Uyandığımda yataktaydım. Yanımda biri vardı. Bu adam bana bir yerden tanıdık geliyordu ama nereden? Bir anda yataktan fırladım. Evi gezmeye başladım. Amerikan mutfak vardı, onun biraz ilerisinde lavabo. Hemen lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. Başım çok ağrıyordu.Lavabodan çıktığımda karşımda o adamı gördüm.“Niye kalktın? Ne güzel yatıyordun, ben de seni izliyordum,” dedi.“Sen kimsin? Ben neden buradayım? Efe nerede?” diye sordum.“Öncelikle o ite bir şey yapmadım. Nerede olduğunu da bilmiyorum,” dedi. Sonra yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi.“Beni hatırlamadın mı, sarı civcivim?”“Hatırlasaydım sormazdım. Ayrıca ben senin nereden civcivin oluyorum? O it dediğin benim kocam,” dedim.Sorularımı umursamadan, “Yatağa geç ve uyu. Ben seni izlerim,” dedi.“Yatmak istemiyorum. Önce sorularıma cevap ver,” dedim.“Adım Kayra,” dedi sakin bir sesle. “Buradasın çünkü ben istedim.”“Benimsin ne demek?” dedim sinirle. “Tanımadığın her kadına böyle mi davranıyorsun?”“Ne çok konuştun be,” dedi. “Seni tanıyorum.”“Peki nereden?” diye sordum.Eğer o beni tanıyorsa, ben onu neden tanımıyordum?“Partiden,” dedi. “O gün çok güzeldin, sarı civciv. Ayrıca ben kokulara takıntılıyımdır. Senin kokun… unutulmazdı.”İçim ürperdi. O geceyi düşündüm ama zihnim bomboştu.“Bana neden sarı civcivim diyorsun?” diye sordum.“Diyemez miyim?” dedi alayla. “Yoksa zoruna mı gidiyor?”Daha fazla burada duramazdım. Çantamı aldım, içini karıştırdım ama telefonum yoktu.“Telefonum nerede, gıcık adam?” dedim.Kapının kenarına yaslanmış beni izliyordu.“Telefonunu aldım,” dedi sakince. “Senin elinde olmasını istemedim.”“Niye?” diye bağırdım.“Çünkü o ite kaçmanın istemiyorum,” dedi. “Panikleyip saçma şeyler yapmanı da.”Sinirle yüzüğümü gösterdim.“O it dediğin benim kocam,” dedim.Gözleri yüzüğe takıldı. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra dudakları hafifçe kıvrıldı.“Şimdilik,” dedi. “O yüzük bir gün çıkacak.”“Rüyanda görürsün, gıcık adam,” dedim.“Yatağa geç, sarı civciv,” dedi. “Seni izlemek istiyorum.”“Çok acıktım,” dedim konuyu değiştirerek. “Dolapta yiyecek bir şey yok.”“Ben burada yaşamıyorum,” dedi. “Senin için geldim.”“Bir şey soracağım,” dedim.“Sor.”“Şimdi sen kötü adamsın ya… beni esir aldıysan ellerimi bağlaman gerekmiyor mu?”Gülümsedi.“Ben kötü adamım, doğru. Ama seni esir almadım. Sen zaten benimdin.”“Ben seni sevmiyorum,” dedim.“Olsun,” dedi sakinlikle. “Bir gün seversin.”“Ben açım,” dedim. “Aç mı kalacağım?”“Hayır,” dedi. “Bir şeyler almaya gidiyorum.”Arkasından seslendim:“Kahve de al!”“Alırım, civcivim.”Bu fırsattı. Camdan baktım, arabasına binip gitti. Kapıyı açıp dışarı adımımı attığım anda alarm çaldı.“Kaçamazsın, sarı civciv,” dedi sesi her yerden geliyormuş gibi. “İçeri gir. Yoksa aç kalırsın.”“Sen neden her yerden çıkıyorsun?” dedim.“Senin için yerin altından bile çıkarım,” dedi.Başka çarem yoktu. Koltuğa oturup bekledim. Sıkılınca kapalı odaları gezmeye başladım. Lavabonun karşısındaki odanın kapısını açtım.Duvarlarda insan fotoğrafları vardı. İsimler… Bazılarının üzeri kırmızıyla çizilmişti. Kan kokusu vardı. Masanın üzerinde telsizler, bir köşede bir tespih… Duvardaki tablo dikkatimi çekti. Kısa saçlı bir kadın… Zorla bir şey yapmış gibiydi.Titreyerek kapıyı kapattım.“Ya beni de öldürürse…” diye fısıldadım.Akşam olmuştu. Açlıktan midem bulanıyordu. Sonunda zil çaldı.Kapıyı açtım.“Neredesin be gıcık adam, açlıktan öleceğim!”“Bir işim çıktı,” dedi.Elindeki poşetlere baktım. Hamburger, patates ve kahve.Hiçbir şey söylemeden yemeklere saldırdım.
