Canım yemek istemiyordu. Yemeğimden geriye lavaş, sos, sebze ve bir top Falafel kalmıştı. Son olarak aklımda kalmaması için lezzetli sosu parmağımla sıyırıp yerken tabağımı sehpanın üzerine bıraktım. Geri çekilirken yemeğinin üzerine eğilmiş son lokmasını ağzına atan Saygın’ın yan gözlerle bana baktığını görmüştüm. Ona dönerken hızlıca gözlerini kaçırdı. Ellerini peçeteyle silip ayaklanırken hala ağzında lokmasını çiğniyordu. Kucağındaki yastığı tekli koltuğun üzerine atıp hemen yanımızdaki Fransız pencerenin çift kanadını da açtı. Dirseklerini korkuluklara yaslayarak gözlerini dışarı dikerken “Saygın, çok soğuk. Camı kapat,” diye homurdandığımda bana sadece omzunun üzerinden kısa ve karanlık bir bakış atıp yeniden önüne döndü. Pencereyi kapatmaya niyeti yoktu, bu yüzden telefonumu alarak koşar adımlarla yatağa yürüyüp odanın içi soğurken sıcak olmama rağmen yorganı kafamın tepesine kadar çekerek telefonumu açtım. Bu, rutin gibi bir şeydi. Çok yorgun olsam da olmasam da yatağa girdiğimde telefonu elime alır, biraz karıştırır ve arkadaşlarımın neler paylaştığına bakardım. Yine aynısını yapıyordum ve o paylaşılanların arasında hala sosyal medya üzerinden takipleştiğim Gurur’un paylaşımını gördüğümde üzerimdeki yorganı atarak yatakta oturur konum aldım. Buse ile birlikte kamera gülümseyerek çektikleri fotoğrafa “Biz üç kişiyiz,” diye yazmıştı. Resmi olarak bebekleri olacağını herkese ilan etmişlerdi. Yani… Henüz kimden olduğu belli olmayan bebeklerini. Sıcak, öfkeyle derimin üzerinde kalın bir tabaka oluşturmuştu. Profiline girdiğimde hala beni takip ediyordu. Sık paylaşım yapmazdım ancak yaptığım paylaşımlar da az sayılmazdı. Uzun zamandır bir şey paylaşmadığım için takip ettiğini kontrol etmemiştim. Afra ve Buse beni hemen iki taraflı olarak takipten çıkmıştı ancak Gurur hala orada duruyordu. Yanaklarımın içini dişlerken gözlerimi pencerede dikilen Saygın’a çevirdim. Telefonumu kaldırarak haberi olmadan tek bir fotoğraf çektim ve hiçbir şey yazmadan doğrudan paylaştım. İsim vermeme, konum etiketlememe yahut herhangi bir bildirime ihtiyacım yoktu. Yıllardır onu eğiten adamı, sadece silüetinden bile tanırdı. İstediğim de buydu. Haklı çıktığını düşünecek, öfkesini katlayacaktı. Onu kışkırtmak için bilerek ve isteyerek paylaştım. Gurur’un sinirli olması, bir ada gözü döndüğünde ulaşamayacağı kadar uzakta olmak, öfkeden kelimenin tam anlamıyla kuduracağını bilmek beni o kadar iyi hissettirmişti ki yataktan kalktım. Parmaklarımın ucunda adeta sekerek Saygın’ın yanına dikildim. Tıpkı onun gibi demir korkulukları tutarken bana döndüğünde ona gülümsedim. Annem olsaydı bu gülüşümün altında bir şey yaptığımı anlardı ancak Saygın henüz o tarafımla tanışmamıştı. “Neler karıştırıyorsun sen?” diye sorduğunda hayretler içinde kaşlarım havalandı. “Nasıl anladın hemen?” “Yüzüme ben bir şey yaptım der gibi bakıyorsun,” dediğinde ona dudaklarımı bükerek önüme döndüğümde normal bir zamanda bana kızması gerekirken gülümsedi. “Önemli değil,” dedim terden enseme yapışan saçları geri iterken gülümsedim. “Biraz düşman kudurttum.” Sesli