker, hâlâ bir umudun varlığını temsil ediyordu. İçindeki düşmanı olarak hedef alınan bir kadına olan sevgisini gördüğümde, nefretin zamanla gerçek sevgiye dönüşebileceğini fark etmiştim.

Ve Pandora... Babasının çılgın bir bilim insanı olduğunu öğrendiğimde, çocuklarım onun kızında bir şeyler olabileceğini bana anlatmışlardı. Babası, Melnintis'in sinirlerini yatıştıracak şeyler yaparken, Pandora hakkında çoğu şeyi gizlemişti.

Bu serüvenin başladığını fark ettiğimde, o çalılıkların arasında tedirgin bir şekilde ilerliyordu. Gözleri yolda, etrafı tarıyor ve aynı zamanda ormandan bir şeyler çıkacak diye sürekli kolaçan ediyordu. Eğer beni erken tanısaydı, o anda orada hiç kimsenin ona zarar vermeyeceğinden emin olup rahatlayabilirdi. Ancak bu kızın belli belirsiz enerjisi, benim için bile anlaşılması güç bir hâl almıştı. Tüm güçlerimi onun için kullandığımda, muhtemelen babasının "iyileştirme" adı altında yaptığı deneyleri, henüz doğmamış bu evladına uyguladığını anlamıştım.

Bir de Lovisa adında, tek başına dolaşan biri vardı. Genlerinin kesinlikle insan DNA'sı taşımadığını söyleyebilirdim. Muhtemelen bu dönemde bir ilk olarak, safkan doğmuş bir canavardı. Bu da onun hareketlerinin neden sürekli başını derde soktuğunu açıklıyordu.

Zamanında, "Deney 0" adında bir proje tasarlanmıştı. Bu deneyin amacı, doğuştan büyüyen çocukların yeni bir insan ırkı oluşturmasıydı. Bu projeye olan inanç o kadar büyüktü ki, bu uğurda bebeğim öldürülmüştü. Parçalara ayrılmış ve deneylerde diğer zavallı bebeklerin üzerinde kullanılmıştı. Uzun süren deneylerden sonra, nihayet iki başarılı tüp bebek deneyi gerçekleştirildi. Ama o zamanlar öfke doluydum. Doğmamış çocuğum ve katledilmiş kocam için adalet ve intikam istiyordum. Bu yüzden bu projeyi gerçekleştiren kişileri, bana yaşattıkları şekilde öldürdüm. Ancak o başarılı iki tüp bebeği yok etmeye kıyamadım. Çünkü bu bebekler, başka bir annenin yumurtalıkları kullanılarak benim bebeğimin genleriyle oluşturulmuşlardı.

Onları alıp sakladım ve sonunda ayarladığım iki çift aileyi, bu bebeklere bakmaları için görevlendirdim. Böylece bu aileler geçmiş yaşantılarını geride bırakabilir ve bu bebekleri büyütebilirlerdi. Lovisa'nın ailesi onu kendi çocukları gibi büyüttüler. Ancak, bir deney ürünü olduğunun farkına varan çocuk, sorgulamaya başlamış ve korkmuştu. Bu yüzden, ailesini korumak amacıyla evden kaçarak kendi yolunu bulmaya çalıştı.

Diğer çocuk ise, ailelerin bana ihanetiyle karşılaştı. Çocuğa ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Ama ailesinin onu satma kararı verdiğini düşünüyorum. Onun izine yalnızca, krallığımın yakınına gelen uzak ülkelerden gelen gemilerin notlarında rastlayabildim.

Uzak diyarlardaki halklar, bu topraklardan daha bilinçliydi ve geçmişlerine daha fazla sahip çıkıyorlardı. Kadim halklardan oluşan bu topluluklar, geçmiş yaşantılarını temel alıyor ve teknolojiyi yalnızca gerektiği yerlerde kullanıyorlardı. Uzun süre onların çalışmalarına odaklanamadım. Teknoloji kadar tıp ve doğa konularında da çok katı kuralları vardı ve çevrelerine büyük bir özen gösteriyorlardı. Suların değiştiği bir yerde gücümün azaldığını ve taşlaşmaya başladığımı fark ettiğimde, onlara yaklaşmayı bıraktım. Sadece belirli önlemler alarak o bölgelere gitmem mümkündü, ancak bu da zaman kaybına neden oluyordu.

Benim yerime o bölgelere gidebilecek çocukları gördüğümde nasıl mutlu olduğumu tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden, yakın zamanda antidot alışverişi yapacaklarını duyduğum yabani insanların topraklarına gittim. Amaçlarını öğrendiğimde ise çoktan harekete geçmiştim bile.

Karanlık ormanın yamacındaki küçük köy kasabasında, eskiden büyük bir neşe içinde çiftçiler ve aileleri yaşardı. Büyük üretim merkezinin can damarı olan bu köy, artık nesli tükenmiş birçok sebze, meyve ve çeşitli ürünlerin yeniden yetiştirildiği bir yer hâline gelmişti. Bu sayede köy halkı, ürettikleri ürünleri gizlice satabilir ve ölen ekosistemi kendi nesilleriyle yeniden hayata döndürebilirdi. Ne yazık ki pazarlama işlemi ne kadar artarsa, bu durum o kadar fazla insan arasında konuşulmaya başlanıyordu. Çoğu insan bu girişime ilgi gösterip destek verse de, bazıları bu durumdan oldukça rahatsızdı.

Hükümetin başlattığı projelerden bu yana, birbirini sömürmek üzerine kurulu düzen hâlâ devam etmekteydi. Bir yerde yıkım varsa, sömürülecek daha fazla madde veya insan ürünü ortaya çıkıyordu. Bu sayede hükümetin kurduğu kapalı şehirlerde yaşayan insanlar hayatlarını sürdürebilmişlerdi. Eğer bu sömürü düzeni devam ettirilemeseydi, muhtemelen bu insanlar da diğerleri gibi yok olup gidecekti.

Felix gibi önemli liderler, bu sömürü düzenini bir arada yönetmek üzere eğitim almışlardı. Ancak Felix, bu düzende farklılık yaratma konusunda kararlıydı. Ataları gibi davranmak yerine, kendi kurduğu yeni ve üstün bir güç istiyordu. Kendi gibi düşünen insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmese de, Felix başka kimsenin onun kadar güçlü bir ruha sahip olmadığını düşünüyordu. Yeğeni Fujin'in kaçışını örtbas etmek için uzak diyarlarda bir görevde öldüğünü iddia etmişti. Neyse ki, psikolojik deneylerle beyinleri manipüle edilmiş halk buna inanmıştı. Gerçeği bilen ve sorgulayan birkaç kişi dışında... Ancak Felix, bu küçük grubun varlığını önemsemiyordu. Onun yapması gereken çok daha büyük bir planı vardı ve sonunda ittifakını bulmuştu.

Düşmanlarını ortak olarak kabul etmek doğru bir karar mıydı bilinmez, ancak bir haini yanına almak, güvensizlik üzerine kurulu bir güç ittifakı yapmasına olanak sağlamıştı.

Adı James'ti. Anka Kulübü'nün üyesi olan bu genç adam, daha yeni reşit olduğunda kurucular arasında mahkemelerde jüri unvanı aldığını duymuştu. Onun gibi biri için bile imkânsız görünen bir şeyi başardığını bilmek, Felix'in James ile ittifak yapmasının en önemli nedenlerinden biriydi. Diğer seçenekler zaten yetersizdi ve ittifak yaparken bile Felix'in aklında her zaman soru işaretleri bırakıyordu. Bu yüzden sadece işine odaklanmayı ve James ile tanışmayı sabırsızlıkla bekledi.

Planında başarılı olduğunda ve James ile buluştuğunda, James elinde en güçlü antidot ve virüslerini getirmişti. Felix, bu iki küçük tüpün içinde bir mantar gibi hareket eden virüsü gördüğünde, küçük bir çocuğuna bakan bir baba gibi hissetti. İkisini de cebine koyduğunda, artık sadece tek bir şeye ihtiyacı kalmıştı.

Felix, "Şu küçük kasabadan söz etmişken..." diye söze başladı. James, deri ceketinin tozlarını siler gibi yaparak başıyla konuşmasını sürdürmesi için işaret etti ve hafifçe gülümsedi.

"Kasaba halkı büyük bir ticaret grubu kurmuş. Sanırım, deneylerden ötürü türü yok olmuş bazı bitkileri yetiştirip satıyorlarmış..."

James, Felix'in sözünü keserek güldü.

"Orayı da diğerleri gibi yakıp yıkmak mı istiyorsun? Ah, tam atalarının torunusun, değil mi?"

Felix derin bir nefes aldı. James gibi birinin onun hakkında yorum yapmaya hakkı yoktu.

Felix, "Kasaba halkı, zamanla bu ürünlerin çoğunu kurtarırken, sanırım hamile bir kadını da bu yöntemle tehlikeli bir doğumdan kurtarmışlar. Çocuk büyürken diğerlerinden çok farklı davranıyormuş. Daha güçlü ve özel yeteneklere sahip olduğu söyleniyor," dedi.

James, cebinden bir sigara çıkarıp yaktı.

"Ve sen... O çocuğu istiyorsun. Çünkü onun farklı olması sana doğuştan gelen melezlerin varlığını anımsattı. Öyle değil mi?"

Felix, kendini beğenmiş bir ifadeyle gülümsedi.

"Melezlerin varlığı sadece kasaba hikâyelerinde değil. Yüzyıllar önce atalarım varlıklarını keşfettiklerinden beri üzerlerinde inanılmaz sonuçlar elde ettiler..."

James, işaret parmağını havaya kaldırarak araya girdi.

"Ta ki o hanımefendi işin içine girene kadar. Tabii, bu saçmalıklar günümüzde çalışmalara bile yansımıyor, değil mi?"

Felix, dalga geçen adama ciddiyetle baktı.

"Bu konu dalga geçilecek bir şey değil. Uydurma ya da değil, işlerimize her zaman müdahale eden o kadın, aramızda nefretle anılır. O olmasaydı, muhtemelen şu anda çok farklı bir yerde olurduk."

James, "Hmm, öyle mi? Bu kadar nefretle bahsettiğinize göre, sizin için derin bir yara olmalı," dedi ve ardından Felix'in yanına yaklaşıp ceketinin düğmelerini ilikledi.

Felix, adamın ne demek istediğini çok iyi biliyordu. James göründüğünden daha zekiydi, ama Felix, isteğinin bu konuşmanın arasında kaybolup gitmesine izin vermeyecekti.

"Adamlarının antidot ve virüsü alırken çıkardığı sorunun dışında şu an için önemli bir şey yok. Planımızı gerçekleştirdiğimizde yenilmez olacağız," dedi.

James, hafifçe gerindi. Aralarında çıkan problemi kullanmasına şaşırmasa da, canı sıkılmıştı.

"Birincisi, onlar benim adamlarım değil. İkincisi, zaten azılı suçlular ve başlarına ne gelirse gelsin, daha önce çıkardıkları olaylardan kaynaklanıyor. Üçüncüsü, istediklerini bize bulaştırmadıkları sürece hiçbir problem yaratmazlar."

James'in söyledikleri, eğer tam olarak doğru olsaydı, ileride gerçekten hiçbir sorun yaşanmazdı. Ancak antidot ve virüsleri kiraladığı adamlara verip bulmalarını istediğinde, bilmediği bir belanın kapısını aralamıştı.

Hokey maskesine benzer maskelerle yüzlerini gizleyen ve kendilerine "Engerekler" adını veren, yalnızca erkeklerden oluşan paralı askerler, büyük bir suç yığınının içinde çöplüklerden sadece birini oluşturuyorlardı. Öyle sorumsuzdular ki; kasaba baskınları, insan kaçakçılığı gibi suçlardan dolayı Kurucular ve Hükümet onları dizginlemek için büyük bir savaş vermiş ve sonunda çoğunu öldürerek faaliyetlerini durdurmuştu.

James, daha ileri bir seviyeye ulaştığında, Engerekler'in kontrolünü ele geçirmiş ve onları işe yarar birer kuklaya dönüştürmüştü. Böylece kendi adamları yerine, kaderlerini umursamayan bu azılı suçluları kullanarak işlerini yaptırıyor, daha az dikkat çekiyor ve adamlarının zarar görmesini önlüyordu. Bir süre için oldukça kullanışlı olmuşlardı. İnsanları kolayca kaçırabiliyorlardı ve bu sayede James, istediği kişiyle hemen iletişime geçip gözdağı verebiliyordu. Bu görevi de sorunsuz atlatacaklarını düşünmüştü, fakat işler hiç de beklediği gibi gitmedi.

Engerekler, görevi aldıktan hemen sonra yola koyuldular. Virüsle antidotun bir kutu içinde, bir mahzende saklandığına dair bilgi aldıkları bir kasabaya doğru ilerlediler. İtibarlarını kaybetmiş ve korkuya aç olan bu grup, kasabaya vardıklarında, tüm kasabayı ateşe verip insanları tek tek ayırdılar. Bazılarını görevden sonra saklamak için canlı bıraktılar. Kendilerine karşı direnenleri yaralayıp dalga geçmek amacıyla sırtlarına haç işareti kazıdıkları tahtaları yaktılar ve antidotu buldukları yerin duvarlarına astılar.

Kan ve çığlıkların hâkim olduğu kasaba, kulaktan kulağa yayılan bu dehşet ortamının enerjisiyle, derinlerde yatan bir canavarı uyandırmıştı. Bu canavar, uzun süredir uyanıktı ama hâlâ taze kan arıyordu.

Bu kadının niyeti, kötücüllere karşı acımasız, masumlara karşı ise şefkatliydi. Ancak özü bir canavar olduğu için uzun zamandır kontrol ettiği açlığı yüzünden gerçek formundan insan formuna dönemiyordu. Yılların verdiği deneyimle susuzluğunu bastırması zor olmasa da, her geçen vakitte güç kaybetmesi tehlike arz ediyordu. Bu yüzden, planını uygulamak ve kendine ait olanı alıp yerine başkasını koymak için, yıkılmış kasabanın çığlıklarını takip etti. Manzara karşısında, içgüdüleri onu tamamen ele geçirdi.

Kan kokusu burnuna sızarak onu cezbeden bir şey olmaktan çıktı, zihnini ele geçiren bir zehre dönüştü. Koyu kırmızı olan gözleri, kıpkırmızı ışıkta çakıyor gibi görünüyordu. Işığın etkisiyle gözleri adeta kanın açık tonuna bürünüp parlıyordu. Sis, insan gözlerini kavramadığı hâlde, gözlerinin üzerinde sis tabakası varmış gibi görünüyordu. Gözlerinin altındaki damarlar koyulaşıp şişmiş, dişleri birini parçalamaya hazır keskinlikteydi. Anastasia, her adım attığında, dili dişlerine değip kesiliyor, kan tadı ağzını dolduruyordu.

Sonunda olay mahalline ulaştığında, elleri titremeye başladı. Çevresini hızla taradı. Sis her yere yayılmıştı ama henüz kimse fark etmemişti. Bu bir sorun değildi. Av henüz başlıyordu.

En yaşlı olmanın verdiği avantajlardan biri, kimin öldürülüp kimin öldürülmeyeceğini bilmesiydi. Açlık aklını başından alırken bile, en azından son kez böyle düşünebiliyordu. Masum insanların kapalı bir alanda bağlı olduklarını fark ettiğinde ellerini kıpırdatması gerekmiyordu. Sis, onları alıp ormanda saklayacaktı. Bu sırada yaralı veya bağlı olan insanlar bir süre baygın yatarken, işlerini halletmiş olacaktı. Adamların yerlerini tespit ettiği birkaç yaralıyı da sisini son kez kullanarak alıp, olması gereken yerlere koyduktan sonra, olanlardan hiçbir şey anlamayan adamların ifadelerine keyifle güldü.

"Aptal olanlar daha kolay öldürülür..." diye fısıldadı. Bunu onların da duymasını istiyordu. Zehir gibi akan sözleri ve tehlikeli nefesi, onlara ulaşıp daha da korkmalarını sağlamak istiyordu. Tıpkı diğerlerine yaptığı gibi. O anda, deri ve sert plastikten yapılmış kutuyu çıkarmaya çalışan askerler karşısında genişçe gülümsedi.

Birbirlerini göremeyen askerler, kendi aralarında şaka yaparken birkaçının tedirginliği bir tartışmaya sebep olmuştu. Lafı kesen, takımın lideri yerine koyduğu siyah atletli adam bağırdı:

"YETER! BU SADECE S*KTİĞİMİN SİSİ! BU KADAR KORKAK BEBELER OLACAĞINIZI BİLMEZDİM!" Ardından eliyle etrafı yoklayarak ışık kaynağını bulmaya çalıştı.

"Bakın, hiç de zor deği—" Bir hışırtı ve ardından bir çığlık sesi duyuldu. Şimdi askerler daha da tedirgin olmuşlardı. Komutan, onları sakinleştirmeyi başaramayınca havaya birkaç kez ateş etti. Ancak tam o sırada, derinden gelen kötücül bir kadın kahkahası duyuldu. Adam, eğer kadının gerçek tonunu yakalamamış olsaydı, bunun vahşi bir hayvanın gürlemesi olduğunu düşünebilirdi.

"Siz aptallar, elinizdeki oyuncaklarla dünyayı fethedeceğinizi sanıyorsunuz. Ama sadece masum yaratıklara gücünüz yetiyor ve iğrenç espri anlayışınızı onların üzerinde kullanıyorsunuz."

Sis yavaşça dağılırken, takımın lideri, askerlerden birinin yere düştüğünü gördü. Ardından kahkaha atan kadını fark etti.