Efe Akcan... Eflin hâlâ gelmemişti. Saatime baktım. Çoktan evde olması gerekiyordu. İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı vardı. Nedensiz değildi; Eflin gecikmezdi. Hele böyle… hiç. Arabaya bindim. İlk iş okuluna gittim. Aracı park edip hızlı adımlarla içeri girdim. Müdürün odasına çıktım. “Eflin Korkmaz Akcan bugün okula geldi mi?” diye sordum. Adam yoklama listesine baktı, başını kaldırdı. “Hayır,” dedi. “Bugün hiç gelmedi.” Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Emin misiniz?” dedim. “Eminim.” Teşekkür edip çıktım ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Eflin okula gitmeyi her şeyden çok istiyordu. Kendi isteğiyle gitmemesi… Bu normal değildi. Arabaya tekrar bindim. Ellerim titriyordu. Telefonumu çıkarıp Zuhal teyzeyi aradım. “Efendim Efe, bir şey mi oldu yavrum?” dedi. “Zuhal teyze… Eflin yanınıza geldi mi bugün?” diye sordum. “Hayır,” dedi hemen. “Gelmedi. Okula gidecekti.” “Tamam,” dedim. “Merak ettim sadece.” Ama sesim beni ele veriyordu. Telefonu kapattım. Bir sonraki isim belliydi: Buse. Numarasını çevirdim. Birkaç çalmadan sonra açtı. “Efendim, tanışamadığımız eniştem,” dedi alayla. “Buse,” dedim doğrudan. “Eflin yanında mı?” Bir an sustu. “Hayır… Neden?” dedi. “Kavga mı ettiniz?” Derin bir nefes aldım. “Eflin okula gitmedi,” dedim. “Evde de yok.” Ses tonu değişti. “Ne demek gitmedi?” dedi. “Eflin okula gitmek için yanıp tutuşuyordu.” “Ben de öyle biliyorum,” dedim. Bir an durdu. Sonra daha kısık bir sesle konuştu. “Enişte… Eflin’in başına bir şey gelmiş olabilir.” Boğazım kurudu. “Ne demek o?” dedim. “Ya babası onu yolda görmüştür,” dedi, “ya da… biri.” Devamını getirmedi ama gerek yoktu. Ben zaten anlamıştım. Aklıma parti geldi. O adam. “Buse,” dedim sert bir sesle. “Partide Eflin’i kucağına alan bir adam vardı. Onu tanıyor musun?” “Evet,” dedi tereddütle. “Mine’nin arkadaşı. Adı Kayra.” Kalbim sıkıştı. “Numarası sende var mı?” “Bende yok ama Mine’den isteyebilirim.” “İste,” dedim. “Hemen.” Telefonu kapattım. Arabanın içinde tek başıma kaldım. Direksiyona başımı yasladım. “Dayan,” dedim içimden. “Geliyorum.” Eflin benim karımdı. Ve ben onu kimseye bırakmazdım.