bir şekilde güldü “Aferin,” derken gözlerini aşağıda kanalın kenarında yürüyen insanlara dikmişti. Hava soğuk olmasına rağmen Gurur’a yaptığım şey soğuk ile arama bariyer kurmuş gibiydi, üzerimdeki pijamalara rağmen bir saat önce üşürken şimdi hiçbir şey hissetmiyordum. Gözlerimi evlerin çatılarında dolaştırırken gördüğüm aşırı parlak ve renkli ışıklarla birlikte korkuluklara tutunarak parmaklarımın ucunda yükseldiğimde Saygın belimi kavrayarak beni sertçe kendine çekti. “Ölmek mi istiyorsun?” “Abartıyorsun,” “Abartıyor muyum? Yavrum, kafan güzel senin,” dediğinde onu terslemek ve ikimizin de kafasının güzel olduğunu söylemek istedim ancak bana o sihirli kelimeyi söylediği için gülümseyerek beni sıcak vücuduna çekmesine ve kolunu belime sarmasına izin vererek gülümsedim. Büyük eli belimin etrafından dolanıyor, açtığı parmakları karnımın üzerini kavrarken pijamamın kalın kumaşının üzerinden parmaklarının tüm kıvrımlarını hissedebiliyordum. “Sıkı tut, tamam mı? Şurada ışıklar gördüm, onlara bakacağım,” dediğimde beni önüne çekerek kollarını belime doladığında bahsettiğim şey bu olmasa da sırtım göğsüne değdiğinde sıcaklığıyla birlikte tüm vücudumda zerk eden alev yenilenmişti. O an kısa bir süreliğine gördüğüm ışıkları unutmuş, Saygın’ın vücudunun yaydığı sıcağa teslim olmuştum. Parmaklarım karnımın üzerinden dolanan güçlü kollarının üzerinde sabitlendiğinde beni ısıtmasına rağmen gömleğinin katlanmış kollarından açıkta kalan teni sert ve soğuktu. Sıcak avuçlarım onun soğuk kollarıyla birleştiğinde sıkı sıkıya sardığı karnımın altında havai fişek etkisi yaratıyordu. Sırtımı onun göğsüne yasladım, parmaklarım bileklerine doğru kayarken nemli saçlarımın arasında burnunu hissedebiliyordum. Karnımın üzerindeki parmakları avuçlarının altındaki kumaşı buruşturup etime gömülürken “Lema,” diye soludu dişlerinin arasından. Onu duyduğumu ve dinlediğimi anlaması için omzumun üzerinden ona dönerken “Saygın,” dediğimde dudakları gamzemin üzerindeydi. Bir santim daha kıpırdarsam eğer dudakları dudaklarımı örtecek, sıcak dili sadece tenimin üzerini değil aynı zamanda dudaklarımın arasını da keşfedecekti. İstekli lakin istekli olmaktan daha fazla korkaktım. Dakikalar öncesinden kalma ateşim kuvvetlenirken onu öpmek istiyor ancak arkasından gelecek olan felaketten korkuyordum. Onu öpebilir, onunla birlikte olabilir, bariyerleri yıkıp tenini tenimde hissederek Gurur’dan kilometrelerce uzakta Saygın’ın kollarının arasında zevkten titreyebilirdim ancak bunların hepsi gerçekten içimden gelerek mi olurdu yoksa birkaç dakika önce gördüğüm Gurur ve Buse’nin fotoğrafına olan öfkemden mi olacaktı? Aklımdan geçen tüm uçuk kaçık fikirler o an mantıklı gelse de ikimizi de durduran bir şey vardı. “Ateş olan benim, sen beni nasıl yakıyorsun?” diye fısıldadığında içinde onlarca tonun barındığı, büyüyen gözbebeklerinin kenarına sinmiş yeşillerine bakarken sözlerinde ciddiydi ancak yanan tek kişi o değildi. Ben de yanıyordum. Kendimi yakmaya dünden razı gibi hareket ediyordum çünkü Saygın buna değerdi. Hareketlendiğimde kolları gevşedi