Üç asker, kadının ayaklarının dibinde yüzüstü yatıyordu. Ne bir kan izi ne de bir hareket vardı bedenlerinde. Ancak yukarı baktığında dehşete kapıldığını hissetti ve tüm gücüyle dizlerini sımsıkı kavradı. Askerlerinin önünde korkudan dona kalamazdı.

Anastasia ise keyifle gülüyordu. Ağzı, göğüs dekoltesi ve ayaklarına kadar uzanan elbisesi tamamen kanla kaplanmıştı. Beslendiğinde genelde bu kadar kirli olmazdı, ama küçük zevklerinden vazgeçemezdi. Özellikle, derinlere işlemiş aptallıkla dolu kötülüğü gördüğünde dayanamazdı.

Şimdi ayaklarını üst üste atmış, serserilerin getirdiği bir kadehi eline almıştı. Kadehe doldurulmuş kanın son damlalarını dudaklarının arasına götürürken, yan gözle korkudan nefesi kesilen adama bakıyordu.

"Bakıyorum, ayılığın geçmiş. Şimdi yalnızca minik, korkmuş bir kedi yavrusu olmuşsun. Yazık."

Ardından, kafasını sol omzuna hafifçe yatırarak siyah kutuyu kaldırmaya çalışan adamlara bakıp işaret parmağıyla birini gösterdi.

"Sen. Şu kutuyu al ve önüme koyup kapağını aç."

Bir süre adamın gözlerine baktıktan sonra ekledi:

"Hemen."

Adam korkuyla sendeleyerek kutuyu aldı ve kadının ayaklarının önüne serip kapağını açtı. İşte hayatını mahveden antidot ve virüs tam karşısında duruyordu. Kadın yüzünü buruşturup elini sallayarak avucunun içinden ona benzeyen bir antidot ve virüs çıkardı.

"Bu elimdekini görüyor musun? Bunları, emir verdiğin kişilere vereceksin. Ve benim yaptığıma dair ağzınızdan tek bir kelime duyarsam, geldiğimde sizi bu üç arkadaşınız gibi bırakmam. Anladınız mı?"

Hepsi korkudan nefes alamazken Anastasia gözlerini hiçbirinden ayırmadı. Ardından ayağa kalktı, elindeki kadehi yere attı ve takımın liderine doğru ilerledi. Adamın çenesini sertçe kavrayarak yüzünü bir saniye bile gözünün önünden ayırmadı.

"Ve sen, kendini çok bilmiş. Bu konuyla bizzat sen ilgileneceksin. Kim ne yapıyor, kim benim sözümden çıkmış, hepsinin kontrolünü elinde tutacaksın. Beni şüphelerinle meşgul etmeyeceksin. Hainlik varsa, benim yerime onları öldürmekten çekinmeyeceksin. Ayrıca..."

Kadın adama sert bir tokat attı. Adam şokla geriye sendeledi, maskesi yere düştü. Kadının söylediklerini şimdi şokun etkisiyle zar zor anlayabiliyordu. Elini yüzüne götürdüğünde, kadının uzun tırnaklarının derin izler bıraktığını fark etti.

"Bir daha ne kadına, ne çocuğa, ne de herhangi bir başkasına bu tarz iğrençlikler yaparsanız ya da yapana izin verirseniz, senin pis kanını içmek yerine seni kendi eğlencem için bir oyuncağa dönüştürürüm."

Ardından adamı bıraktı ve kıvrak adımlarla kapıya doğru ilerledi. Arkasını dönerek şunları ekledi:

"Eğlence oyuncaklarım, yalnızca ölümsüz azabı hak edenler içindir. Bu ıstırabı çekmek istemeyen her biriniz, ağzımdan çıkan emirleri bir farz olarak kabul etsin."

Son sözlerinin ardından etrafı bir kez daha rüzgar ve sisle doldurup ortadan kayboldu.

- Fujin ağzından -

Hayatımda ilk defa bu kadar huzurla uyuduğumu düşünüyordum. Genellikle bir asker uyumak istediğinde, sekretere dosya doldurarak revirde kendisi için ayrılan yeri rezerve ederdi. Ancak o zaman uyuyabilirdiniz. Ne sihirli bir değnek ne de kıyamet çağrısının yıkıcı sesi sizi uyandırabilirdi. Rüyalar sadece gündüz hayal edebildiğiniz düşlerden ibaretti. Ama onu bulduğumdan beri, boşluk olan rüyalarımın yerini o kızın gözleri almıştı. Bugün içimdeki sıkıntıyı yatıştırmak ve ona daha sıkı sarılmak için kollarımı ileri uzattım, ama... koca bir boşluk vardı. Sanki birisi onu göğsümden alıp götürmüştü.

Endişeyle gözlerimi açtığımda beklediğim yerde değildim. Etrafım, anlam veremediğim seslerle doluydu. Ama bu seslerin üzerinde yankılanan zincir sesleri her yeri kaplamıştı. Ellerime ve ayaklarıma baktığımda, bu seslerin benden geldiğini fark ettim. Birileri el ve ayak bileklerimi zincirle bağlamıştı. Zincirleri çekiştirip kırmaya çalışsam da beceremediğimde, kalbimin deli gibi attığını ve çok fazla terlediğimi fark ettim. En son kafamı yere bastırarak nefesimi dizginlemeye çalışıyordum.

Uzaktan, zincir seslerinin ardından geldiğini düşündüğüm ayak seslerini duyuyordum. Sert bir kabuktan yapılmış ayakkabıların çıkardığı bu seslerin sahibini tanıyordum. En büyük korkumun aniden karşıma çıkacağı düşüncesiyle gerildim. Bunun bir çeşit rüya olduğunu düşünmeye çalışsam da asıl kabusun şimdi başlayacağını bilmek, dehşete kapılmama neden oldu. Nefesim ağırlaştı. Ardından bunun sadece kendi içimde yaşadığım bir korku olduğunu, kişiliklerimin farklı bir bedene bürünemeyeceğini ve yaşadıklarımın yalnızca bir sınav olduğunu kendime telkin etmeye çalıştım. Bir süre sonra sakinleşip sağlıklı düşünmeye başladım.

Ayak sesleri şimdi çok daha yakınımdan geliyordu. O tam karşımda duruyorken, eğilmiş pozisyonda olmadığım için zincirler daha da gürültü yapıyordu. Bu yüzden dizlerimin üzerine oturarak sırtımı dikleştirdim. En azından elinde bir silah olmasına karşı hazırlıklı olmak istiyordum.

Adamın gelmesini beklerken, çevremde başka ufak tefek ama ritmi farklı birkaç kişinin daha yaklaştığını fark ettim. Bu, aniden kaçmak için kendimi konumlandırmama neden oldu. Rüyalar gerçeği yansıtmasa da bu devirde, rüyalarda bile size zarar verebilecek yaratıklar vardı. Fujin, bunların masallarda olduğunu duymuştu. Ama hükümetin eski kaynaklarında, rüya deneylerinin varlığını ve bu deneyi yapanlar ile deneklerin bir anda kaybolduğunu biliyordu. Eğer onlardan biri kendisiyle uğraşıyorsa, önlemini erkenden alıp onu kendi silahıyla alt edecekti.

Karanlıkta, tanıdık bir kıyafet ve maske belirdi. Yavaş yavaş, nereden geldiğini hatırlamaya başladım. Bu, son görevde giydiğim, yıpranmış giysiydi. Bilim adamları, bu giysiyi daha rahat hareket edebilmem için tasarlamışlardı. Böylece hızlı hareket edebilecek ve giysinin sağladığı çeşitli özellikler sayesinde güvende olacaktım. Ancak işler yasaklı bölgeye ve o kızla mücadeleye geldiğinde, takımımı mahvetmenin bir yolunu bulmuştu.

Şimdi, karşısında uzun, eski kıyafetleriyle, orağı andıran silahını omzuna atmış duran adam, ona çok yabancı geliyordu. Silik anılarında birkaç kez böyle göründüğünü hatırlasa da bu, hep eski bir diziden alınmış bir sahneymiş gibi geliyordu. Ona ait olmayan bir bedenin, zihninde fazlalıkmış gibi hissettirdiğini fark etti.

???: "Sonunda birbirimizi anlamaya başlıyoruz..." dedi karşısında duran maskeli katil. Fujin, bu ortamın rüya ile uyanıklık arasında bir başka boyutta olduğunu düşündü. Şimdi, zihninin içinde tehlikeli bir oyunun başladığından emindi. Karşısında, bastırdığı kişiliklerinden biri duruyordu. En azından, eskiden yapılan deneylerle bağdaştırdığı şeyler nedeniyle sakladığı karanlık kişiliklerinden biriyle şu anda yüz yüze olduğunu anlamıştı.

Diğer ses, ???: "HAHAHAHA! Bizden o kadar uzak kalabileceğini mi sandın? O kadar uzun süredir karanlıkta bekliyoruz ki varlığımızı unuttuğunu sandık!" Ses, ince bir tınıyla çıkıyordu. Sanki aniden kahkahayı basıp saldıracakmış gibi bir his uyandırıyordu.

??? (diğer ses): "Yapabilir. İnan bana, yapmışlığı da var." Bu ses ise sağ tarafından geliyordu. Daha sakin ve bilinçli bir tınıya sahipti. Ancak sesin arkasındaki zehirli ton, Fujin'in zihninde amcasını çağrıştırdı. O anda, bu diğer kişiliğin amacını anlamıştı.

Fujin:

"Üç kişi olduğunuzu görüyorum. Dahası yok mu, yoksa sadece bu kadar mısınız?" Fujin, bu soruyu alaycı bir tonda sormuştu. Onların damarına basıp sinirlenmelerini amaçlıyordu. Öfke dolu nefes alışlarını duyunca devam etmeye karar verdi.

Fujin:

"Cevap yok, güzel. Öyleyse..." Ayağa kalkarak kollarını iki yana açtı ve zincirleri salladı.

"... Sayınız bana yetemeyeceğini düşündüğünüz için beni bağladınız. Güzel bir taktik; rakibinizi yavaşlatarak kazanma ihtimalini artırmak, yani." Ardından yüksek sesle kahkaha attı.

"... Sizi kolayca arka plana atmam, şaşırtıcı olmamalı. Sonuçta gücünüz bilincimi ele geçirmeye bile yetmezken, beni bağlamanız çok beklendik bir davranış."

Teknik olarak gerçek çok daha farklıydı. Fujin, farklı kişiliklerini yeni fark ettiğinde, sıklıkla geçtiği yerlere kameralar yerleştirmişti. Böylece hatırlamadığı anıların nedenlerini ve nasıl oluştuğunu anlamak için ipuçları elde edebilecekti. Ancak bir sabah uyandığında, odası da dahil olmak üzere her yerin altüst edildiğini ve koyduğu kameraların biri dışında hepsinin parçalandığını gördü.

Yerleştirdiği kameralar sıradan değildi ve amacı gizliydi. Bu yüzden bunu yapanın üst kademelerden biri olduğunu düşündü. Kırılmayan tek kamerayı incelediğinde, kendisinin her şeyi altüst edip kameraları kırdığını ve hareketlerinin farklı olduğunu fark etti. Bu, zihnindeki şüpheleri doğrulamıştı.

Elindeki bu kanıtla araştırmasını daha da derinleştirdi. Görevden sonra revirde, kendisini uyutan hemşirelerin yerini başka hemşirelerin aldığını tespit etti. Uyuduktan sonra üzerinde uzun süredir başka işler yapıldığını anlamıştı.

Sonraki görevden döndüğünde, bu sefer kendisine verilen ilacı etkisiz hale getiren başka bir ilaç aldı ve hemşirenin gitmesini bekledi. Diğer hemşire geldiğinde onu bayıltıp elindeki ilacı aldı. Tüm kanıtları silerek işlemin başarılı olduğuna dair belgeleri kendisi doldurdu. Bayılttığı hemşire dışında kimse ondan şüphelenmedi.

Elindeki serumun amacını önce hatırlayamadı. Günler geçtikçe, bunun ne olduğunu öğrenmek için kaçak bir bilim insanı bulmayı düşündü. Ancak sonra, daha önce bunu nerede duyduğunu hatırladı.

Üvey babası, vefat etmeden önce çok güçlü bir asker serumu geliştirdiğini söylemişti. Bu serum sayesinde insanlar artık deneylere maruz kalmayacaktı. Üvey babası ve birkaç güvenilir adamı bu sırrı korumuştu. Ancak üvey babasının en büyük hatası, bunu amcası Felix'e anlatmaktı. Çünkü kısa bir süre sonra üvey babası ve arkadaşları, bir iş gezisi sırasında hayatlarını kaybetti. Cesetlerin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Hiç cenaze yapılmamış, sadece birkaç başsağlığı mektubu alınmıştı.

Fujin, askeriye katılmadan önce, üvey babasının bu kadar ünlü bir adam olmasına rağmen aniden unutulmasını anlayamıyordu. Ondan sonra velisi olan amcası Felix, bu konuyu düşünmesine fırsat vermeyecek kadar onu meşgul etmişti. Şimdi, eski anılar zihninde canlanırken, hiç olmadığı kadar aklı başındaydı.

Serumun yan etkilerini ve başka bir deneğin var olup olmadığını araştırdı. Kendi dozunun aşırı yüksek olduğunu öğrenince inanamadı. Daha derin bilgiye ulaştığında, bu deney için ısrar edenin Felix olduğunu gördü.

Fujin, başına gelenlerin amcasının da başına geldiğini hiç düşünmemişti. Felix, her daim inatçı ve tavizsiz biriydi. Gerekirse ölür, ama amacından vazgeçmezdi. Hatta kendi öz kardeşini öldürmüştü. Fujin, bu serumu ele geçirmek için kardeşini öldürdüğünü düşünüyordu.

Her şekilde, amcasını bir süre gizlice göz hapsinde tuttuysa da herhangi bir kanıt bulamadı. Bir süre sonra pes etti ve oradan kurtulmak için planlar yapmaya koyuldu. Yanında da tüm bilgileri alarak.

Şimdi, kendisine aşırı kızmış üç farklı kişiliğiyle mücadele etmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, birbirlerine çok fazla zarar verdiklerinde bedeninde çok daha büyük tepkimelere yol açabilirlerdi. Ne onların kendisini ne de kendisinin onları öldürmesine izin verecek şekilde, onları bir şekilde hapsetmesi gerekiyordu.

Kollarını ve bacaklarını sarmalayan zincirleri kavradı. Sinirlerinin taşmasına çok az kaldığını hissediyordu. Karşısındaki diğerlerinden daha korkunç olan canavar bile öfkeden derin bir nefes almıştı. Şimdi son bir hamle yapmalı ve onların ilk atağı gerçekleştirmelerine sebep olmalıydı. Yüzündeki sırıtışı bozmadan ayağa kalktı ve sarsak birkaç adım geri çekildi. Böylece, hepsine ne çok yakın ne de çok uzak bir mesafede, saldırılarına karşılık verebileceği bir pozisyon aldı.

Fujin: "Neredeyse kimsenin bilmediği, zamanında keşfedilmiş bir kasabadan bahsedeceğim size. Bu yer o kadar uzak ve tehlikeli bir pozisyondaymış ki o yola çıkanlar, hayatlarında hiç görmedikleri mutasyona uğramış canavarlarla karşılaştıklarında ormanın ardındaki kasabayı aramaktan vazgeçerlermiş."

??? (ince tınılı ses): "Bu ihtiyar neden bahsediyor şimdi..." diye homurdandı. Ancak Fujin'in karşısındaki devasa canavar, bir hırlamayla susmasını sağladı ve sesini bastırdı. Fujin ise hafifçe gülümseyerek hikayesine devam etti.

Fujin: "Halk, geceleri üşüşen yaratıklardan kurtulmak için çeşitli saklanma yolları denemeye çalışmış ama her seferinde, kasaba halkından en az biri, onlarla mücadele ederken hayatını kaybetmiş. Bunun üzerine, halk kurban verecek insanlar bulmaya çalışmış ve sonunda işi kara büyüye kadar götürmüş. Bir süre boyunca bu yöntemler işe yaramış gibi görünmüş. Ama yaratıkların gösterdiği şiddetten çok daha fazlasını yapmaya başlayınca, bu durum bir lanete dönüşmüş. Sonunda, ormanda yaşayan yaratıklar gibi delirip lanetli yaratıklara dönüşmüşler."

Ardından karşısındaki canavara uzun uzun baktı. Canavarın hareketlerinden, planının başarılı olduğu belliydi. Artık son kez onu kışkırtması gerekiyordu.

"İşin gerçek yanı şu ki bu, sadece bir uydurmaca. Ne lanet olası kurbanlar ne de acınası ruhlar vardı. Lanet sadece..."

??? : "O lanet sıradan bir şey değildi..."

Fujin, başarısıyla gurur duyarak sonunda karşısındaki canavarı konuşturduğu için memnundu. Burada uyandığından beri, kişiliklerinin en güçsüz ve silik olanlarını nadiren tanıyabilmişti. Ancak karşısında duran kişinin kendi kişiliği olmadığını, nefes tutmasından ve konuşmaktan kaçınmasından anlamıştı. Bu kişinin, kendisini buraya sokan mağdurlardan biri olduğunu düşünüyordu. Haklı çıktığını bilmek güzel bir histi. Şimdi, olabildiğince hasarsız bir şekilde hareket edecekti.

??? : "Bizi... daha küçükken ailelerimizden ayırdılar. O kadar kötü bir barakada yaşıyorduk ki yok olan hayvanların yerini biz almıştık. Sanki biri, oraya anne ve babamı üremeleri için tıkmış gibi muamele gördüğümüzü hatırlıyorum. Annem ve babama uzaktan baktığımda, zorbalık ve tacizlerin boyutunu bana döndürdüklerinde... en sonunda beni onların yanından aldılar. Ama bu iyilik olsun diye değil. Annem beni saklamak için çok uğraşmıştı. Sonunda beni o dediğin yere götürdüler..."

Tam o sırada sözü diğerleri kesti. Birdenbire yükselen bağırışlar, Fujin'in onları bir an için unutmasına sebep olmuştu. Ancak ne yazık ki bu durum, karşısındaki yaratığı daha da sinirlendirdi.

??? : "Sözümün kesilmesinden hiç hoşlanmam. Şimdi, yok olun!" dedi ve elinin içinde bir avuç beyaz tozu savurdu. Toz, diğer iki kişiliğin itirazına fırsat kalmadan, ayaklarının altında patladı ve hepsi kocaman bir sis bulutunun içinde kayboldu. Fujin, yaratığa tekrar baktığında onun da değiştiğini fark etti.

Artık karşısında, suratı düşmüş, gözleri ve dudakları mosmor, bembeyaz tenli, on iki yaşlarında bir çocuk duruyordu. Fujin, kurban edilen çocukların bu kadar küçük olduğunu görünce, deneylerde kullanılırken kendi parmağı olduğu gerçeğiyle yüzleşti ve içinde derin bir acı hissetti.

Kız: "Merak etme. Seni suçlayacak değilim. Senden önce, beni sırf amaçları uğruna katletmeyi bekleyen insanlar vardı. Ama şimdi, bu sayede ailemi kurtarabildim. Keşke babam için de aynısı geçerli olsaydı..."

Fujin, yutkunarak bir süre daha kıza baktı. Ardından kıza yaklaşarak önünde eğildi. Şimdi aynı mesafedeydiler ve göz göze gelmişlerdi. Kızın bu kadar yakınında, ölü kokusunu hissetse de yüzüne yansıtmadı.

Fujin: "Yine de daha iyi bir tanışmada karşılaşıp seni kurtarmayı dilerdim... Ben..."

Kız, Fujin'in alnına elini koyarak onu susturdu.

Kız: "Annem her zaman, geçmişin geçmişte kaldığını söylerdi. Bazen ben de bunu unutuyorum. Değiştiğimden beri, içimdeki kini dindiremiyorum. Annem değiştiğinde hep aynı kaldı ama ben hep böyle olduğum için kendimden tiksindim. Bu yüzden ormana kaçtım ve seni gördüm. Seni onların buraya getirdiğini biliyordum. İçimde sana karşı bir kin vardı. Ama yakınına geldiğimde, sarıldığın kızı görünce kafam karıştı..."

Kız, iki kez Fujin'in alnına vurdu ve devam etti:

Kız: "Bir canavar nasıl merhamet edebilirdi? Sana zarar vermekten çok, kafam sorularla doldu ve seni tanımak istedim. Ama zihnin çok karmaşıktı. Bunu anlayamadığım için ne yapacağımı bilemedim. Sonra ikinizi keşfederek senin tepkinin nasıl olacağını düşündüm. Beni tanıyıp tanımayacağını. Çünkü onlarla karşılaşınca, bu deneyleri hatırladın..."

Fujin: "Sana yapılanları, bilincim yerine geldiğinde her defasında hatırladım. İçimde o zamana dair derin bir acı vardı... Şimdi bakıyorum da, sana yapılanlara karşı verdiğin mücadele çok cesurca... Bir çocuğu bu şekilde teşvik etmek ne kadar doğru bilmiyorum, ama sana yapılanların yanlış olduğu için hakkını aramanda ve aileni kurtarmanda gösterdiğin cesaret beni hem gururlandırdı hem de utançla doldurdu."

Kız, bir süre Fujin'e şişen yanaklarıyla baktı. Ardından dudaklarını yaladı ve elini Fujin'in kalbine koydu.

Kız: "Pişman olma. Affetmediklerimin icabına baktım..."

Ardından, ayaklarının ucuna basarak Fujin'in suratına yaklaştı ve yanağına bir öpücük kondurdu.

Kız: "İyi niyetlisin. Ve asıl önemlisi, benim gibi bir kurbandın. Seni affediyorum."

Fujin, gözlerinin yaşarmaması için birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Gülümseyerek kızın ellerini avuçlarının arasına aldı ve nazikçe öptü.

Fujin: "Sen bir yıldız ışığısın. Huzur, bu masum bedeninde saklanır ve sonsuza kadar parlar, güzelim."

Kız, Fujin'e yan gözle bakıp gülümsedi. Onun söylediklerinden utanmıştı.

Kız: "Aisha... Benim adım Aisha."

- Octavia Bakış Açısı -

Octavia, aniden yüzünün birkaç elle kaplanıp geri çekildiğini hissetti. Gözlerini hızla açtığında, yüzünü kavrayan ellerin onu bir sandalyeye oturtup kollarını bağladığını fark etti. Gözleri fena halde acıyan Octavia, etrafında nedenini bilmediği insanlara ait eller tarafından geri çekildiğini anlamıyordu. Gözleri karanlıkta zor seçiyordu. Sanki ağlamak üzereymiş ve gözyaşları dolmuş gibiydi.

Etrafı bulanık görse de ışığı yansıtan yüzleri seçebiliyordu. Gözlerini kocaman açarak bu bulanıklıktan kurtulmaya çalıştı. Gördüğü yüzlerin kendisine dokunmasını istemiyordu. Ters bir hareketle onları kızdırırsa, bağlanmış olduğu için kaçamayacağını biliyordu. Ancak bir şekilde kurtulması gerekiyordu; yoksa yüzü soyulacak ve parçalanacaktı. En azından, uzun tırnaklarla bu hissi yaşıyordu.

"Hey! Asfalt suratlar!" Çok iyi bildiği bir ses, bulunduğu karanlıkta yankılandı. Yüzünü sıkıp çizen yaratıklar, aniden durarak deli gibi sesi aramaya başladılar. İçlerinden biri uzun, keskin tırnaklarını rastgele savuruyor, diğeri ise yüzünün ortasında iç içe geçmiş gibi duran burnuyla kokuyu almaya çalışıyordu.

"Aptallar." Ses, alayla tekrar yankılandı. Ardından, kulakları sağır edecek kadar yüksek birkaç ateş etme sesi duyuldu. Octavia, eğer ellerini hareket ettirebilseydi kulağından kan geldiğinden emin olacaktı. İnce uçlu bir pompalı tüfek yedi kez ateş ettikten sonra geriye sadece inleyen canavarların sesi kaldı. Venüs yanına geldiğinde bu sesler de tamamen kesilmişti.

Bağlarından kurtulduktan sonra, Octavia gözlerini ovuşturdu. Şimdi daha net görebiliyordu.

"İyi misin, diye sormak isterdim ama fiziksel olarak hırpalanmış olduğunu görüyorum."

Octavia, karşısındaki aynaya baktığında Venüs'ün söylediklerinin doğru olduğunu anladı. Yüzünde kanamaya başlayan birkaç derin çizik vardı. Elini kulağına götürdüğünde, en azından duyma konusunda bir problem olmadığını fark ederek derin bir nefes aldı.

"Biz neredeyiz? En son kampta değil miydik? Yoksa kaçırıldık mı?"

Venüs: "Bilmiyorum. Senden bir adım ileride, çamura bulanmış halde uyandım. Sesini duyunca en azından silahımın yanımda olduğunu fark ettim. Bu cadıların yok olduğunu sanıyordum. Şu haline bak, kıyafetini bile benden önce parçalamışlar."

Venüs, muzip bir şekilde sırıttı. Octavia, hafifçe gülerek karşılık verdi. İçinden gülmek gelmese de, yapılan espri beklenmedik olduğu için komik gelmişti. Elini boynuna koyarak hafifçe esnedi.

"Hayatımda böyle yaratıkları görev sırasında bile görmedim. Çok ileri gitmişiz gibi hissediyorum. Ne çeşit bir ormanda kamp kurduk ki biz?"

Venüs: "En yakın ormana girmiştik. Genellikle tehlike ormanın kalbinden gelir. Biz daha girişine bile adım atmamıştık. Dışarıdan zarar görmemek adına toprağın derinliklerinde, küçük bir mağarada yatmıştık. Uyurken güneş doğuyordu. Yani her türlü yanımıza gelemezler. Onların uyku vakti."

Octavia kaşlarını çattı. Bilmedikleri şeylerin aniden karşılarına çıkmasından nefret ediyordu. Özellikle günlük aramalar sırasında rüyalarında bile öldürme potansiyeline sahip canavarlarla karşılaşmak, hiç de iyiye işaret değildi.

"Bu cadıyı andıran yaratıklar neydi? Böyle bir ortamı gerçekten yaratabilirler mi?"

Venüs: "Bunlar uzun zaman önce mağaralarda yaşayan parazitlerden evrimleşmiş yaratıklar. Parazit ve mağara hayvanlarının birleşimi diyebilirim. İsimlerini hatırlamıyorum ama kabuslarda görülebileceği söylenirdi. Anlamadığım şey, bu bölgede böyle yaratıkların olmaması. Bunlar eski İspanyol sahralarına özgüydü. Üstelik başka bir iklime ya da ortama daha adapte olmadan buraya gelebilmeleri imkânsız."

Octavia, parmaklarını şakaklarına koyarak masaj yaptı. Bilmediği şeyler hakkında düşünmek bile beynini yakıyordu. Eğer hala uykudaysa, bu durum gittikçe daha tuhaf hale geliyordu.

"Eğer... hala uyuyorsak ve rüyalarımızı etkisi altına alan bir yaratık varsa? Görevdeyken böyle bir şeyle karşılaşmadık. Orman yaratıkları genellikle fiziksel oluyor. Bununla ilgili bir efsane ya da hikâye duydun mu?"

Venüs bir süre düşündü ve ardından konuştu:

"Çocukken bana bakan kadın, belli başlı hikâyeler anlatırdı. Rüyalara dadanan masum deneklerle ilgili... O zamanlar biri deney için götürüldüğünde, bu konuda ona çok soru sorardım. En sonunda gizlemekten vazgeçip anlatmıştı: nasıl deney yapıldığını, insanların neler çektiğini... Bir ninni gibi dinlediğimi hatırlıyorum. Sanırım rüyalara dadanan, deneklerin önüne atılan insanlar hakkında bir şeyler duymuştum. Huzur bulamayan pek çok insanın, özel yeteneklere kavuştuğu söyleniyordu. O cadıların, kötü hisler yaratarak avlarını sersemletmesi gibi. Telepati ile bağlantıları çok zayıftır ama muhtemelen güçlü bağlara sahip biri onları kullanmış olabilir."

Octavia, Venüs'e anlamaz bir şekilde baktı. Aniden konuya girmesi, anlatmak istediğini kavramasını zorlaştırmıştı.

"Yani, sen diyorsun ki deneyi yapanlar, bu güce sahip olanları bize musallat olmaları için üzerimize mi saldı?"

Venüs, kafasını kaşıyarak bir süre etrafı inceledi:

"Muhtemelen. Gerçek güce sahip olanların hemen rüyalarımıza gireceğini zannetmiyorum. Özellikle gündüz vakti. Muhtemelen onlar ve biz uyurken bir şekilde rüyalarımıza girip bize zarar vermelerinin bir yolunu buldular. Böylece yakınımızda olmasalar bile uyurken güvende olmayacağız. Bu yaptıkları ilk değil. Eskiden okullarda korkuları aşmak için test yaparlarmış. İnsanlara birtakım maddeler enjekte edip görmeleri gereken sahneler hazırlayıp izlerlermiş. Zamanla geliştirdikleri teknoloji çığırından çıkmış ve testi geçemeyen öğrenciler birer birer ölmüş."

Octavia:

"Orasını anladım. Ama neden rüyalarımızda sadece ikimiz varız? Yoksa sen de rüyanın bir parçası mısın?"

Venüs gülerek cevapladı:

"Sanmıyorum. Yeraltı şehrindeyken yanıma geldiğinde, çocukluk arkadaşımızın aslında sadece ikimiz olduğunu fark ettiğimizde bir süre düşündüm. Bize bakan, annemiz yerine koyduğumuz kadınların birbirine çok benzediğini fark ettim. Ayrıca, bir zamanlar insanken sonra değişmek zorunda kalmışlar. Birçok konuda birbirimize bağlantılı hissetmemiz de benim aklımda bir teori belirmesine neden oldu."

Octavia, merakla devam etmesini istediğini belli etmek için elini salladı. Venüs'ün teorisini duymak istiyordu. İçlerinden biri, sorunlara mantıklı bir çerçevede cevap verebilecek gibiydi.

"Yani, bize bakan kişiler gerçekten annelerimizse ve arkadaşlarsa—ki kendilerine başka bir anneden kardeşim diyorlardı—bize hamileyken benzer deneylere maruz kalmış olabilirler. Bu yüzden aramızda bu kadar güçlü bir bağ hissediyoruz. Daha anne karnındayken birbirimize bağlandığımızı düşünüyorum."

Octavia, yüzüne yumuşak bir ifade yerleştirerek Venüs'ün küçük yüzünü elleri arasına aldı. Gözlerini Venüs'ün gözlerine çevirdi, yüzünü yaklaştırdı ve onun dudağına hafifçe bir öpücük kondurdu. Venüs'ün aniden kırmızıya dönen yüzüne keyifle bakarak kıkırdadı.

"Biliyor musun, bunu ben de düşündüm. En azından, yalnız olduğumu sandığımda rüyalarıma hep bir küvezin içinde olduğumu gördüğüm olurdu. Tanıdık bir suratın tam karşımda hareketsiz yattığını fark ettiğimde, bu ihtimal benim de aklıma gelmişti. Çocukluğumdan beri yanımda olan kişinin annem olduğu fikri... Sonra seninle tanıştığımda bu anılar daha da şekillendi. İçimde bir umut, ama aynı zamanda gizlenen bir acı hissettim."

Octavia'nın yüzündeki gülümseme, bir anda hüzünlü bir ifadeye dönüştü. Gözlerini kırpıştırarak bunu bastırmaya çalıştı.

"...Ama artık yalnız olmadığımı biliyorum. İkimizin yaşadıkları birebir aynı olmasa da çok benzer. Birlikte çocukluğumuzda bir yer edindik, muhtemelen annelerimiz de öyle. Artık yalnız olmadığımı biliyorum. Ne yapmam gerektiğini ve nereye ait olduğumu biliyorum."

Bir rüyanın ortasındaydım sanki. Bir an için her şey dağılacak ve yok olacakmış gibiydi.

En azından Venüs, Octavia konuşurken ruhunun bedeninden ayrılacakmış gibi hissediyordu. Daha önce birisinin bu kadar içten bir şekilde, bulundukları yerin durumuna aldırmadan ona böyle şeyler söylediğini hiç duymamıştı. Utanç dalgası tüm bedenine yayılırken, Octavia'nın arkasında beyaz bir bulut gördüğünü fark etti ve heyecanla kızın elini tuttu.

"Bu bulutu tanıyorum! Hemen içine girmeliyiz, yoksa bulunduğumuz bu yapay ortamdan çıkmamız imkânsız olacak."

Octavia arkasını dönerek Venüs'ün ne demek istediğini anlamaya çalıştı. Ardından onun elini daha sıkı tutarak koşmaya başladılar ve birlikte bulutun içine daldılar.

Bulut, genellikle insanların zihin saraylarından kaçması için sunulan bir çıkış yolu olarak biliniyordu. Zihin saraylarında yaşanan olaylara karşılık, çıkış kapısına ulaşmak için küçük sınavların bulunduğu güvenli bir ortam olarak kayıt altına alınmıştı.

Venüs, bulundukları boşluktan çıkmanın en kolay yolunun bu olduğunu düşünmüştü ve haklıydı. Şimdi el ele tutuşarak bir sağanak yağmurun altına adım atmışlardı. Başlarını kaldırıp gökyüzüne baktıklarında yüzleri yağmurun altında sırılsıklam olmuştu. Venüs, ellerini yüzüne götürerek yağmurun ıslattığı yüzünü ovuşturdu.

Octavia:

"Burası bana bir yeri hatırlatıyor."

Venüs gülerek cevap verdi:

"Hatırlatması normal çünkü bu bulut, bizi sınavı erken bitirmek için anılarımıza götürüyor. Aramızdaki bağ yüzünden muhtemelen ikimize ait bir anıya doğru sürükleniyoruz. Yola devam edersek neler olduğunu anlayabiliriz, belki de birçok şey öğreniriz." Ardından göz kırptı.

Octavia, birkaç kez öksürerek gözlerini devirdi. Normalde ciddi bir ortamda şaka yapılmasından hoşlanmazdı, ama yine de yüzünde bir gülümseme belirdi. Belki de her şeyi bu kadar ciddiye almaması gerekiyordu.

Venüs, Octavia'nın elini bırakarak yağmur altında bir dönüş yaptı, ardından hafifçe durdu.

"Hangi anı olduğunu bilmiyorum ama bu kokunun tanıdık geldiğini söyleyebilirim. Sanırım ikimizin de tam çıkaramadığı ama hatırasını taşıdığı anılardan biri."

Octavia bunu onaylamak için dudaklarını aralayacakken, gözleri Venüs'ün arkasında yerlere kadar sürünen ıslak bir elbiseyle duran bir kadına takıldı. O anda kalbi deli gibi atmaya başladı. Elleri uyuştu. Bu yüzü, ne kadar hafızasından silmeye çalışsa da asla unutamayacağını biliyordu.