ancak bu gevşeklik beni serbest bırakacağı türde bir şey değildi, kollarının arasında ona doğru dönerken gözleri beni takip ediyor, yüzü hemen birkaç santim uzağımdaydı. Alnım çenesine yaslanmış halde ona biraz daha yaklaşmak için cesaretimi toplamaya çalışırken Saygın ensemden beni kavrayarak göğsüne çekti. Tutuşu güçlü ve kesinlikle içimi yakıp kül edecek kadar sıcaktı. “Sen pamuksun, ateşe bu kadar yaklaşırsan kül olursun,” diye fısıldarken başımın altında göğsünü, göğsünün altında delicesine atan kalbini hissedebiliyordum. “Pamuk muyum ateş miyim?” diye sordum ona. Gülümsedi “Benden uzakta pamuksun ama bana biraz daha yaklaşırsan ateş olacaksın,” dediğinde dirseklerinin iç kısımlarından tutunarak ona doğru yükseldim. “Ateş olmak istiyorsam beni durduracak mısın?” “Evet,” “Durdurma.” Ensemde parmakları saçlarımı okşayarak kıpırdanırken “Yapma, Lema,” diye fısıldadı. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda kaşları çatılmış, tüm alaycılığımıza rağmen tüm ciddiyetini sırtlanmış bana bakıyordu. “Bunu kendine yapma.” Onu dinledim. Kabullenmek, kendi burnumun dikine gitmek istesem de ben annesinin sözünü dinleyen uysal kızlardandım. Onu da dinledim ve kıpırdandığımda gevşeyen kollarında ona sırtımı döndüğümde burnunu saçlarımın arasına gömdü. Beni öpmesini… En azından saçlarımı öpmesini istiyordum. Dudaklarının tıpkı biraz önce olduğu gibi tenime dokunmasını istiyordum, bu aramızdaki bir kıvılcımı ateşlerdi ancak yapmadı. En az benim kadar o da farkındaydı. O da hissediyordu ancak aramızdaki bariyeri yıkmıyordu. Daha önce hiç bu kadar iradeli birisini görmemiştim, maddenin etkisinde olmasına rağmen bir türlü kendi kurallarını yıkmıyordu. Yıkmasını istiyordum. Arzuluyordum. Karnımın üzerinden tenimi saran elleri etime gömülürken parmaklarımın ucunda yükselerek çatıların üzerinden görünen parlak ve renkli dönme dolabın ışıklarını işaret ederken “Lunaparka gidelim,” dedim. “Bu halde…-“ Kollarının arasında yeniden ona dönüp sert çenesini ellerimin arasına alırken “Lütfen, Saygın,” dediğimde kocaman açtığı gözleriyle bana bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında şaşırmayacak, üzülmeyecek ve şok olmayacak, dünyadaki her şeye şahitlik etmiş gibi görünen ifadesini dağıtmak hoşuma gidiyordu. Bana gözlerini kırpıştırarak bakarken kendimle gurur duyduğumu açıkça belli ederek kıkırdadım. “Lütfen, beni lunaparka götür. Dev salıncağa binelim,” derken başparmaklarımla kirli sakallarını okşadım. “Lema…” Ona daha da sokulurken “Saygın, lütfen,” derken her harfi bilerek ve isteyerek uzatırken parmaklarının arasındaki pijamamın kalın kumaşını sıkı sıkıya kavramıştı. Karnım karnına, göğüslerim göğüslerine değiyor; vücudundaki her sıcak santimi tüm girintileri ve çıkıntılarıyla hissedebiliyordum. “Tamam,” dediğinde sesli bir şekilde gülerek beni sıkı sıkıya tuttuğunu bildiğim kollarında kendimi geriye doğru bıraktım. “Ama…” diye söze başladığında kollarının arasında doğruldum. “Neden bu kadar çok istediğini bana anlatman gerek.” “Hissediyor musun yoksa sadece bahane mi?” Dudaklarını büktü “İnsan