Annesini daha önce anılarında görmüştü ama bu kadar net hatırlamıyordu. Yetişkin zihni, annesinin yüz hatlarını seçebiliyor, ama aynı zamanda kadının dış görünüşünden insan olmadığını da algılayabiliyordu. Çocukken bu detayları görememişti. Şimdi, pislenmiş beyaz dantelli bir gelinlik içinde, elinde dolu bir poşetle ilerleyen annesi, dönüşmüş olsa bile dokunmaya kıyamayacağı bir zarafetle yürüyordu.

Venüs, Octavia'nın bakışlarını takip ettiğinde anıların başladığını anlayarak sessizliğini bozmadı. Dudaklarını yalayıp donmuş halde duran Octavia'nın elini tuttu ve birlikte yavaş adımlarla kadının arkasından yürümeye başladılar.

Octavia'nın annesi uzun boylu bir kadındı. Değişimden sonra bazı insanüstü özelliklere sahip olmuştu. Güzelliği nefes kesiciydi, ama aynı zamanda insanı ürperten detayları da vardı. Teni, ışığa bağlı olarak karanlıkta mavimsi gri bir tona bürünüyordu. Kollarında ve boynunda belirginleşen koyu mavi damarlar fark ediliyordu.

Bir süre kadını takip ettikten sonra, eski ama sağlam görünen taş duvarlarla çevrili, metal çatılı bir evin kapısına ulaştılar. Kadın, kapıyı açıp içeri girdi.

Octavia, ara ara nefesini tutarak ve elini kalbine götürerek kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Heyecanı o kadar yüksekti ki bir an bayılacağını düşündü. Venüs ile birlikte içeri girdiklerinde, kadın dizlerinin önüne oturmuş, karşısında birileri varmış gibi konuşuyordu.

Biraz daha yaklaştıklarında, iki yaşlarında iki bebeğin yerde oturduğunu gördüler.

Octavia'nın annesi, elinden rahatsızlık duymayan bebeklerin tombik ellerini tutarak sallıyor, yanaklarını öperek uykularından uyandırıyordu. Sonunda, iki bebeği de oturtarak çantasından çıkardığı birkaç oyuncak, kıyafet ve yiyeceği önlerine boşalttı.

Octavia'nın annesi:

"Bakın, size neler getirdim. Uykunuzdan uyanınca temiz kıyafetleriniz ve oyuncaklarınızı gördüğünüz için mutlu musunuz, bebeklerim?" dedi ve ardından iki bebeğe de burnuyla dokunarak onları güldürdü.

Octavia, gözleri dolu dolu bir şekilde, sarışın ve yer yer pembe tonlara sahip bebeğe ve yanındaki daha esmer tenli bebeğe baktı. Ardından annesinin, gırtlağının derinliklerinden geliyormuş gibi yankılı ve yumuşak çıkan sesine kulak verdi. Her ne kadar ürkütücü gibi görünse de, bu sesi özlediğini itiraf ediyordu.

Venüs:

"Sanırım bizi yalnızca çocuklukta değil, bebeklikten beri birlikte büyütmüşler, değil mi?"

Octavia sadece başını sallamakla yetindi. Karşısındaki manzaranın tadını çıkarmak ve annesinin yüzünü, hareketlerini doya doya izlemek istiyordu.

Venüs, Octavia'nın bu sahneyi izleyip tadını çıkarmak istediğini anlıyordu, ama daha fazla hareket etmezlerse buradan çıkamayacak ve sonsuza kadar uyuyacaklardı. Octavia'nın elini sımsıkı tutarak yumuşak ve nazik bir sesle konuştu:

"Hadi, canım. Hareket etmeliyiz. Uzakta ışıklar beliriyor. Başka anılar varsa, oradan ilerlemeliyiz."

Octavia, oradan hiç ayrılmak istemese de Venüs'ün yumuşak elini tutarak evden çıktı ve birlikte mavi ışığa doğru koşmaya başladılar.

Bu sefer ortam çok daha açıktı. Kapalı bir mekânda, insanların koşturduğu bir alandaydı. Ama ikisini kimse görmüyordu. Ortamı incelerken Venüs bir tahminde bulundu:

"Deney yerine benziyor. Temiz tutmak için çok fazla kimyasal kullanmışlar. Muhtemelen anılardan geriye doğru gidiyoruz; bilmediklerimize doğru. Gel."

Octavia, gördüğü manzaranın etkisinden çıkamamıştı. Venüs'ün elini tutarak, koruyucu kıyafetler giymiş, ellerinde defter ve çantalar olan insanların arasından geçtiler ve büyük bir deney odasına girdiler.

Octavia, odanın büyüklüğüne ve dehşet verici kalıntılara aldırmadan masada yatan iki hamile kadına odaklandı. Kadınlardan biri, teni kendisine benzer, başka tonları henüz kazanmamış annesiydi. Ağzında nefes alabilmesi için sokulduğu belli olan kocaman bir boru vardı. Octavia, bu ortamın deneylerin uzatılması için kurulduğunu düşündü. Bu tür yerlere hiç girmemişti, ama burada neler yapıldığını tahmin edebiliyordu: Muhtemelen bebekleri almak için yeniden bir işlem gerçekleştirilecekti.

Venüs ve Octavia, birbirlerinin annesi olduklarını düşündükleri kadınların yanına yaklaştılar. Sırtları birbirine değiyor, elleri arkalarında birleşiyordu. Bu, annelerini bu kadar net gördükleri son an olabilirdi. Bir daha bu gibi ortamlara dair bilgilere sadece hafızalarında ulaşabileceklerdi. Octavia, her şeyi zihnine kazıdı. Sol taraflarında sarı bir çıkış yolu fark ettiklerinde, gitme zamanının geldiğini anlayarak son kez annelerine baktılar ve ışığın içine geçtiler.

"Çok kısa sürdü," dedi Octavia. Bu kadar hızlı bir çıkışı beklemiyordu. Ancak her anının kendilerine ipucu verdiğine ve bunların zamanı geldiğinde diğerleriyle paylaşılacağına inanıyordu. Böylece, yolculuğun sonunda tüm ekip güvenli bir şekilde bir araya gelebilecekti.

Şu anda büyük bir ormandaydılar. Rüzgâr, Octavia ve Venüs'ün daha önce hiç hissetmediği kadar temiz kokuyordu. Bu havayı en son ne zaman soluduklarını hatırlamıyorlardı, ama bu kadar temiz kokabilen tek bir yer olduğunu duymuşlardı: Çayır. Burası, ormanların ve çayırların diyarıydı ve hükümetin erişemediği büyük bir ada parçasıydı.

Gözlerine kestirdikleri bir yola doğru yürüdüler. Medeniyetin izlerini bulmayı umarken, bekledikleri gibi bir ses duydular. Bu, birbirleriyle eğlenen iki kız ve iki oğlanın sesi gibiydi. Sesler, Octavia'nın annesinin hikâyesinde bahsettiği genç gruba benziyordu. Orman da aynı orman gibi görünüyordu.

Hikâye, dört gencin korkunç bir ormanda kaybolduğu ve maceralar yaşadığına dairdi. Ancak, karşılarında korkmayan, gülüp eğlenen dört genç duruyordu. Kasabaya yeni geldiklerini, yolculuklarını sağ salim atlattıklarını gösteriyordu. Octavia, hikâyenin arkasındaki gerçeği merak etti. Sanki peri masalındaymış gibi görünüyordu her şey.

Venüs ve Octavia, gençleri takip ederek kasabada dolaştıkları yerleri izlediler. Daha ferah bir yerde olmak ikisine de tuhaf gelse de, annelerinin gençliklerini görmek onlar için garip bir his uyandırıyordu.

Sonunda, bar gibi bir mekâna geldiklerinde, güler yüzlü bir adam tarafından karşılandılar. Adamın ses tonunda şaşkınlık vardı; uzun zamandır genç ve dinç birilerini görmediği belliydi.

Dörtlü grup, bardan içeceklerini alıp bir masaya oturdu. Venüs ve Octavia, yan masaya geçerek konuşmalarını dinlemeye başladılar.

"Kesinlikle planın kusursuzdu, Mary. Az kalsın kıçımızı kaptırıyorduk," dedi biri. Mary, kumral teni ve arkaya atılmış esmer saçlarıyla kocaman bir gülümseme sergiledi.

"Elbette. Zekâ konusunda benimle yarışamazsınız. Ama sevgili arkadaşım Diana, bence onun damarına basmayın; sizi çiğ çiğ yer."

Venüs:

"Bizimkilerin isimlerini öğrendik."

Octavia, gözlerini bir noktaya dikerek parmağıyla işaret etti.

"Ve soyadlarını. Bizimkilerle aynıymış."

Başka bir geçiş olmadığından, karanlık çöktüğünde Venüs ve Octavia, edindikleri bilgileri değerlendirmeye başladılar.

Venüs:

"Birlikte çocukken ayrıldıysak, muhtemelen Klaus benim tarafımdan, George ise senin tarafından bu durumu biliyor, değil mi?"

Octavia omuz silkti.

"Bilmiyorum, olabilir. Onlar geldiğinde George'nin çevresinin yargılayıcı bakışlarını fark etmiştim. Bazıları ona 'ölü gelin' diyordu. İlk başta anlam verememiştim, ama zamanla her şey yerine oturdu. Günlükle geldiklerinde, George'ye bu bilgileri sormuştum. O da tüm sorumluluğu üstlenerek her şeyin gerçekliğini kabul etti. O yüzden kimliklerimizi biliyor olabilir."

Venüs:

"Klaus da herkesin, deney sonucunda değişen insanların durumunu bildiğini söylerdi. Ayrıca onlarla karşılaşmamamız gerektiğini vurgulardı. Şimdi anlıyorum. Muhtemelen onlarla bağını koparmamak için soyadlarımızı değiştirmedi. Büyükannesinden kaldığını söylemişti bana."

Octavia tatsız bir şekilde güldü. Hayatında üzerine kafa yorduğu, hatta deli olduğunu düşündüğü anların başkaları tarafından bilindiğini fark etmek... Üstelik bu kişilerin bu kadar yakında olması, sinirlenmesine neden olmuştu. Venüs, onun duygularını anlayarak elini okşadı.

"Bazı şeyleri başkalarından değil, kendimiz araştırarak öğrenmemiz gerekir. Eğer bu bilgileri onlardan öğrenseydik, muhtemelen birbirimize bakış açımız çok farklı olurdu ve bunları asla öğrenemezdik. Bazen geçmişteki şeylerin üzerinde fazla durmamak gerekir."

Octavia, nefesini kontrol etmeye çalıştı. Venüs haklıydı. Şu anda bu konuyu düşünemezdi. Eğer öğrenmesi gereken bir şey varsa, zamanı gelince öğrenecekti. Ayrıca Venüs'ün dediği gibi, bazı şeyleri bilememenin getirdiği avantajlara minnettardı.

"Haklısın. Bazen oluyor böyle. Sadece kafam en olmadık ayrıntılara takılıyor. Ama en azından bu kadar derinlemesine bilgi edindik. Farklı yerleri gördük ve nerede olduklarını öğrendik. Belki de bu, yolculuğumuz için onlardan gelen bir işarettir."

Venüs, sevimli bir şekilde gülerek onu onayladı.

"Yolculuk sonunda her şeyi öğreneceğiz artık. Uyanma vakti geldi."

Octavia, son bir kez annesine baktı. Dışarıda son geçidin açıldığını fark ederek gülümsedi. Venüs ile el ele yürüyerek ışığa doğru ilerlediler.

- Flynn bakış açısı -

Üzerimde büyük bir ağırlık hissediyordum. Birkaç kez küfrederek hareket etmeye çalıştım. Kollarımı gevşeterek sonunda ayağa kalkmayı denedim ama başaramadım. Vücudum iplerle bağlanmış gibiydi. Kendimi biraz daha zorlayarak kurtulmaya çalıştım ama yine de sonuç alamadım. Nefesim gittikçe ağırlaştı ve sonunda pes etmek zorunda kaldım. Öfke ve panik dalgası bedenimi aniden vurmuş, enerjimi bir anda tüketmiştim. Nefes nefese soluklanırken tıkanan kulaklarım yavaşça açılmaya başladı ve yalnız olmadığımı fark ettim. Çıkamamanın getirdiği öfkem, kaçırılma ihtimali aklıma gelince yerini çılgın bir korkuya bıraktı. Ya onu da aldılarsa? Benim gibi bağlandığını düşünmek bile istemiyordum.

Flynn, o an daha da debelendi ama çevresinde olan bitene mantıklı bir şekilde hâkim olamıyordu. Enerjisini toparlamak için bir süre durdu ve gözlerini açtığında öfkesinin yerini şaşkınlık aldı.

Kocaman bir sahnenin ortasındaydı. Etrafında gotik tarza benzeyen kıyafetler giymiş bir sürü insan, sahnede ona ve yanında duran adama bakıyordu. Flynn hızla kafasını çevirince ilk başta adamla kendisi arasındaki benzerliğin gerçek dışı olduğunu düşündü. Daha sonra göğsüne baktığında, köprücük kemiklerinde bir dövme fark etti: çapulcuların işareti. Flynn bu kez büyük bir hayranlıkla adama baktı. İçinde hiçbir öfke kalmamıştı; yanında çapulcuların en büyük hırsızı duruyordu.

"Hadi ama Rakan, yol arkadaşını sahneye aldın. Ne yapacağını görmek istiyoruz." Ses, sahnenin hemen altında, duvara yaslanmış bir kadından gelmişti. Eğer gözleri koyu yeşil olsaydı, onun Pandora olduğunu düşünebilirdi. Ama bu ikisi başka bir zamana ait başka insanlardı. Yoksa Flynn delirmiş ve başka evrenlerde Pandora ve kendisini mi bulmuştu?

Rakan, sahnede yankılanacak kadar yüksek sesle kahkaha attı:

"İnsanların beni kışkırtabileceğini sanması çok komik, özellikle sen, kuş kadın. Neler yapabileceğimi çok iyi biliyorsun. Sahnedekiler bile!"

İzleyicilerin çoğu, Rakan'a destek verenlerden oluşuyordu. Melezler ve canavarlardan oluşan misafirler keyifle gülüşüyorlardı.

Kadın, yaslandığı yerden kalkarak yavaş adımlarla sahneye çıktı. O anda, sahte şaşkınlık yapan misafirlerin seslerini umursamayan kadın, adamın yanına gelerek tek hamlede Flynn'in bağlı olduğu ipleri kopardı. Sesler bir süre kesildi. Flynn, kafasını adama çevirdiğinde, adamın kadına hayranlıkla bakarken dudaklarının hafif aralık olduğunu gördü. Yanaklarında hafif bir gülümseme vardı. Dışarıdan bakan biri, adamın kadına karşı hissettiklerinin sadece hoşlanmaktan ibaret olmadığını düşünebilirdi. Belki de aralarında daha fazlası vardı.

"İnsan olup olmamak mesele değil. Canavar geni taşıyor olmanız güçlü olduğunuz anlamına gelmez. Önemli olan, sahip olduğunuz özellikleri nasıl değerlendirdiğinizdir. Son zamanlarda çıkan haberlere bakılırsa, kontrolsüz güç sadece bir ezikliği sergilemekten öteye geçmiyor. Size birçok teklif sundum. Madem tek başınıza bir iş başarabileceğinizi düşünüyorsunuz, sizi yangın yerinde bekleriz. Gelmek isteyen gelebilir. Ne biri için ne de bir takım için... Sadece kendi adınıza katılmanızı istiyorum."

Rakan, kaşlarını kaldırarak sordu:

"Peki, bunun ne gibi bir faydası olacak, küçük hanım?"

Kadın, gözlerini adama çevirip burnunu hafifçe havaya kaldırarak cevap verdi:

"Cesareti ve bir gram aklı olan herkes bunun faydasını anlayabilir. Şayet size sunduğum fırsatları dinlediyseniz."

Ardından, Flynn'e başıyla gelmesini işaret etti. Flynn, aceleyle kızın peşinden yürüdü. Ortam bir an için karardı. Sonunda kapı açıldı ve ışık tüm gözünü aldı. Flynn, elini gözlerine siper ederek ışığa alışmaya çalıştı ve birkaç adım attı.

Flynn, manzarayı gördüğünde nefesini tuttu. Kapıdan çıkar çıkmaz çok farklı bir yere geldiğini fark etti. Afallamış bir şekilde sendeledi. Karşısında, zeminin nerede bittiğini göremediği, bulutlarla dolu bir uçurumun kenarındaydı.

Birisi hızla onu çekip geri götürdü ve duvara yapıştırdı. Sert bir şekilde ona bakan kişinin gözlerine odaklandığında, Flynn, Octavia'yı hatırladı. Kızın esmer teni ve kendinden emin duruşu, bir askeri andırıyordu. Flynn daha dikkatli baktığında, kızın boynundaki anka kuşu dövmesini fark etti.

Kuruculara genç yaşta katılmış olsa da Flynn, üst kademedekilerin sadece kendilerine ait dövmeleri olduğunu öğrenmişti. Önemli kişilerin, hangi grupta olurlarsa olsunlar, özel bir yere sahipse onlara has dövmelerinin olduğunu biliyordu. Bu kız da muhtemelen bir Anka Kulübü üyesiydi.

"Yavaş ol, Eylül. Çocuk düşmeden boynundan travma alacak."

Eylül, karşısındaki kişiyi uyaran sese dönerek cevap verdi:

"Amacım o değildi. Takımımızdan birini kaybedersek ve elimden bir şey gelmezse, kendimi suçlarım. Bu, benlik bir durum değil. Ayrıca adım September. Eylül ne demek bilmiyorum, Cytherea."

Cytherea, kıza bir öpücük atarak yanıtladı:

"Bana Cindy desen de olur, ben de sana Seby diyeceğim. Böylece uzun ve karmaşık isimlerden kurtulmuş olacağız. Ne dersin?"

September, Flynn'in kolunu bırakarak başını salladı:

"Bana başka ülkelerden geçen isimler koymadığın sürece kabul."

Cindy, hafifçe kızın etrafında döndü. Daha sonra diğer yola yönelmeleri için eliyle işaret ederek yollarına devam etmelerine öncülük etti.

Flynn yüksek yerlerden gitmekten nefret ederdi. Bir ayağının kaymasıyla ölmekle yüz yüze gelmek ona çok korkutucu geliyordu. Kızları takip ederken oldukça gerilmişti. O kadar yavaş ilerliyordu ki kızlar onun yavaşlığını fark etmeden devam etmiş ve aralarında mesafe açılmaya başlamıştı. Neyse ki yol bir süre sonra kocaman bir açıklığa çıkıyor ve oraya bağlanan bir köprüyle tamamlanıyordu. Köprüden geçtiklerinde Flynn, görünmez olduğunu bilmenin verdiği güvenle hızla onları takip etti. Kızların konuşmalarını dinlediğinde, varacakları yer hakkında konuştuklarını fark etti.

Cindy: "Uzak kayalıklar tam şurada. Eski Viking diyarları olarak geçse de artık sadece asimile olmuş torunları yaşıyor orada."

September: "En azından bize destek olabilecek bir yapıları var. Dağ halkı, atalarından ayrılıp asimile olmuş olabilir ama kanları aynı kan. Yoksa, döküntü kayalıklarda bir şehir kurmak için cesaretten çok daha fazlası gerektiğini düşünüyorum."

Cindy dudak bükerek cevap verdi:

"Yani, doğru olabilir. Yine de kesin konuşmamak lazım. Bu adamlar savaş yanlısı gibi hareket ettikçe zaman bizim aleyhimize işliyor. Ayrıca pek iyi bir dönemde olduğumuz söylenemez. Resmen parçalandık."

September iç çekerek:

"Hiç sorma. Şu anda bu konuda konuşabilecek durumda değilim."

Cindy, September'ı süzerek devam etti:

"Özür dilerim ama bunu duyman gerekiyor. Dobra olduğum için özür dilerim ama zamanın aleyhimize işlediği konusunda çok ciddiyim. Herkes, birbirimiz ve kurduğumuz bu yeni umudun devamlılığı için bir şeyleri feda ediyor. Kimimiz kendimize olan bakış açımızı, kimimiz hayallerimizi... Şu anda bir savaşın eşiğindeyiz. Arkadaşın, bunları hesaplayacak ve seninle diğer sevdikleri için her şeyi yapacak kadar kurnaz. Bence tek kusuru, o Rakan denen çocukla gerektiğinden fazla zaman geçirip onu kendi safına çekmeye çalışması. Hareketlerini de etkiliyor o adam..."

September: "Rakan'ı geçtim; o, düşman safında bir topluluk. Çok güçlüler. Ellerinde, bir düzine askeri son derece ölümcül yapacak kaynaklar ve bilgiler var. Böyle, temeli kurnazlık ve sinsilik üzerine kurulmuş bir grubun nasıl tarafımıza çekilebileceğini anlamıyorum. Her sorduğumda bana, 'Sinsilik bazen güçten ve iş birliğinden daha çok sahip olmamız gereken bir özellik. Bu takımda fazlasıyla zeka, güç ve yetenek var. Karanlık tarafa yatkın özelliklere sahip olmamızın zamanı geldi,' diyor. Onu anlıyorum. Yaşadıklarımız yüzünden bu grubu birbirimiz için kurmuştuk. Ama sonradan bu grubun amacı başka şeylere kaymaya başladı. Şu anda bana karşı tutumu ne, bilmiyorum. Haklı bulmuyor değilim ama bu kadar ayrı bölgelerde görev almak bana riske girmek gibi geliyor."

Cindy: "Yaptığı şeylerin gerekliliğini anlıyorum. Ama bazen kendi tarafımda bile 'Gerçekten buna gerek var mıydı?' diye düşünüyorum. O arkadaşını tanıyorum. Beni yalnız kalıp depresif bir şekilde sinmek istediğim bir anda buldu. Elini omzuma koydu. Biliyorsun, biz o kadar samimi değiliz. Ama bana yardımcı oldu. 'Bu hayatta başkaları için kendini bu kadar sıkma,' dedi. Çünkü olması gerekeni kırmak için bazen o anda sevdiklerimizi kırmamız gerekebilirmiş. İlk başta, 'Neden bana bunu yaptılar?' diye çok kızdım. Ama sonra öğrendim ki beni beter şeyler yaşamaktan korumuş. Eğer o an konuşmaya devam etseydik muhtemelen beni kaçırırlardı. Düşünebiliyor musun bu deliliği?"

September onaylarcasına başını salladı:

"Neyse, şu anda buna vakit ayırabileceğimizi sanmıyorum."

Kafasını ileride beliren şehre doğru çevirdi ve:

"Geldik," dedi.

Pandora, elindeki mataradan bardağına sıcak çay doldururken yanında, kolunun üzerinde uyuyakalmış olan Flynn'e yandan bir göz attı. Yeraltı şehrindeki büyük karmaşanın içinde uyandığında, takım hemen bir plan yapmıştı. Yeni gelenler, kapalı şehirde istenmiyordu. Bunun sebebi, üç yıldır kapalı bir alanda saklanan Lov'un hükümet elinden kaçmış olmasıydı. Yeraltı şehrinin diğer sakinleri, hükümet ile aralarında herhangi bir sorun istemediklerinden, acil bir şekilde oradan ayrılma ve yolculuğa başlama kararı alınmıştı.

Kurucu üyelerden oluşan grup ve üç kaçak yolcu, kimlerin bu yolculuğa katılacağını belirlemek için bir toplantı yaptı. Flynn, Pandora'yı bu yolculukta kesinlikle yalnız bırakmayacağını söylemişti. Octavia, öğrenmesi gereken çok şey olduğunu ve kendisi hakkında yeni yeni keşfettiği gerçeklerle yolculuğu tamamlamak istediğini ifade etti. Venüs ise yeraltı şehrinden sıkıldığını, kendine yeni bir macera bulduğunu söyleyerek, Octavia'nın elini tutarak onların peşinden gitmek istediğini belirtti. Fujin, geri dönecek bir yeri olmadığını, yolculuğa başlamasında üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiğini ve Lov'u da bırakamayacağını söylediğinde, Lov ve Fujin'in de gruba kesinlikle katılacağı kesinleşti.

Lucian, maceraya katılmak istediğini, ancak eşi ve çocukları için arkada herhangi bir karmaşa olmaması adına bir iletişim kurarak zaman kazandırmak istediğini söyledi. Kendi özel saklanma yerine gideceğini de belirtti. Diğer üyeler, yolculuğa katılmaktan ziyade geride kalarak gruba yardım etmeyi ve işlerini kolaylaştırmayı teklif etti. Hazine avcılarından yalnızca Venüs bu yolculuğa katılmayı kabul etmişti. Klaus, Venüs ve Lov'u gitmek istedikleri yere götürebileceğini söyleyerek onlara katılmak istediğini belirtti. Diğer üyeler de kurucular gibi yardım amaçlı arkada görev dağılımı yaparak destek oldular. Bu yolculukta kimse kimseyi yarı yolda bırakmayacaktı. Romeo, büyükannesine verdiği söz yüzünden dönemezdi ve takım böylece kurulmuş, rota belirlenmişti.

İlk hedefleri, hükümetin rutin olarak kullandığı yörüngeden uzak bir bölgedeki en yakın orman girişine ulaşmak ve yeraltındaki boşluklarda kamp yapmaktı. Böylece hem dinlenebilecekler hem de geceleri seyahat ederken daha hızlı hareket edebileceklerdi. Gece uyumak tehlikeliydi, çünkü canavarların çıktığı vakitlerdi. Pandora her ihtimale karşı uyanık kalmayı tercih etti. Kriz geçirdiğinden beri fazlasıyla uyumuştu. Yaraları artık yalnızca kuru bir iz olarak kalmış olsa da derisinin renginin solması ona kaşıntı hissi veriyordu. Ayrıca soğuğa karşı hassasiyet geliştirmişti. Gördüğü sesler ve kokular ona fazlasıyla belirgin geliyordu. Sessizliğe daldığında ise ormanın derinliklerinden kalp ritimlerini hissettiğine yemin edebilirdi.

Elbette bu hissettiklerini Flynn dışında kimseyle paylaşmamıştı; en azından her şeyi değil. Uyandığında aldığı hediyeler yanında duruyordu. Klaus ve diğerleriyle kaldığında hediyelere bakamamıştı. Ancak hazine avcılarının lideri, rotaya göz atmak için dışarı çıktığında hediyelerini bir kez daha inceledi. Elinde pek çok kıymetli eşya vardı ve bunları nasıl kullanacağını, her nasılsa, sezgisel olarak biliyordu. İlk olarak tüpleri incelemişti. Bu tüpler, içinde odaklandığında hareket ettiğini fark ettiği, farklı bitki ve hücrelere benzeyen bir takım canlıları barındırıyordu. Notlardan öğrendiğine göre, tüpler belli zehirli bitkilerin özleriyle beslendiği takdirde, bir süre sonra "Anti Venom" denilen panzehirler üretiyordu. Bu panzehirler yalnızca tedavi etmekle kalmıyor, aynı zamanda kişiye bir süre iyi hissettiren yan etkiler sağlıyordu.

Pandora'nın dikkatini çeken bir diğer eşya ise "asa" adını verdiği uzun, işlemeli bir sopaydı. Asa ile biraz oynadıktan sonra ucunda ışık saçtığını ve oymaların arasından parıltılar yaydığını keşfetti. Çantanın ön cebinden iki el kitabından birini çıkardığında, belli şekillerin özel canavarlara karşı savunma ve saldırı fırsatları sunduğunu öğrendi. Ancak Pandora, asayı kullandığında herhangi bir şekil yaratmayı başaramamış ve bu yüzden hayal kırıklığına uğramıştı. Belki de asayı kullanmak için gereken bilgiye henüz sahip değildi.

Diğer kitap, elle çizilmiş pek çok bitki illüstrasyonunun yer aldığı bir botanik defteriydi. Bu defter sayesinde tüplerle çalışarak panzehirler yapabileceğini düşündü. Eşyaları kurcalamaya devam ederken, antik bir gözlük, bir saat ve gümüş işlemeli bir yüzük buldu. Henüz bunların ne işe yaradığını deneyememişti. O sırada, uyuyan grupta bir hareketlilik fark etti. Kafasını çevirdiğinde sıkılmış, yüzü asılmış ve terlemiş haldeki Lov'u gördü.

Pandora: "Kâbus mu?"

Lov, birbirine yaslanmış halde uyuyan takım arkadaşlarını nazikçe iterek, Pandora'nın önündeki boşluğa kendini bıraktı. Siyahımsı saçlarını geriye atarken, yüzü ve vücudunun birçok yerinin hasar almış olduğunu fark etti. Sol eli, mekanik bir metaldi.

Lov: "Alışırsın, merak etme. Çoğu kişi ilk gördüğünde şaşırır..." diye sıkılmış bir nefes verdi.

"...O kadar uzun süre uyudum ki tüm alıştığım sistemim mahvoldu. Sanki gerçek hayat yetmezmiş gibi, gözlerimi kapattığımda bir de o kâbusları çekmek zorundayım."

Pandora: "Uyuyamamanın temel sebebi bu mu, yoksa sadece sıkıldın mı?"

Lov: "Hem evet hem hayır. Evet, çünkü yıllarca uyudum. Hayır, çünkü uyumama rağmen, yaptıkları yüzünden uykumu alamamış gibi hissediyorum. Sanki uyumak için yatmışım ama öyle tatsız bir uyku çekmişim ki, bedenim uyuyup uyandığının farkında değil. Ayrıca beynimi çıkarıp deli gibi sallamışlar gibi hissediyorum. Bu da bilincimin gidip gelmesine neden oluyor. Korkunç bir şey."

Lov, titreyerek nefes alıp kafasını ovuşturdu. Pandora, kızın hasta olduğunu düşünerek çayına eklediği şifalı karışımı ona uzattı.

Pandora: "Şunu iç istersen. Babam bana öğretmişti. Böyle zamanlarda iyi gelir, der. Dene, daha iyi hissedersin."

Lov, bir süre tereddütle baktıktan sonra çayı alıp kafasına dikti. Pandora kıkırdayarak,

Pandora: "Sanırım susamışsın. Eğer bir şey yemediysen, sana biraz erzak hazırlayabilirim."

Lov: "Gerek yok, teşekkür ederim. Genelde temel ihtiyaçlarımı bu kadar sık karşılamam ama üç yıl boyunca sadece serumla beslenince, içimde bir açlık hissi uyanmış gibi."

Pandora, bir süre Lov'a bakarak düşündü. Açlık? Lov, kızın anlamadığını fark edince ekledi:

Lov: "Ben bir deney ürünüyüm. Dışarıdan insan gibi görünsem de, safkan bir canavarın DNA'sı ile doğdum..."

Pandora: "Safkanların sadece günlüklerde geçenler olduğunu sanıyordum. Safkan doğumlular ayrı bir şey sanırım."

Lov başını salladı. Bardağı kenara bıraktı, bacaklarını birleştirerek kıza biraz daha yanaştı ve açıklamaya başladı. Genellikle öğrenmek isteyen kişilere karşı çenesi daha gevşek oluyordu.

"Bak, safkanlar ve safkan doğumlular... Günümüzde bu artık bir sorun yaratmıyor gibi görünse de aslında geniş bir hikaye ve elimdeki kaynaklar dışında çok fazla bilgi yok. Bu hikaye, ilk deney olan Anastasia projesine kadar uzanıyor. Hükümet kurulmadan önce, bu sadece küçük bir şirketti. Şirket büyüdükçe, sahipleri temel ihtiyaçlar ve sağlık hizmetleri dışında daha büyük projelere girişmenin kesinliği üzerine bir toplantı düzenlemiş. Sonunda 'Deney Zero' adını verdikleri projeyi başlatmışlar. Bu proje, bebeklerin genetik olarak değiştirilip yeni bir insan ırkı yaratılması amacıyla yapılmış.

Tabii ki, bebekler ve embriyolar bu deneyin ana maddesi olan küf ve diğer bileşenlerle uyuşmamış. Çoğu, fetüs bile olamadan ölmüş zaten. Diğerlerinin ise başlarına neler geldiğini tahmin edebilirsin. Ellerinde kalan virüs ve küfleri atmadan, yeni deneylere devam etmişler. Ama bu sefer, farklı fikirleri olan bilim insanları, kendi gizli projelerini yürütmeye başlamış. Şirketin başkanı, istediği şeyi gerçekleştirmek için aldığı risklerden dolayı başını belaya sokmuş.

Tahmin edebilirsin ki bu risklerin etkilerini bugün bile hissediyoruz. Gerçi pek de akıllandıkları söylenemez. Neyse, nerede kalmıştım? Hah, doğuştan canavar genlerine sahip olmak için birçok yol denemişler, ama bebekler yaptıkları virüsler yüzünden ölmüş. Şirketin sahibi—ki bu kişi, hükümetin temelini atan ve bu lanet dünyada yaşamamıza neden olan adam—yetişkinler ve çocuklar üzerinde deney yapmaya karar vermiş. Eğer sonuçlar umut vaat ederse, hamile insanlara kadar bu deneyler genişletilecekti.

Bir sürü yetenekli sağlık çalışanını ve bilim insanını ya gönüllü olarak ya da zorla devletle iş birliği yaparak çalıştırmışlar. Anastasia... Gerçek ismi mi yoksa sonradan mı konmuş, bilmiyorum. Onun hakkında tam bir bilgiye ulaşamadım. Ama söylentilere göre bu projeyi başlatan adam, zorla alıkoyduğu bir sağlık çalışanının kardeşiymiş. Anastasia, ablası ya da abisinin zorla tutulmasına karşı çıkmış. Bir düğün lafı geçiyordu sanırım...

Bu yüzden epey sorun çıkarmış. Hükümet, o dönem yaptıklarının kimsenin haberi olmamasını istemiş. Eğer ortaya çıkarsa, zorla tutulan diğer çalışanlar da cesaret bulabilirmiş. İşte bu yüzden Anastasia ile büyük bir mücadeleye girmişler. Sanırım daha yeni hamileyken ona virüsü enjekte etmişler. Hamileyken çocuğunu doğurmuş ve ilk çocuğunu yetiştirmiş. Ancak ikinci çocuğuna hamileyken, hem kocasını hem de çocuklarını alıp bir ailenin hayatını mahvetmişler..."

Pandora merakla:

"Anastasia'nın ilk çocuğu, başarılı safkan doğumlu ilk bebek miydi?"

Lov onaylayarak:

"Evet. Bu yüzden çocuğu uzun süre saklamışlar. Uyutarak... Anastasia'nın eline geçmesini önlemek ve doğru zamanda onu kullanmak istemişler. Kocasını da cinayet makinesine dönüştürdüler. Karnındaki bebeği ise safkan doğumlu yeni bebekler için kullanmak amacıyla öldürdüklerini biliyorum. Ama bu olayın başlangıç tarihi bu. Bir sürü donmuş safkan doğumlu çocukları başarılı ve kusurlu olarak ayırdılar. Zamanı geldiğinde ne yaptıklarını bilmiyorum. Bu da benim sırrım işte. Bu çocuklara ne olduğunu bulmak istiyorum. Belki de böylece tek olmadığımı öğrenmiş olurum. Ayrıca bu bilgi, hükümete karşı büyük bir koz olurdu."