okumayı biliyorum.” Ellerim hala yüzüde, başparmaklarım yanaklarını okşarken “Ben doğduğum andan itibaren sıkıntılı bir çocukmuşum. Yaramaz değilmişim ancak sürekli ya hastalanır ya da yaralanırmışım. Babamın işinden dolayı annem beni yalnız başıma büyütmek zorunda kaldı ve sürekli kazalar geçirdiğim için de her zaman benim için endişeli oldu. Çocukken lunaparka gitmeyi çok isterdim ancak hep bana gamzemi gösterir, ölümden döndüğümü anlatır ve gitmeme izin vermezdi. Büyüdüğümde de… Sanırım bu kez de ben gideceğim insana güvenemedim,” dediğimde gözleri gözlerimin arasında gidip geliyor, sözlerimi teker teker dinleyip hafızasının bir köşesine hapsediyordu. “Bana güveniyor musun?” “Bazen… Bazen bana öyle bakıyorsun ki beni korkutuyorsun. Sana güvenmek istemiyorum. Sırf Korateş olduğun için sana hiç güvenmek istemiyorum ancak… Sırf Korateş olduğun için sana güveniyorum,” dediğimde yüzü avuçlarımın arasında başını geriye atarak tok bir kahkaha attı. “Gidiyor muyuz? İkna edebildim mi seni?” diye sorduğumda kahkahası biraz daha yükseldi. “Gidiyoruz,” dedi. Parmaklarımın ucunda zıplayıp kollarının arasından sıyrılırken “Hemen hazırlan, kapanmadan yetişelim,” derken uzun zamandır hissetmediğim heyecanı midemin derinlerinde hissediyordum. Kalbim heyecanla çarparken üzerimdeki pijamanın üzerini çıkarıp yatağın üzerine savurarak aralık duran giysi dolabında, Saygın’ın kıyafetlerinin yanında duran kalın kapüşonluya uzandım. Kollarımı kıyafete geçirirken Saygın’a döndüğümde hala pencerenin önündeydi. Gözleri üzerimde, omuzlarımda dolaşırken “Hazırlanmıyor musun?” diye çıkıştığımda adem elması hareketlendi. “Hazırım zaten,” diyerek önüne dönerken omuzlarımı silkerek kapüşonluyu omuzlarımdan üzerime geçirip altıma kalın bir tayt giydim. Yere oturmuş, spor ayakkabılarımı giyerken Saygın sendeleyerek paltosuna doğru yürürken ona döndüğümde bana kaşlarını çatarak baktı. “Ne?” diye homurdandı. “Sarhoş gibi yürüyorsun,” “Sen de,” diye karşılık verdiğinde ikimiz de sessizce yarım bıraktığımız iş neyse ona devam ettik. Kekin etkisindeydik ve sokağa çıkmak gibi bir risk alacaktık. Kekler kafamızı iyice bulandırmadan önce dışarıya çıkmakla ilgili konuştuğumuz şeyi ikimiz de hatırlamıyorduk. Sadece… Doğru şeyi yapmadığımızı biliyordum lakin bu konuda ikimizi de durduracak biri yoktu. Saygın paltosunu ben de kalın montumu aldım. Son anda yeni aldığım kirazlı atkıyı ve bereyi alarak oda kartıyla birlikte koridora çıktığımızda ellerimi çırparak asansöre doğru yürüdüm. Üniversite zamanında etrafımdaki lunaparkların hiçbirinde dev salıncak yoktu, bu yüzden hiçbirine gitmek istememiştim. Belki de güveneceğim arkadaşım olmadığı için bu konuda yeterince istekli değildim. Eğer bu lunaparkta dev salıncak olmazsa hayallerim bir kez daha yıkılacaktı. Asansörün gelmesini beklerken olduğumdan daha sabırsızdım. İki kat yukarıdan gelmesi gereken asansör sanki asırlar gibi uzun bir sürenin sonunda kapılarını açtığında içindeki çiftle göz göze geldim. İkisi de şık görünüyorlardı. Adam takım elbise giymiş, pahalı saatini takmıştı. Kadının üzerinde