Ardından kollarını yukarı doğru esneterek gerindi.

"Düşünsene! Onların teknolojisine karşı benim gibi bir sürü yeteneği olan yeni bir tür... Bence bu büyük bir yankı uyandırır."

Pandora, Lov'un düşündüğü gibi düşünmese de, safkan doğumluların varlığının büyük bir yankı uyandıracağı kesindi. Ancak Pandora'nın bakış açısına göre, daha az zaman harcanacak bir yöntem daha mantıklıydı. Safkan doğumluların büyüme ve yetişme süreci, planlarını gerçekleştirmek için fazla uzun bir zamanı kapsıyordu. Pandora, bu çocuklara belli aileler atayıp bakımlarını üstlenerek, onları tüm sorunlardan uzak bir yapının içinde büyütmeyi ve bu sırada diğer sorunları çözmeyi tercih ederdi. Ona göre safkan doğumlular, sorunların çözümü değil, geleceğe yönelik bir yedek plandı.

Elbette bunları Lov'a söylemeyecekti. Henüz onu tanımıyordu ve karşısındaki kişi, şu ana kadar gördüğü ilk safkan doğumlu biriydi. Pandora, şimdilik onu gözlemlemek ve gerektiğinde yardım etmekle yetinmeyi planlıyordu. Ayrıca kendi sorunları ve elde ettiği yeni şeyleri denemesi gerekiyordu. Yani işleri oldukça yoğundu.

Bu sırada mağara girişinde bir gölge belirdi. Klaus, sürünerek içeriye girdi ve kızların sohbeti son buldu. Lov, en azından konuşma zorunluluğu hissetmiyordu. Klaus, onu başka bir sıkıntıdan kurtarmıştı.

Lov gülerek:

"Nereden geliyorsun böyle? Üstün toprak içinde kalmış. Yoksa bir dağ ayısıyla mı boğuştun?"

Klaus, boynundaki şalı sertçe çıkararak Lov'un yanına kendini attı:

"Sayılır. Yakınlardaki yaratıkların yuvasına baktım. Onları uyurken gözlemlemek, bir dağ ayısını devirmekle eşdeğer enerji harcatıyor. Bazılarının şimdiden sonbaharda kış uykusuna yattığını fark ettim..." dedi, sakallarını sıkkın bir şekilde kaşıyarak.

Pandora:

"Yaratıkların üreme dönemlerinde bazen erken kış uykusuna yattıklarını duymuştum ama..."

Klaus, cümleyi tamamlamak için söze atıldı:

"Evet, sonbaharın son ayında olur. Bizi sadece korsanlar olarak damgalamışsınızdır umarım. Amacımız sadece tüm gelir kaynaklarını sömürmek değil. Bir çalışan, doğayı, bilimi ve daha pek çok şeyi bilmeli. Bilmeli ki karşısına çıkan bir sorunda ölümle burun buruna gelmesin. Lov, şimdiye kadar söylememiştir ama grubumuza katılan her üye belli bir aşamadan geçer. Bu süreçte üyelerin baskın yetenek ve bilgilerine göre görev sıralaması yapılır. Böylece ilk onlar bizi uyarır ve erkenden önlem alabiliriz."

Pandora:

"Çoğu grubun genellikle bu mantıkla hareket ettiğini duymuştum. Peki sizin yeteneğiniz nedir?"

Klaus gülümseyerek:

"Genel bir isim veremem ama coğrafyaya merak salmış biriyim. Vahşi doğada hayatta kalmak konusunda da dikkatliyimdir. Genel olarak bir bölgenin güvenliğini, hayvanların düzenini ve bunların yaratabileceği sorunları incelerim. Eski grubun lideri, ölmeden önce bana liderliği devretti. Bunda bir çeşit liderlik vasfı gördü sanırım. Ekibin ne yapması gerektiğini organize ederken oldukça işe yaradığımı söyleyebilirim. Ben lider olduğumdan beri ekibimizden kimse ölmedi ya da kaza yaşanmadı..."

Ardından yan gözle Lov'a baktı ve gülerek ekledi:

"Belki her zaman değil."

----------------------------

Güneş, tepede tüm ihtişamıyla batmaya başlarken ekip çoktan toparlanmıştı. Tek tek mağaradan çıkıyorlardı, ama suratlar asık, haller ise olduğundan sessizdi. Klaus, bu sinir bozucu sessizliği bozmak için elindeki cam şişeyi aniden yere fırlatıp parçaladı.

Ani ve yüksek ses karşısında korkuyla irkilen ekip, yürümeyi keserek sert bakışlarla Klaus'a döndü. Kimse, onun neden böyle bir şey yaptığına dair en ufak bir fikre sahip değildi. Klaus, ellerini çırparak kocaman bir kahkaha attı ve şapkasını çıkararak ter içinde kalmış saçlarını karıştırdı.

Klaus:

"Bakıyorum, daha ilk günden birbirimizden sırlar saklıyoruz. Ormanın ruhu dilinizi mi yuttu? Hadi, dökülün bakalım!"

Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı. Pandora, tüm bu tepkileri gözlemlerken, özellikle Klaus'un bir şeylerin döndüğünü anladığını fark etti. Ekipteki diğer bilinen isimler de oldukça şaşkındı.

Pandora:

"Biz uyanıktık. Eğer başınıza farklı bir şey geldiyse bize anlatmalısınız. Yolculuk sırasında risk almamalıyız."

Bir süre bekledi ama kimse konuşmayınca Lov'a dönerek sormaya başladı:

"Lovisa, değil mi? Geldiğinde, bize çok gerçekçi bir senaryonun içinde olduğunu söylemiştin, değil mi? Uyurken bile bunları sistematik bir şekilde yaşıyordun. Peki, ne sıklıkla uyanıyordun?"

Lov, soruyu tam olarak anlamasa da diğerlerine kısa bir bakış atarak yanıtladı:

"Pek hatırlamıyorum ama her uyandığımda takvimlerde en az altı ay geçmiş oluyordu. Kafamın hemen yanında öten bir makineyi hatırlıyorum."

Pandora:

"Vücudunun herhangi bir yerine bir şey bağlıyorlar mıydı?"

Lov:

"Tam olarak hatırlamıyorum, ama beynime ve sinirlerime ulaşmak için kulağımın arkasına bir serum bağladıklarını biliyorum. Bu, beynime ulaşmalarını ve daha kolay görüntüler görmemi sağlıyordu."

Pandora:

"Görüntüleri tam olarak nereden ve nasıl verdiklerini biliyor musun?"

Lov, kollarını kavuşturarak cevapladı:

"Görüntüleri beyin dalgalarıyla verirler. İlaçlar ve serumlar, bu sinyalleri algılamak ve süreci kolaylaştırmak için kullanılır. Birini hareketsiz tutmak istiyorsan kimyasallara başvurursun."

Pandora:

"Anladım. Peki, derin bir şekilde uyurken müdahale edebilmeleri için ne yapmak gerekir? Tetikleyici bir unsur söyleyebilir misin?"

Lov, kaşlarını çatarak Pandora'ya baktı. Soruyu garipsemiş olsa da düzgünce yanıt vermeye karar verdi:

"Elbette birçok nedeni olabilir. Örneğin, doğum şeklin bile buna etki edebilir. Ama en basitinden, şu yaratıklarla temasın bile yeter. Safkanlar ve onların yardımcılarının dokunduğu her canlı, beyin üzerinde kalıcı iz bırakan bir hormon salgılar. Temas ettiğiniz canlılarla bir bağınız olmasa bile bu hormonal etki sizi etkileyebilir. Yenilenme veya kendi kendine şifa yeteneğiniz yoksa, savunmasız hale gelirsiniz. Ben kontrol edilmek için fazladan sıvı almıştım."

Pandora, tatmin olmuş bir gülümsemeyle ekibe baktı. Burnunu dikleştirip üzerine büyük gelen kazağının kollarını kıvırdı.

"Tam da duymak istediğim şeydi. Teşekkür ederim."

Ardından tek tek herkese baktı ve bu kez Klaus'a döndü.

"Dışarı çıkarken hayvanlarda erken uyku hali görmüştün. Sanki erkenden uyutulmuş gibiydiler, değil mi?"

Klaus:

"Evet, öyleydi. Nedenini anlamadım. Hepsi bir anda bayılmış gibiydiler. Oysa bu zamanlar en hareketli oldukları dönemdir."

Pandora, cebinden küçük bir gazete sayfası çıkardı ve açarak ekibe gösterdi. Sayfada, bilimsel terimlerle dolu fizik üzerine bir makale yer alıyordu.

Pandora:

"Uyurken biraz okuma yapıyordum. Doktor, bana başıma gelenleri anlatırken Lovisa'nın da yaşadıklarını açıkladı. Bu da aklıma eski kaynaklardaki bilimsel araştırmaları getirdi. Eskiden hükümet, 'İstediklerimiz ve Alacaklarımız' başlıklı sayfalar yayımlarmış. Burada, beyin deneyleri yapılırken, başka beyin sinyallerinin deneklere dokunmaması gerektiği yazıyordu. Çünkü bu sinyallerin bozulması, canavarların yaydığı dalgalarla birleşerek denekler üzerinde beklenmedik değişimlere yol açıyormuş. Deneklerden uzak tutmak ve istediklerini elde etmek için derin bir uyku titreşimi yayarlarmış. Bu titreşim, deneylerin yapıldığı dönemlerde hayvanların erken kış uykusuna yatmalarına neden oluyormuş. Başarılı deneyler, bir nevi yeni bir çağ başlatmış."

Flynn:

"Yani? Bunun bizim gördüklerimizle ne ilgisi var?"

Pandora, Flynn'e tatlı bir şekilde gülümseyerek onu utandırdıktan sonra konuşmasına devam etti:

"Bu durum sadece sizinle alakalı değil. Bu, daha geniş çaplı bir sorun. Çünkü bu yöntemi birçok amaçla kullanabilirler. Rüyalarınıza girerek sizi musallat olmalarını istedikleri yaratıklara hedef yapabilirler. Ya da mücadele ettiğiniz, hayatınızı etkileyen travmalarınızı tetikleyerek size geçmişinizi gösterebilirler. Hatta DNA'sını taşıdığınız atalarınızın anılarını bile görebilirsiniz."

Flynn:

"Has s*ktir oradan! Bu kadar ilerlediler mi?"

Octavia ve Venus aynı anda:

"Günaydın!"

Pandora, gülerek devam etti:

"Ben de yaşadım bunu. Size anlatıyorum çünkü sizin de benzer şeyler yaşadığınızı düşünüyorum. Bu görüntüler, birilerinin size saldırı düzenlemesi için yarattığı bir taktik olabilir. Ekibin üçte ikisini etkileyen bir şey bu."

Venus:

"İki neden söyledin. Diğer tahminin neydi?"

Pandora, derin bir nefes alarak soru soran kıza baktı. Ardından gözlerini kırpıştırarak açıklamaya başladı:

"Diğer neden, yeni bir projeye başlamış veya çok yakında başlayacak olmaları. Çizelgelerini takip ettim. İlk Anastasia üzerinde denemişler. Ondan on beş yıl sonra üç kez, elli yıl sonra da iki kez denemişler. Ve hepsi büyük yıkımlara veya kaosa neden olmuş."

Sonra Fujin'e dönerek sordu:

"Bunu yapabilecek birilerini tanıyor musun, Fujin?"

Fujin kaşlarını çatarak bir süre düşündükten sonra:

"Amcam kışlanın başında en kıdemli komutandır. Sosyete içinde ondan şüphelenecek tek bir adam tanımıyorum. İlgisini deneylere adamış biri olarak, hırsı uğruna bunu yapabilecek bir adamdır," dedi ve sustu. Pandora, istediğini alsa da onun ardında gizlediği pek çok yaşanmışlık olduğunu düşünüyordu. Ancak sorgulamadı; zamanla her şey ortaya çıkardı.

Pandora:

"Hükümetin içinden gelen bir asker olarak, yaptıkları uygulamanın bizim üzerimizde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsun?"

Fujin:

"Muhtemelen bizi yavaşlatmaya çalışıyorlar. Deney yerleri buradan çok uzakta, kurak bölgelerde ve kendi topraklarına yakın bir konumda gerçekleşir."

Flynn, sözünü keserek:

"Yani bizi yavaşlatmaya çalışıyorlar. Kahretsin," dedi. Dişlerini sıktığını, Pandora yanaklarının iç içe geçmesinden anlamıştı.

Klaus elini sallayarak yere attığı şapkasını alıp tekrar kafasına taktı:

"Harika takım, harika sorun çözme bakış açısı! Eh, problemin nedenini bulduysak hemen harekete geçsek iyi olur, yoksa bize yetişecekler."

Fujin, Pandora'nın başta nereye varacağından emin olmadığı, ancak sonuna doğru açıkladığı konuşmasını düşünüyordu. Hava neredeyse kararmış, güneş tepede yalnızca ışıklarını dolandırıyordu. Liderliği, en azından gidecekleri ilk yeri onun yönetmesine izin vermişlerdi. Hükümette çalışan önemli bir asker olduğu için, güvenli bir rotayı en iyi onun belirleyeceği düşünülmüştü. Aslında bu fikri grubun hepsi değil, yalnızca Pandora ortaya atmıştı. İlk gidecekleri rotayı Fujin'in belirlemesinin, onları önceden harekete geçirip peşlerine düşülmesini zorlaştıracağını savunmuştu. Klaus itiraz etse de Pandora, takımda herkesin yeteneklerine ve önceliklere uygun görevler üstlenmesinin mantıklı olduğunu söylediğinde kimse itiraz edemedi.

Fujin, bunun yalnızca konum veya uygunlukla alakalı olmadığını, Pandora'nın zekası ve soru sorma biçiminden anlamıştı. Onu beklediğinden zeki bulmuştu. Ancak zekasının ardında gizlediği sinsiliğiyle gerçekleri kullanabilmesi etkileyiciydi. Daha Klaus herkesi aniden durdururken, Pandora'nın takım üyelerinin sırlarını tahmin edip ona göre bilgi vermesi ve zaman tanıması, grubun üzerindeki baskıyı azaltmıştı. Fujin, birçok takımla çalışmıştı. Bazılarının yaptıkları yüzünden onları öldürmek zorunda kalmıştı. Ancak bu takıma katılmak ve arkadaşlar, hatta kardeşler edinmek, Fujin'in içindeki huzursuz sesleri dindirmişti.

Takımın geri kalanını süzerek eliyle durmalarını işaret etti:

"Buradan sonrasına dikkat etmemiz gerekiyor. Bu kasaba halkı, uzun zaman önce lanetlendiği düşünülüyor. Yani içeri girerken olabildiğince ters hareket yapmamanız lazım. Gerekmiyorsa göz teması dahi kurmayın. Sadece buradan geçmek için onları görmezden gelmeniz lazım. Siz onları görmezden gelirseniz, onlar da size bulaşmaz. O yüzden gözünüz sadece bende olsun. Arkamdan birileri aniden gelip dikkatinizi çekmeye çalışsa bile dümdüz yola bakın. Bu insanlardan olabildiğince uzak durmamız lazım."

Lov:

"Bizi takip ederler. Plan iptal, ormandan gidelim."

Fujin itiraz ederek:

"Olmaz. Bugün onların kutlama günü. Ormanda göremediğimiz yaratıklara kurban vermek için tören düzenliyorlar. Dikkatleri tamamen hazırlıklara odaklanmış durumda. Sadece önümüzdeki kahverengi belediye binasının bodrumundaki gizli tünelleri kullanmamız gerekiyor. Bu şekilde kurban töreninden sağ salim çıkabiliriz. Aksi takdirde hem bizi hem de halkı yok ederler."

Lov, ayaklarını çapraz atarak yürüyüp Fujin'in karşısına dikildi:

"Ya yaramazlık yapmak istersem kaptan? O zaman ne olur?"

Fujin, biraz kızarak burnunu sıktı ve hafifçe kızın kafasını eliyle salladı:

"Cezalandırırım, o zaman senden kimsenin haberi olmaz. Kendi usulümce hallederim," diye fısıldadı kulağına.

Flynn, Pandora'nın elini sıkarak:

"Of, yeter! Ne konuşuyorsunuz ulan! Yetişkinler arasında müstehcen şeyler konuşmaya utanmıyor musunuz?" diye bağırdı.

Fujin gözlerini devirerek, Lov'un sinirden bağırmaması için kızı sırtına aldı ve kısa bir kahkaha attı:

"Merak etme kardeşim. Senin yaptıklarından kimse rahatsız olmuyorsa, benim fısıldamamı duymazlar bile. Hadi gidelim."

Kasaba, Fujin'in tam da hayal ettiği gibiydi. En son ne zaman geldiğini ve son halini hatırlamıyordu ama kasaba resmen yaşanılmaz bir yere dönüşmüştü. Halk, bozulmuş ve kararmış; küf kokan buğdaylarını bağlayıp, tuhaf görünümlü hayvanların kanını bir tasa akıtıyordu. Bu işlemi yaparken kasabaya yeni giren grup, gözlerini halktan kaçırmaya çalışıyordu. Halkın bedenlerini ve zihinlerini karanlık kaplamıştı; gözleri neredeyse hiçbirinin net görmesine izin vermiyordu.