defalarca bakmak isteyeceğim türde ip askılı, kısa, kan kırmızısı saten bir elbise vardı. Bacağındaki yırtmacı her hareketinde tenini ortaya çıkarırken omuzlarındaki kürk boynundaki pahalı mücevherlerini saklıyordu. Ela gözleri parlak, kaşının ortasındaki yara güzelliğini katlayan bir inci gibiydi. Asansöre binerken Saygın “İyi akşamlar,” dediğinde dilimizi bilmeyen ve hiç tanımadığımız bu insanlara selam vermek için hazırlanırken asansörün içindeki çiftten cevap gelmişti. İkisi de aynı anda “İyi akşamlar,” dediğinde hızla onlara döndüm. Saygın kolunu belime dolayarak beni asansöre çekerken “Tanışıyor musunuz?” diye sordum. Saygın hafifçe gülümserken “ZAN Racing’den yarış pilotu Mia Tuna ve Karahan Baver…-“ dediğinde kadın boğazını temizleyerek Saygın’ı durdurdu. “En iyi yarış pilotu ve Mia Tuna Baver, diye düzeltelim,” dediğinde yanındaki adam Mia’ya gülümsemişti. Gözlerini bize çevirdiğinde hayatım boyunca hiç karşılaşmadığım kadar siyah gözlerle karşılaştığım için gayriihtiyari Saygın’a sokulurken bulmuştum kendimi. Hayatım boyunca göremeyeceğim kadar siyahtı gözleri, gözbebeklerinin nerede başladığını seçemeyeceğim kadar siyah… Böyle bir adamın gözlerinden hiçbir duygu okunmazdı. Saygın gülümsedi “Çok özür dilerim,” derken yarı alaycıydı ancak ikisi de anlaşıyor gibi görünüyordu. Saygın’a yaslanmış bir halde kadını süzdüm “Elbisene bayıldım, sana çok yakışmış,” dediğimde dudaklarında kibirli bir gülümseme dolaştı. “Teşekkür ederim, çok beğendiysen sana da bir tane hediye edebilirim,” dediğinde genişle gülümsedim. “Asla reddetmem, muhteşem bir elbise,” derken bana gülümsemeyi sürdürüyordu. Gözlerim ikisinin arasında gidip gelirken bir anda soyadlarının aynı olduğu köşeli bir jeton gibi düşmüştü. Çenem sertçe aşağı doğru düşerken o an kendimi bile utandıracak bir hayretle “Aaaa, siz evli misiniz?” diye sordum. Karahan dudaklarını birbirine bastırırken Mia parmaklarıyla ağzını gölgeleyip gülmüştü. Dudaklarını ıslatıp Karahan’a sokulurken “Üç tane de çocuğumuz var,” dediğinde ağzım daha da aralanmıştı. “Oha!” dediğimde Saygın onlara gülümseyerek kolunu omzumun üzerinden atıp kocaman eliyle ağzımı kapatmıştı. Saygın’ın bileğini tutarak ağzımdan çekerken “Sen üç çocuğa rağmen nasıl bu kadar güzelsin…-” derken ağzımı daha sert kapatmıştı. Karahan gözlerini kısarak Saygın’a baktı “Siz bir şey mi aldınız?” diye sordu. Saygın başını iki yana sallarken “Hayır,” dedi ve hemen arkasından yeniden küçük bir çocuk gibi hıçkırdığında güldüm. Asansörün kapıları açılırken Karahan “Polise yakalanmayın,” diyerek eşinin belini tutarak ilerlerken Saygın elini ağzımdan çektiği için derin bir nefes alabilmiştim. Saygın’ı iterek kendimden uzaklaştırmak istediğimde hem onu itmiş hem de yerinden kıpırdamadığı için kendim savrulmuştum. Ben sendelerken beni kolumdan yakaladı “Öldürmek mi istiyorsun beni?” diye sordum nefes nefese ona bakarken. “Adam sponsorlarımdan biri, beni az kalsın rezil edecektin,” dediğinde aniden bu cümlesine kızmıştım. Onu rezil edeceğimi düşünüyorsa eğer benimle görünmemesi gerekiyordu. Hızlıca vücudumun dizginlerini elime alarak iki adım atmıştım ki Saygın beni kolumdan yakaladı: “Lema!” Kolumu elinden çekerken “Bana Lema, deme!” diye bağırdım ona dişlerimin arasından. “Ne diyeyim?” Gözlerim lobide dolaşırken “Saksı,” dediğimde bana kaşlarımı kaldırmış, tüm öfkesi ve ciddiyeti kalkmış sadece şaşkınlık içinde bakıyordu. Ciddiyetine karşılık kollarımı göğsümde birleştirerek ona başımı hızla sallarken “Evet, saksı! Beğenemedin mi?” diye sorarken ona gözlerimi büyüterek bakmıştım. Dudaklarını birbirine bastırarak başını iki yana salladı: “Seninle tartışmayacağım.” “Canını seviyorsan tartışmazsın,” diyerek açık saçlarımı savurarak kapıya doğru yürürken arkamdan güldüğünü duyduğumda ona sertçe döndüm, aynı anda dudaklarına görünmez bir fermuar çekerek anahtarı arkasına attığında başımı onaylar anlayıp önüme döndüğüm ve gülümsedim. Otelin kapılarında, dışarının karanlığı içerideki ışıkla birleştiğinde Saygın’ın beni takip ederken gülümsediğini görebiliyordum. Ona kızmadım çünkü ben de bunun saçma olduğunun farkındaydım. Uyandığımda bile bunu hatırlayacaktım. Birkaç metre kaldırımda ben önde o arkada yürüdükten sonra adımlarımı yavaşlatarak bana yetişmesine izin verdim. Aynı mesafeye geldiğimizde kanalın üzerinden karşıya geçene kadar sessizliğimi korumuş en sonunda alelade bir konuda soru sorma gereği duymuştum. “Annene kızgın mısın?” diye sorduğumda soru ağzımdan çıktıktan sonra bunun pek de alelade olmadığını anlamıştım. Elleri paltosunun cebinde yanımda yürürken “Beni hiç sevmeyen birine bir gün bile kızgın olmanın ne anlamı var?” diye sorduğunda aslında sormuyor, çenemi kapatırcasına tokat niyetinde cevabını altın tepside önüme veriyordu. Kısacık hayatımda öğrendiğim bir şey varsa, bir kız çocuğu için baba sevgisi ne kadar önemliyse bir erkek çocuğu için de anne sevgisi o kadar önemliydi. “Babanın ölümünden seni mi suçluyordu?” diye sorduğumda gülümsedi. Gözlerini üzerime çevirirken yüzündeki ifade donuktu. Adımları yavaşlayıp nihayet durduğunda karşısında dikiliyordum. Gözleri gözlerimin derinliklerinde saklı, sığınacak bir köşe ararcasına dolanırken “Ben ateş olarak doğdum ve ilk annemi yaktım; o beni bir kez olsun söndürmeye çalışmadı,” derken sığınacak o köşeyi bulmuş gibi gözlerimin derinlerine bakıyordu. Omuz silktim “Kendi kaybeder,” dediğimde Saygın bir müddet yüzüme sessizce baktı. Sanki onu terk eden eski sevgilisinden bahseder gibi olduğumu sonrada idrak ettiğimde ikimiz de aynı anda gülümsedik. Dirseğine girerek kolunu çekip cebinden çıkarırken bana izin veriyordu. Parmaklarımla sıkılı yumruğunu aralayıp destek olmak adına parmaklarımı parmaklarımın arasından geçirirken sadece gözlerime bakıyordu. Sıcak avucu, soğuğa rağmen parmaklarımın üzerini kapatırken aramızdaki bariyerin çatladığının farkındaydım ve bu, o an umurumda değildi. Onu elinden tutarak çekiştirirken “Dünya bir gün, o da bugün,” dediğimde direnmedi ve benimle birlikte adımladı. Yan yana, elimi bırakmadan yürürken “Gören de çok tasasız olduğunu düşünür,” dediğinde ona gülümsedim. Parmaklarım parmaklarının arasından kayarken kendimi