Fujin, bu yüzden olabildiğince sessiz ilerlemeyi istemişti. Lov'u kucağına almasının sebeplerinden biri de onu susturmaktı. Yol boyunca konuşmaya veya fısıldaşmaya devam etse, halk peşlerini bırakmayabilirdi. Neyse ki Fujin, on binlerce senaryo düşünmeden belediye binasına sağ salim ulaşmayı başardı. Grup içeri girdiğinde, Fujin kapıyı kapattı ve pek çok yerinden kilitledi. Uzakta yaratıkların bağırışlarını duyabiliyordu. Gelmek üzereydiler.

Bodrum kapısına geldiğinde Lov'u indirdi ve kapıyı sonuna kadar açtı.

Lov:

"Keşke bırakmasaydın. Yukarıda manzara harikaydı."

Fujin, kızın yanağından makas alarak diğerlerine döndü:

"Bu koridor, gizli geçitlere açılan bir salona gidiyor. Önden uyarmak istiyorum. Bu belediye binasının bodrumunda eskiden çocuklar ve bebekler öldürülüp ayin yapılırmış. Ona özel bir ayin salonu yapmışlar. Artık halkın giremediği tek bina burası olsa da, ayin salonu lanetin başladığı yer olarak biliniyor. Dikkatli olun ve sakın birbirinizden ayrılmayın."

Venüs:

"Öyle bir yer varsa, geçmişte yaşananlarla ilgili kanıtlar bulabiliriz. Genelde aldığımız görevlerde ipuçları olur."

Fujin:

"Olabilir. Geçmişe ait ne kadar az dokunulmuşsa, o kadar çok kanıt bulunabilir. İnmeye başlayalım, ardından öğreneceğiz."

Fujin, herkesi aşağı inmeleri için bekledi ve ardından kapıyı arkalarından çekip kilitledi.

-----------------------

Seneler ve yılların unutulduğu bir zaman diliminde, tam da bu kasabada, artık benim zamanımdan çok uzak bir geçmişte cadılar bayramı düzenlenirdi. O dönemden hatırladığım kadarıyla, bu bayram basit ve sıradan bir etkinlik gibi görünüyordu. Benim zamanımda cadılar bayramı, saçma sapan kostümler giyip bolca şeker yediğimiz bir gündü. Sonbaharın geldiğini müjdeleyen, aynı zamanda bereketin sembolü olan bu bayramı, ailemin inançları gereği kutlamamı istememelerine rağmen, her yıl arkadaşlarımla dışarı çıkarak kutlardım.

En azından o zamanlar. Değişimimden beri bana eskiyi hatırlatacak her şeyden uzak durdum. Karanlığım ve zekamla koca bir krallık yarattım. İntikamımın geçtiğini düşünüyordum. Onca dehşet verici olay, kayıplar ve acılar yaşamama rağmen, bu kasabanın kutlamalarını duyduğumda neden eski bayramların şenlikleri aklıma geldi, hiçbir fikrim yok. Neyse ki artık insan değilim. Zihnim, ışık hızında toparlanabilecek kadar üstün çalışıyor.

Bu kasabaya yöneldiğimde, kendimi yeni doğmuş halimdeki kadar çılgın bir heyecan ve öfke içinde buldum. Buraya geldiğinizde ilk başta kendi halinde çalışan emekçiler olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekler ise çok acımasızdı. Kasabayı gizlice dolaşıp bir tur attığımda, nüfusun az ve yaşlılardan oluşması dikkatimi çekmişti. Göze batan bir eksiklik, büyük bir sorunun habercisiydi.

O gün, kasabadaki kayıp gençlerin sebep olduğu eksikliği tespit ettiğimde, halkın kutlamalar için hazırlık yaptığını ve ağılda kurbanları hazırlamak üzere çalıştığını öğrendim. Onları takip ettim. Onlar hazırlıklara başlamadan mahzen denilen yere gittim. Törenin başlatılabilmesi için gerekli olan ilk kurbanı öğrenmek istiyordum.

Hizmetlileri bulduğumda, birinin kucağında bir çocuk kafası gördüm. İçgüdülerim beni ele geçirdi. Oracıkta iki hizmetliye saldırdım. Ağıl denilen yere baktığımda, bir düzineden fazla bebek ve çocuğun korkudan donmuş bir halde bana baktığını gördüm. İçimdeki acı tarifsizdi.

Çocuğunu kaybetmiş bir anne olarak, kendi ellerimle inşa ettiğim krallıkta sert kuralları yalnızca ben belirlerdim. Krallığımda ve egemenliğim altındaki yerlerde benim kurallarıma uyulması şarttı. Aksi durumda, suçları işleyenleri affetmezdim. Onlara öyle işaretler bırakırdım ki, sonsuz bir acı içinde sürünürlerdi.

Değişimim, beni insanlıktan çıkarıp başka bir varlığa dönüştürdü. Bu, ne sihirle ne de büyüyle olmuştu. İnsan ırkının çılgınca bir kusuruydum. Değişimim bana intikam ve öfke gibi duygular getirdi, ancak aynı zamanda geniş bir bilgelik penceresi de sundu. Bu yeteneklerimi asla boşa harcamadım. Aksine, onları kendi yararıma olacak şekilde mükemmel bir boyuta dönüştürdüm.

Çocukların korkmaması için, onlara çocuklarımdan birini gönderdim. Öldürülen çocukların ve hemşirelerin cesetlerini de alarak, töreni yöneten başkanın bodrumuna gittim. Geldiğimde, kimse beni beklemiyordu. Tahtlarında oturanlar, bir süre sonra hareket edemez hale geldi. Çığlıklarla kıvranmaya başladılar.

Kasabanın halkını bu olaylara göz yummaları ve destek olmaları nedeniyle lanetledim. Lanetim ömür boyu sürecek ve ruhları asla huzur bulamayacaktı. Ancak esas lanetim, bu katliamları yönetenler içindi. Onların sonu, yaptıkları gibi acı oldu. Etleri döküldü, derileri yanarak çığlıklarla öldüler.

Hayatta kalan çocukları güvenli bir yere emanet ettim. Ölenleri ise kendi mabedimde huzura kavuşturmak ve bir kısmını da yaşamlarına benim gibi, ama daha huzurlu bir şekilde devam etmeleri için yeniden canlandırmaya çalıştım.

Bazen karanlık zihniyetlere dair yazılan günlüklerin yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Kimse onların yaptıklarını bilmemeli. İnsanlar, cezalarını neden çektiklerini benim ağzımdan duymalı. Yaptıkları dehşet değil, cehennem gibi sonlarıyla hatırlanmalılar.

Sevgiler...

Flynn: "Bu kasabanın neden delilerle dolu olduğunu açıklıyor işte. Rahatlamış olmalısın," dedi Venüs'e dönerek.

Venüs: "Teşekkürler, okuyabiliyorum. Sevdiceğin, hepimiz duysun diye zaten sesli okudu."

Lov: "Her neyse, olmuş bitmiş işte. Buradan gidebilir miyiz artık? Midem bu kokuya daha fazla dayanamayacak."

Fujin, duvarı kaplayan pas, pislik ve yosunlara rağmen ellerini oymalardan geçirerek gizli geçidi tetikleyecek boşluğu bulmaya çalışıyordu. Yüzü, yağmur damlalarının yer yer yüzüne damlamasıyla ıslanmıştı. Yer altında olmalarına rağmen, toprağın üzerinde yaratıkların kükremesi ve çığlıkları eşliğinde bir işe odaklanmak oldukça zordu. Kalbi deli gibi atıyordu. Alnını kısa bir süre duvara yasladı; dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Pandora, gözleriyle bir süre etrafı taradıktan sonra tahtın üzerinde duran kurumuş iskeletleri tek tek inceledi. Araştırmaları sırasında, önünde "Pentpon Kurucusu" yazan bir heykelcik buldu. Ellerini heykelin üzerinde gezdirirken burnunun hareket edebildiğini fark etti. Burnu döndürdüğünde gizli geçit tamamen açıldı.

Flynn, sevinçle kıza sarıldı ve onu havaya kaldırarak bir süre etrafında döndürdü:

"Harikasın, bebeğim!"

Sonra kan ter içinde kalmış Fujin'e dönerek:

"Sen de öyle düşünmüyor musun? Melek kadar masum, tilki kadar kurnaz!" Ardından baş ve işaret parmağını ince bir şey çekermiş gibi gözünün önünde kaydırarak ekledi: "Temiz iş."

Fujin, oğlanın dediğini anlamasa da gülerek Lov ile birlikte geçitten geçti.

Gizli geçit, kasabanın yaklaşık iki kilometre uzağında sonlanıyordu. Herkes tek tek dışarı çıktığında, Fujin çevresine kısaca göz gezdirdi. Karanlığın daha da çökmesiyle takıma döndü:

Fujin: "Ayin bitmiş olmalı. Eğer bir problem olmadıysa hazırlanmamız için zamanımız var. Gece görüş gözlüklerimizi takıp yüzümüzü siyaha bulamamız lazım."

Octavia, Fujin ile Pandora'nın kendilerine sormadan plan yapmalarını izliyordu. Yine de Fujin'in neden bu hazırlıkları istediğini anlayabiliyordu. Daha doğrusu, biliyordu.

Görev sırasında eğitim alırken, ihtiyaç anında gizlenme taktiklerini öğrenmek zorunda kalmışlardı. Karanlıkta sessizce ilerlemek, duyuları inanılmaz gelişmiş canavarların bile fark edemeyeceği ustalıkla hareket etmeyi gerektiriyordu. Bu taktiklerden biri, teni inanılmaz koyulaştırmaktı. Yaratıklar, siyahın değişen doğasından dolayı bu renkte kör oluyordu. Bu yüzden yüz, çamur veya daha koyu renklerle boyanmalıydı. İkinci olarak, sessizce ilerlemek için özel aletler kullanılırdı. Ay ışığının görülmediği ormanda, bol rüzgarın olduğu gecelerde net görebilmek için özel gözlükler ve kıyafetler takılırdı. Özellikle sarı ya da açık renkli saçları olanların saçlarını kapatmaları gerekiyordu.

Takım, bunu bildiğinden, Fujin'in dediğini sessizce uygulamaya başladı.

Octavia, yüzünü siyah boya ile kapladıktan sonra yanındaki kızın yüzüne de boya sürdü. Yüzde beyaz yer kalmayana kadar boyayı yaydı. Ardından saçlarına da boyayı sürmeye başladığında Venüs titredi:

"Umarım bu boya kalıcı değildir. Yoksa çığlık atarım! Pembe-sarı rengine çok alıştım; kendimi siyah hayal edemiyorum."

Flynn: "Merak etme, sarışınken sarı çıyan, siyahken karafatma olacaksın. Bir fark yok yani."

Venüs yerden bir taş alıp oğlana fırlattı. Flynn, taşın üzerinden sıyrılıp gülerken Pandora araya girdi:

"Birine böyle söylememelisin. Şakalarına senden başka kimse gülmüyor. Takım olarak birbirimizle uğraşmak yerine destek vermeliyiz."

Flynn: "Hakaret mi? Hadi bebeğim, sadece takılıyordum. Kendisi kardeşim sonuçta; onunla uğraşıyorum."

Pandora derin bir nefes alarak: "Sen öyle düşünüyor olabilirsin ama şu anda kardeşçe uğraşmaların sırası değil."

Klaus, kamuflaj kıyafetleriyle nefes nefese yanlarına geldi ve aceleyle fısıldadı:

"Hazırlığınız bittiyse ağaçlara çıkın hemen. Birazdan burada olacaklar."

Klaus haklıydı. Yakından gelen homurtular ve çocuk hıçkırıkları duyuluyordu. Canavarların homurtuları ninni gibi gelse de yere attıkları her adım, zemini titreten bir gümbürtü yaratıyordu.

Romeo, Klaus'un ağaca çıkmasına yardım ederken Flynn Pandora'yı, Fujin Lov'u, Venüs ise Octavia'yı yanına alarak ağaca çıktılar. Tam o sırada ayaklarının dibinde yüksek sesle nefes alıp verme sesleri yankılanıyordu.

Pandora, bu seslerin karşısında heyecandan kalbinin deli gibi attığını hissetti. Canavarlarla ilk kez karşılaşıyordu. Nefes alıp verirken, seslerin bir balinanın hava püskürtme sesine benzediğini fark edip sessizce güldü.

Canavar sürüsü, yaklaşık yarım saat sonra daha derinlere ilerlediğinde, grup tekrar aşağıya indi.

Lov: "Şükürler olsun! Bacaklarım böyle sert şeylere alışık değil. Yumuşak bir yatak istiyorum."

Fujin: "Başını sık sık belaya sokan birine göre fazla hassas konuşuyorsun."

Lov, omzunu silkerek: "Olabilir. Ama zevkime düşkünüm. Senden belli olmuyor mu?"

Klaus, öksürerek Fujin ile Lov'un arasına girip takımı topladı ve işaret etti:

"Fujin işini hakkıyla yaptı. Teşekkür ederiz. Şimdi, Pandora'nın sakıncası yoksa genç asker ve ben kısa bir yön planı hakkında konuşmak istiyoruz."

Ardından Klaus, Fujin'i omzundan tutup bir ağacın arkasına çekti.

---------

Venüs, birleştirdiği kollarını hızla ayırarak şişirdiği yanaklarını indirdi ve tuttuğu nefesi bırakarak yanındaki kıza dönerek:

"Daha ne kadar sabır çekmem gerekiyor? Şunlara baksana, gözlerinin önünde birbirlerini yemekten neredeyse geri durmuyorlar. Flynn ve sataşmalarından bahsetmiyorum bile. O herif, boş bulduğu anda kızı köşeye çekecekmiş gibi davranıyor..."

Octavia gülümseyerek:

"Biliyorum. Kendini tutmak zorunda değilsin. Zaten onlardan saklayamayız. Aklındaki her neyse bana dökebilirsin."

Venüs, gergince nefesini verdi:

"Yaratıkların, aramızdaki çekim yüzünden özellikle dikkatlerini üzerimize çekmesi çok saçma. Daha kendimizi bilmeden, aramızda dile dökemediğimiz bu bağ neredeyse tehlikeleri üzerimize çekiyor," dedi ve kolunu sıyırdı. Dirseğinden parmak uçlarına kadar uzun bir kesik izi vardı. Octavia derin bir nefes alarak kızın kolunu kendine daha da yaklaştırdı.

Octavia:

"Bu ne zaman oldu? Oradan çok rahat geçmişti."

Venüs:

"Öyleydi. Eğer kendimi tutmasaydım tam tersi olurdu. Geriden gelirken arkamızda takılan bir ucube, ikimize atlamak üzereydi. Çok sessizdi, zayıf görünüyordu. Yüzü ölü gibiydi. Bana bakarak anlamadığım bir dilde konuşuyordu. Sonra aniden hastalıklı tırnaklarını kullanarak saldırdı. Sessizce halletmek için elektrik verdim. Bayıldığında siz o eve girmeye başlamıştınız bile. Kolum da böyle kaldı. Ağzımı açarsam verdiğim tepki yüzünden birilerinin gelip bize saldırmasından korktum."

Son cümlesinin ardından acı dolu bir inleme dudaklarının arasından sızdı.

Octavia:

"Bu kadar sessiz olmanın nedenini merak etmiştim. Şimdi anlıyorum. Kolun bayağı derin çizilmiş. Kan kokusu yok gibi gerçi ama..."

Venüs, kızın sözünü keserek:

"Kanamadı zaten. Hiç normal bir şey değil bu. Normalde kanar ve kokusu yüzünden kendime çekeceğimi düşünürdüm. Ama kanamadı. Mikrop kapmış gibi görünüyor sadece. Dokunamıyorum. Böyle bir şeyi nasıl iyileştireceğimi de bilmiyorum."

Octavia, Flynn'in yanında duran kıza bakarak:

"Yola çıkar çıkmaz birçok konuda mantıklı sebepler sundu. Belki o bir şeyler biliyordur?"

Venüs, sağlam kolunu endişeyle kızın omzuna koyarak:

"Hayır, hayır! Ya diğerlerine söylerse? O zaman yolculuğumuz mahvolur."

Octavia:

"Her şekilde canının yanmasına izin vereceğimi düşünüyorsan çok beklersin," dedi ve ardından Pandora'ya seslenerek yanlarına gelmesini istedi.

Pandora, kızların neden kendisini çağırdığını anlamasa da Flynn'i Romeo ve Lov ile baş başa bırakarak Octavia ve Venüs'ün yanına gitti.

Pandora:

"Bir sorun mu var?"

Octavia, direkt konuya girerek:

"Venüs, kasabadan geçerken oradaki halktan biri tarafından saldırıya uğramış. Kolu, dirseğinden parmaklarına kadar çiziklerle dolu. Bu konu hakkında yardım edebileceğin bir şey var mı? Kolu şişiyor ve daha da şişecek gibi görünüyor."

Pandora, zarifçe Venüs'ün yaralandığı kolunu tuttu ve bir süre çevirdikten sonra hafifçe sıktı. Venüs, dudaklarından acı dolu bir inlemeyi engelleyemedi. Şişmiş kol, mikrop kapmış ve eti yeşil-mor renkli bir hal almaya başlamıştı.

Pandora:

"Bazı yaratıkların tedavisi için özel yöntemler gerekir. Eğer o notu okumasaydık öyle düşünürdüm. Kolun, muhtemelen lanetli bir adamın zamanla üzerine emdiği mikroplar ve bakteriler yüzünden böyle olmuş. Saldırdığında derin kesmemiş ama bakteri yüzünden etinin derinliklerine kadar açılmış. Koluna güçlü bir antibiyotik iğnesi yapmalıyım. Sonra pansumanla kapatırsak pek acı hissedeceğini sanmıyorum."

Venüs, tereddütle:

"Genel olarak kimseye güvenmem, üzerine alınma ama bunların işe yararlılığı nedir? Nereden biliyorsun?"

Pandora, eşyalarını çıkartırken hafifçe gülümseyerek:

"Ablam hemşire. Ondan çok şey öğrendim. Ailemizin ilk hemşiresi o. Kendi merkezi ve bolca kaynağı var. Bana karışımlar ve birçok konuda bilgi öğrenmemde yardımcı oldu."

Çantasından iki sıvıyı boş bir tüpe koyarak iğnenin içine çekti. Bir süre iğnenin dozajını ayarladıktan sonra kızın kolunu biraz daha açtı.

Pandora:

"Bu biraz acıtabilir. Genelde şiş bölgelere ilaç vermek mikropların kaynaşmasına sebep olur. Derin bir nefes almanı öneririm."

Fujin: "Anladım. Öyle olsun. Dediğin gibi, o yoldan gidelim," dedi sıkıntıyla. Seçtiği yolların her biri, büyük bir trajediye açılıyordu. Fujin, yolların neden bu kadar zorlaştığını anlayamıyordu.

Klaus: "İnan bana, bu hepimiz için en iyisi. Diğer yolların nerelere açıldığını en iyi sen biliyorsun. Uyurken ne yaşadınız veya ne gördünüz bilmiyorum ama Pandora'yla yoldayken biraz konuştuk. Seni neden seçtiğini anlattı. Ben olsaydım çok daha farklı bir yol seçerdim. Ama o haklı. Eğer senin güvenli alana kadar liderlik etmeni istiyorsa, bir sebebi vardır. En son oraya ne zaman gitmiştin?"

Fujin, sıkıntıyla dişlerini sıkarak: "Askerî bir özel görev verilmişti. O zaman bilinçsizdim. Hatırladığım çok az detay var. Oradan ilerlemek için ilk olarak o ayin bölgesine gitmemiz gerekiyor. Eğer canavarlar oradaysa, bu büyük bir sıkıntı. Ayin yapan cadının bizi fark etmesi ise daha büyük bir sorun. Onu Anastasia eğitti. Tören sırasında tüm benliklerini kullanıyorlar. Böyle bir durumda, aramızdan birinin zarar görme olasılığı çok yüksek."

Klaus iç çekerek: "Biliyorum. Ama labirente ulaşmak için oradan geçmemiz gerekiyor. Muhtemelen canavarlar orayı terk etmiştir. Diğer yollardan gitmek, onlarla karşılaşmak anlamına gelir. Ayinin bitmesini beklersek, sonra diğer yoldan geçebiliriz. O zaman labirent karşımıza çıkar."

Fujin: "Peki, sizi yönlendireceğim. Ama sakın kimse ses çıkarmasın. Nefes bile alırken kontrollü olunmalı."

Planlarını takıma anlattıklarında, Flynn ve Venüs itiraz ettiler. Bu tehlikeli yolda sevdiklerini riske atmak istemiyorlardı. Octavia ise, diğer yollarda daha fazla canavarla karşılaşmaktansa, daha az düşmanla yüzleşmeyi tercih ediyordu. Pandora ise sadece yanında bulunanları nasıl kullanacağını düşünüyordu. Takım bir süre tartıştıktan sonra, itirazlar reddedildi ve başka söyleyecek bir şey kalmadığından hazırlanmaya başladılar.

Venüs, kızın elini sıkıp yanağını öperken: "Sakın fazla kıpraşma. Elim yaralı bile olsa, iki elim yakanda, ona göre. Dibimden uzakta görmek istemiyorum seni."

Octavia, kızın ciddiyetine gülümseyerek: "Merak etme, aynı şeyi ben de düşünüyorum."

O sırada Flynn ve Pandora hazırlanırken, Flynn, Pandora'yı göz hapsine almış gibi bakıyordu. Pandora rahatsızlıkla kaşlarını çattı ve adama bakışlarıyla karşılık verdi:

"Ne var? Bana neden öyle bakıyorsun? Bir sorun mu var?"

Flynn, bir süre konuşmayarak: "Bana bir söz vermeni istiyorum."

Pandora, merakla: "Nasıl bir söz?"

Flynn biraz düşündükten sonra: "Bir saldırı olduğunda ya da senden güçlü biri seni kaçırmaya kalktığında, kesinlikle kendi canını düşün. Bir aptallık yapmayacağına ve kendine zarar vermeyeceğine söz ver."

Pandora, şefkatli bir şekilde gülümseyerek Flynn'in yüzünü avucunun içine aldı ve onu öptü: "Merak etme. Karşılıklı sözlerimizi tutarsak, senin için yaşamaya bile çalışırım."

Yol, geçtikleri kasabadan oldukça uzak ve bir o kadar karmaşık bir bölgeye çıkıyordu. Çalıların renginin değişmesi, toprağın yanık bir görünüm alması gibi detaylar, grubun yürüyüşünü garip hale getiriyordu. Her adımda, ayaklarının altında ses çıkarabilecek taşlar, dallar ve bilmedikleri çeşitli maddelerin parçaları vardı. Venüs, kemiğe benzeyen bir çubuk bile görmüştü. Fujin, Lov'un elini sıkı sıkıya tutarken, içindeki gerginlik artıyordu. Sırtında bir ürperti hissetmişti. Adeta bir işaretle aniden harekete geçecek gibi duruyordu.

Octavia, Venüs'ün terlediğini fark ederek içinden acil durum planları yapıyordu. Pandora ise elindeki malzemelerle grubun en arkasında ilerliyordu. Eğer yakalanırlarsa, kullanabileceği kozları vardı.

Geniş bir araziye çıktıklarında, siyah toprağın üzerine beyaz küllerin düştüğü bir bölgeye geldiler. Fujin, grubun hala sessiz olmasını istese de, konuşmadan ilerleyemeyeceklerini biliyordu.

Klaus: "Bu toprakların bir kısmı, Anastasia'nın çocuklarına ve onların müttefiklerine ait. Buralarda birçok yaratık yaşıyor."

Venüs: "Buraya daha önce bir görev için geldiğimizi hatırlıyorum. Yakınlarda bir labirent vardı. Oradan bizden istenenleri almaya gitmiştik. Ta ki olay çıkana kadar."

Lov, Venüs'ün bakışlarından rahatsız olarak derin bir nefes aldı ve kafasını çevirdi. Bu konu hakkında konuşmamayı tercih edecekti.

Lov: "Her neyse, dedikleri doğru olabilir. Ama neden labirent konusu açıldı, anlamadım. Oraya gidecek miyiz?"

Klaus, Fujin'e bakarak: "Gitmemiz lazım. Labirent, bir çeşit zeka oyunu. İçinde ihtiyacımız olan şeyler ve bizi koruyabilecek bir sığınak var."

Pandora: "Sanırım, onların işini bitirip yuvalarına dönmelerini beklememizi istiyorlar."

Venüs: "Daha önce oraya kadar gittik. Peşimize düşen olmadı. Eğer kurallara uyarsak, güvenle geçebiliriz."

Lov sinirlenerek derin bir nefes aldı: "O zamanlar hatalıydım. Şimdi ise birlikte yaşamak istediğim insanlar var. Bu aptalca düşmanlığı sürdürmek istemiyorum artık."

Octavia: "Uzaktan sesler geliyor. Ritüel başlamış olmalı. Yerlerimizi almamız iyi olur."

- Kül krallığı / Humma taşları -

Elinde kocaman kartal kafatasından yapılmış bir bastonla ilerleyen cadı, kör olmasına rağmen ellerini sallayarak, soluk lacivert tonlarında çıplak ayağıyla kurumuş otlara basıp geçiyordu. Kollarını iki yana sonuna kadar açmış, göğsünde ağır bir yük varmış gibi bir sağa bir sola dönerek dimdik duruyordu. Dudaklarından anlamlandırılamayan sözcükler dökülüyordu.

Kadının bir ismi yoktu. Sadece "Cadı" olarak çağrılıyordu. Anastasia ile iş birliği yapmış doğaüstü varlıklardan biriydi. Ancak onun hareketleri ve yalnızca kendisinin anlayabildiği bir dili, doğuştan böyleymiş gibi bir izlenim yaratıyordu. Anastasia'nın çocuklarından biri olan Beyaz Kumru, ona dikkatli olmasını ve cadı ile ters düşecek hiçbir şey yapmamasını sıkı sıkıya tembihlemişti. Bu nedenle sabırla cadının ritüelini izliyor, bir yandan da etrafı dikkatle gözlemliyordu. Ancak hiçbir şey duyabilmiş değildi.

Cadı, "Benim çemberimdeyken başka sesleri duyamazsın, çocuk..." diye tısladı. Beyaz Kumru irkilerek kafasını çevirdi. Cadı şimdi onun tam karşısındaydı ve uzun tırnaklarıyla başından aşağı sarkan işlemeli çarşafıyla oynuyordu.

Bir süre sessiz kalan cadı, ardından konuştu:

"Beyaz Kumru, emanetleri getirmenizi istemişti. Güvenliği sağladın mı?"

"Evet. Çocuklar güvende. Yardımcılar ihtiyaçlarını karşılıyorlar," diye yanıtladı Kumru.

Cadı dudaklarını yaladı:

"Güzel. Anastasia ile ortak yanımız, masum ruhların bozulmasına karşı olmamız. Şimdi ölenler, yeni hayatlarında huzur bulacak. Acıdan ve kinden arınarak yaşamaya devam edecekler. Diğer çocuklar ise bu yaşananları unutacak. Onlara bir düş masalı gibi gelecek."

Kumru tereddütle, "Hâlâ hayatın devamlılığına umudunuz var gibi görünüyor," dedi.

Cadı, sanki komik bir şey söylenmiş gibi güldü:

"Kumru seni boşuna seçmemiş. Keşke senin ismini seçtiği gibi başka bir isim de seçseymiş."

Kumru, "İsmimi seçmekte bir hata olduğunu düşünmüyorum. En azından lakapla dolaşmıyorum," diye fısıldadı.

Cadı, kıza daha da yaklaşarak alnını onun alnına yasladı:

"Bana Cadı derler. Bu doğru. Ama en azından beni nasıl çağırdıklarını bilirler. Ben işime aşığım. Ama hiçbir zaman işimde olmak istemediğim tarafa sarılmadım. Ne ismimin olmaması beni boş kılar, ne de işimle ödeşmem beni olmak istemediğim kişiye dönüştürür. Sen ise isminle bütün olmuşsun. Ruhun, giydiğin beyaz duvağın tam tersi. Kendini acılarınla yoğuruyorsun. Ne insan olduğunda, ne de sonrasında yaşadıklarına bakabilmişsin. Yoksa diğerleri gibi kafayı yersin."

Sonra bastonuyla yerde bir daire çizerek bir geçit açtı. Geçite inmeden önce son bir kez arkasına baktı:

"Sonsuza dek kimse zaaflarına kapılamaz. Her düştüğünde kendinle mücadele etmelisin. Yoksa birileri seni bu duruma sokmak zorunda kalır."

Geçit kapanınca genç kız küfür etti. Tanımadığı birinin ona tavsiye vermesi sinirlerini bozmuştu. Neden her zaman birileri ona emir vermek zorundaydı ki?

Duvağının altındaki yüzüne dokundu. Sinirden damarları kabarmıştı. Aynaya baksa kendini bir heykel gibi göreceğini düşündü. Genellikle sinirlendiğinde yüzü değişiyor, gerçek kişiliği ortaya çıkıyordu. Bunu saklamak için düzenli bir şekilde beslenmesi gerekiyordu. Ancak güçlenmek demek, sakladığı anıları hatırlayıp taze acılara katlanmak demekti. Aç ve güçsüzken en azından acılar onu hareketsiz bir heykele dönüştürüyordu. Ama artık bu duyguyu hissetmekten bıkmıştı.

Bir süre sonra uzaklardan gelen seslere tekrar odaklandı. Yakında birilerinin olduğundan emindi. Bedenindeki enerji, zayıf olmasına rağmen bir uyarı veriyordu. Bir şeyler yolunda değildi.

Eteklerini savurarak seslere doğru ilerlemeye başladı. Koku duyusunu kullanamazdı; beslenmediği için bu duyusu zayıflamıştı. Duyduğu sesler, yanan odunun çıtırdayışına benziyordu.

Sesler artarken sonunda onları ayırt edebildi. Ancak güçlü bir auranın varlığını hissettiğinde olduğu yerde durdu. Seslerin kesilmesi, bir tuzağın içinde olduğuna işaret ediyordu.

"Bakıyorum çok acelecisin, Histeri. Nereye böyle?" dedi bir ses. Beyaz Kumru, Histeri'nin hanımıydı ve şimdi karşısındaydı.

Histeri tedirginlikle döndü, ne diyeceğini bilemedi. Kumru konuşmasına fırsat vermeden yüzünü avuçladı.

"Yüzün taşlaşmış. Uzun zamandır beslenmemişsin. Avlarını mağaranda bekletmek sana güç vermez, biliyorsun. Biz de beslenmeliyiz."

Histeri başını salladı:

"Şey... Sık sık beslenmek, istemediğim şeyleri hatırlamama neden oluyor."

Beyaz Kumru dikkatle bakıp griye çalan saçlarını yana savurdu:

"Bizler, diğerlerinden daha fazla acı çekeriz. Ama dikkat et, acı bazen bizi güçlü kılar. Bu yüzden sana emrediyorum..."

Histeri, "Lütfen..." diye yalvarmaya başladıysa da Kumru sert bir tonda konuştu:

"Şimdi besleneceksin. Kendini kontrol etmeyi öğreneceksin."

Pandora, saklandıkları yerden yavaşça ilerlerken iki kadının konuşmasını duyuyor, ses çıkarmamaya çalışıyordu. Ancak bir şeylerin ters gittiği açıktı. Ay ışığını anımsatan kadın, yanında gördüğü rahibeye benzer kadına güç uyguluyordu.

Etrafına bakıp arkadaşlarını uyarmak istese de bakışlarını tekrar eski yerine çevirdiğinde iki kadını bulamadı. Kalbi deli gibi atmaya başladı.

Açıklığa ulaştıklarında bölgenin daha az beyaz olduğunu fark ettiler. Takım arkadaşları rahatlayarak gülerken, Pandora boynundaki sıcaklığı hissetti. Kolyeyi hızlıca çıkardı; kolye, daha önce hissetmediği bir sıcaklık yayıyordu.

Flynn'e seslenmek için döndüğünde arkasında bir hışırtı duydu. Çığlık attığında ise etraf kararmıştı. Bilinci yavaş yavaş kaybolurken, takım arkadaşlarının bağırışlarını son bir kez duydu.

Felix, etrafındaki askerlerin canla başla çalışmasını gururla izledi. Eğer yaşıyor olsalardı ve bilinçleri yerinde olsaydı, onlara bir hediye verebileceğini düşündü. Ancak kendisi ve iş birliği yaptığı adam dışında neredeyse tüm çalışanlar bilinçsiz birer ölüydü. Bu askerler, bir zamanlar hayattayken kullandığı, ancak çeşitli nedenlerden ya da bazen bilerek öldürttüğü kişilerden oluşuyordu. Hükümet, ölülerin bile ziyan edilmesine tahammül edemezdi.

James ise Felix'in ne yaptığıyla pek ilgilenmiyordu. Sözleşmede kendi çıkarlarını güvence altına almış olduğundan, istediği kadar sessiz kalabilirdi. Ölü askerlerin arasında olmak onu rahatsız etmiyordu. Tıpkı deneyler için kendi askerlerini ve karşı tarafın askerlerini kullanmaktan çekinmediği gibi.

Felix, "Denek 006'yı getirdin, değil mi? Tüm hazırlıklar bitmiş sayılır," dedi.

James, ağzında tuttuğu çöp parçasını yere tükürerek, yüzünde büyük bir sırıtışla, "Merak etme, tam da karşında," dedi ve yana çekilerek arkasında duran devasa kutuyu gösterdi. Yardımcıları kapağı açtığında, son derece zayıflamış ve bitap düşmüş bir asker ortaya çıktı. Üzerindeki kıyafetlerden, yalnızca bir mahkûm gibi görünen bir kaçağa benziyordu.

Felix, işaret parmağıyla çalışanlarına emir verdi ve hazırlıklara hızla geçilmesi için yanında duran iki bilim insanının yanına gitti. Denek yerine yerleştirilirken, işlemler için düğmelere basan bilim insanlarına yan gözle bakarak, "Hazır mısınız?" diye sordu.

Bir bilim insanı, "Evet efendim. Antidotu enjekte ettik. Şimdi virüsü enjekte edeceğiz," dedi.

Felix elini sallayarak, "Makineye gerek yok, ben hallederim," dedi. Ardından demir parmaklıkların üzerinden atlayarak deneğin bulunduğu rampaya çıktı. Makineden virüsü alarak bir iğne yardımıyla deneğe enjekte etti. Geri çekilmesi istendiğinde, son bir kez kıpırdayan ve inleyen adama bakarak yerine geçti. Deney aletinin kapağı kapatılırken, başarının kokusunun çok yakında olduğunu hissediyordu.

James ise yanındaki deli adamın yaptıklarını bırakmış, çığlıklar atarak değişmeye başlayan genç askerin sürecine odaklanmıştı. Gözlerini bu tanıdık görüntüye alıştırmaya çalışıyordu. Çok yakında ellerinde, kullanabilecekleri yeni bir katil olacaktı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.