bu yabancı ülkede soğuğa karşı sıcak ve güvende hissediyordum. “Tasasız değilim, düşünmemeyi tercih ediyorum. İşin özünde her şeye takıntılıyım,” “Gözlerinde gördüğüm şey de tam olarak buydu,” dediğinde yan yana yürümeyi sürdürürken ona döndüm. “Söz konusu olan senin gerçekten istediğin bir şeyse önünde hiçbir şeyin durmasına izin vermiyorsun ancak eğer gerçekten sahip olma arzun yoksa bahanelerin çok,” dediğinde güldüm. “Beni çok iyi tanıyorsun,” “Sen açık bir kitapsın ve ben seni okumaktan zevk alıyorum,” dediğinde gülümseyerek parmaklarımın arasındaki parmaklarına tutunup omzumu omzuna vurdum. Ona sokulmuş bir halde yürürken parmaklarımın ucunda yükseldim “Zevk alacağın başka şeyler yapabiliriz…-“ derken kaldırımda gördüğüm atla birlikte gözlerim büyümüştü. Annemin pek çok yasağında biri de atlardı. Atlar, sokak köpekleri -özellikle Doberman cinsi sert mizaçlı olanlar-, fareler, elektrik telleri, dönerciler -ki bu konuda şanslıydı çünkü et yemiyordum- oyun ve çocuk parkları… Aslında dışarıdan bakıldığında masum görünmesine rağmen tehlikeli yerlerdi. Atlar sert tekme atabilir, binde bir ihtimal kuduz bir köpeğe denk gelebilir yahut yanlışlıkla köpeğe zarar verip bana saldırmasına sebep olabilirdim. Aptal bir dönerci eti yanlış pişirebilir, ek yapabilir ve beni zehirleyebilirdi. Oyun parklarında düşebilir, çocuk parklarında birisi kaydırağın altına camlar döşeyebilir yahut yine bir aptal gecenin bir körü içki içip kırdığı cam şişeyi yumuşak kumların arasına saklayabilirdi. Anneme göre sokağa çıkmam bile tehlikeliydi; bir sapkın gelip bana vurabilir, bıçaklayabilir yahut evimin önünde oynarken kaçırılabilirdim. Ancak dünyadaki milyonlarca tehlikenin içinde bunlar sadece binde birlik bir ihtimaldi ve hepsi gerçekleşebilirdi. Ata doğru koşarken Saygın beni elimden tutarak kendine doğru sertçe çekti “Lema, polis atı o,” dediğinde Saygın’ın koluna tutunarak arkasına saklanırken kahverengi atla göz göze geldim. Hayal ettiğimden daha büyük, bakımlı ve cüsseli bir attı. Biz kanalın kenarındaki kaldırımda yürürken diğer atlı polisleri gördüğümde Saygın’ın arkasına daha da saklanmıştım. Gözlerimi dikmiş polislere bakarken gözüme kestirdiğim atın polisi gözlerini üzerime dikmiş bana bakıyordu. “Lema…” “Şşşş! Adam bizi gözüne kestirdi,” dediğimde güldü. Gözümü polisin gözlerine dikmiş, Saygın bakmamam için beni ne kadar uyarırsa uyarsın adamın gözünün içine bakarak kaldırım boyunca yürümüştüm. En sonunda gözden kaybolduğunda Saygın’ın elini sıkı sıkıya tutmuş onunla birlikte adımlamış, attığım her adımda ışıklar daha da parlak olmaya başlamıştı. Lunaparka ulaştığımızda her yer rengarenk, müzik baş döndürücüydü. Oraya gelene kadar neler yaptığımız hafızamda eksikti ve bu beni hiç korkutmuyordu çünkü Saygın yanımdaydı. Bana güven veriyordu. Onlarca oyuncağın, onlarca insanın arasında beni çapa gibi tutan Saygın’ın eli olmasa her tarafa savrulurdum. Kaçmak, ilgimi çeken daha parlak ve renkli bir oyuncağa doğru koşmak istediğimde parmaklarımı sıkıca tutup beni kendine çekiyordu. Genişçe gülümseyerek kendime sürekli sev salıncağı hatırlattım ancak yine benim için hayal kırıklığı olmuştu. Lunaparkta her türlü oyuncak olmasına rağmen dev salıncak yoktu. Dev salıncağı bulamadığımda Saygın’ın kalın koluna sıkı sıkıya sarılmış, başımı koluna yaslamıştım. Uzanıp yanağımı okşarken “Belki de vardır, biz görmüyoruzdur,” diyerek beni teselli etmek istediğinde omuzlarımı kaldırarak onu reddettim. “Senin için dev salıncak bulurum,” dediğinde gözlerimi kaldırarak ona baktım. Sözleri tanıdıktı, bulanık zihnimi istila eden ışıkların arasında kalbimin kırık aynalı karanlık odasında yankılanıp parlamaya çalışan bir anı kendimi dışarı atmak istiyordu. “İyi misin?” diye sorduğuda başımı iki yana salladım. Beni beraberinde, yoğun ışığın arasında kendisiyle birlikte çekiştirirken gözlerim etrafta dolaşıyordu ancak bulanık insanların yüzleri ışıkla daha da anlaşılmaz hale gelmişti. Yanımdan geçip giden bedenler kafalarında ışık hüzmeleriyle dolaşıyordu. Beni oturduğu taburenin üzerinde ellerimi yüzüme kapatarak karanlığa odaklanmak istesem de bu kez sesler kafamı tırmalamaya başlamıştı. Ellerimle kulaklarımı kapattığımda ışık gözkapaklarımı yarıp geçiyor, gözlerimi kapattığımda ses kulaklarımı iğneliyordu. Sırtımda hissettiğim parmaklara döndüğümde karşımda o vardı. Güneşten sararan sakallarını kesmiş, yeniden gürleşmişti. Tıpkı fotoğraftaki gibi ancak hangi fotoğrafta olduğunu hatırlamıyordum. Saçları açık sarıya çalarken sakalları koyu kalıyordu. Sırtımı sıvazlayarak yanıma otururken yeşil gözlerini gözlerime dikmiş, elindeki şişeyi önüme bırakırken söylediği şeyleri seslerde duyamıyordum. “Ne?” “Su iç, iyi gelecek. Gelmezse otele geri döneriz,” dediğinde taburede ona doğru döndüm. Gerçekliği bana o kadar uzak geliyordu ki uzanıp yanaklarını avuçlarımın arasına aldım. Teni havayla soğumuş, sert sakalları avuçlarımın içine batarken nefesi bileklerimi yalayıp geçiyor, buhar halinde yükseliyordu. Soğuk yanaklarını okşarken “Üşümüşsün,” dediğimde soğuktan kızaran dudakları kıvrıldı. Kendi boynuma sardığım kirazlı atkıyı onun boynuna dolayıp yüzünün yarısını kapatırken beni gülümseyerek izliyordu. Ona gülümsediğimde gözümden sıcak bir damla yanağıma doğru süzüldü. Parmaklarının ucuyla yanağımdan dökülen sıcak damlayı yakalarken “Söz veriyorum sana dev salıncak bulacağım,” dediğinde gülümsedim. Yanağımı tutan sıcak parmaklarına sokulurken “Sen… Sen her sözünü tutmuyorsun,” dediğimde gülümsedi. “Ben her sözümü tutarım,” dedi yeşil gözlerini gözlerime dikmiş bakarken. Gözlerindeki yeşilin sarıya bulaştığı çatlaklardan içeri sızmayı, onunla olmayı arzularken yüzü bulanıyordu. Bir şeylerin ters olduğunun farkındaydım ancak etrafım rengarenk ışıklarla ve seslerle kaplıyken odaklanamıyordum. “Neden beni seveceğini söyleyip sevmiyorsun?” diye sorduğumda gözlerinde soru işaretleri belirmişti. “Neden Buse’yi seviyorsun da beni sevmiyorsun! Neden herkesi sevebiliyorken beni sevmiyorsun?” “Lema…” “Neden, Gurur? Neden? Neden beni hiç sevmiyorsun? Kalbinde herkese yer var da bana neden yok?”
Bölüm 42
🔥 42
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.