Ellerini yüzünden çekerken ciddi bir şekilde “Neden?” diye sordu. Alaycı, öfkeli ya da ona benzer hiçbir ifade yoktu yüzünde, doğrudan merakla bakıyordu. “Merak ettim,” “Bunu mu?” “Sen de bulduğun her şeyi yemeseydin o zaman? Git kus,” diye homurdandım düzeltilmiş yatağa otururken. “Ben kusamam,” “Bir şey de olduğu yok zaten, kandırmışlar beni,” derken Saygın uzanıp kutuyu tekrar eline almıştı. Tek kaşını kaldırırken “Bir de Veganmış,” derken sinirken kendi kendine gülerek elleriyle yüzünü kapatıp yeniden başını geriye doğru attı. Boynundaki ve güçlü ellerindeki tüm kaslar gerilmiş, adem elması iyice belirginleşmişti. Yanına bıraktığı telefonunu aldı, bana son bir kez ters bir bakış atarken öfkeyle kravatını çekiştirip “Anneni ciddiye almalıydım,” diye homurdandı. Ona kollarımı önümde birleştirmiş, kaşlarımı çatmış halde bakarken telefonu kulağına götürüp Mehmet’e rahatsız olduğunu ve akşam düzenlenecek yemeğe katılamayacağını söylerken birbirimize ters bakışlar atıp duruyorduk. Telefonu koltuğa bırakıp ayağa ayağa kalkarken bir yandan da kol düğmelerini çözüyordu. “Ne yapacağız?” diye sordu. Omuzlarımı kaldırırken “Bilmem,” diye mırıldandım. “Ben olmasaydım ne yapacaktın?” diye sordu sabrının son demlerini kullanıyor gibi görünüyordu. “Kapıyı kilitleyip odada takılacaktım,” dediğimde avcundaki kol düğmelerini sehpaya bırakırken sinirden bir kez daha güldü. “Ne? Sadece nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek istedim.” “Dünya üzerinde her şeyi deneyimledin ve geriye bu mu kaldı?” “Sana ne?” “Ben bugüne kadar ağzıma alkol sürmedim bana yedirdiğin şeye bak, Lema! Ne kadar kızgın olduğunu tahmin bile edemezsin.” “Yalan söyleme, viski içmiştin,” Hatırlamak için hafızasını yoklarken kaşları çatılmıştı. “Hayır, onu ben içmedim.” “O zaman o gün giden sevgilin içti,” “Sevgilim yok benim,” “E yatmadın mı o kadınla?” diye sorduğumda derin bir iç geçirdi. “Her yerden prezervatif fırlıyor zaten.” Sus, Lema! Sus. “Özel hayatıma bu kadar burnunu sokmasan iyi edersin,” derken homurdanıyor olsa da gözlerini üzerime diktiğinde açıklama ihtiyacı içindeymiş gibi her kelimeyi tane tane ve vurgulayarak “Yatmadım, Lema,” derken doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Onunla o zamanlar herhangi bir samimiyetim olmasa da o kadınla yatmadığını öğrenmek içimin ferahlamasına sebep olmuştu. Olduğum yerde yatağa uzanırken gülümsememi serbest bırakmıştım. Gerçi şimdi bile tanıştığımızdan bu yana onun başka bir kadınla birlikte olmadığını bilmek beni rahatlatmıştı, buna hakkım olmadığının farkındaydım lakin birinin onunla birlikte olma düşüncesi canımı sıkıyordu. Özellikle ondan hamile kalan Buse ama o önemli değildi. Onu Gurur idare ediyordu zaten. Önemli olan şu andı. “Yüzünü görebiliyorum,” dediğinde gülümsememi silmek yerine yatakta yüz üstü dönerek ifademi saklarken daha geniş gülümsüyordum. Bu gülümseme yüzümü yorgana gömmemle birlikte benim için daha da durdurulamaz bir hal almış, içimde yükselen gülme hissini bastırmaya çalışırken daha da kuvvetlenmiş ve sesli bir şekilde kıkırdamaya başlamıştım. Daha da kuvvetle gülerken Saygın “Lema,” diye seslendiğinde yüzümün yarısını koluma gömerek ona baktım. Kolumun sakladığı dudaklarım hala yukarı doğru kıvrık, dişlerimi meydana çıkarmıştı. Gülümsüyordum. Omuzları düşerken sessizce gülümseyerek bana baktı “Ne?” diye sordum. “Senin kekler sağlam çıkmış,” dediğinde sesli bir şekilde güldüm. Kahkahama karşılık öfkesi saniyeler içinde tuzla buz olurken başını iki yana sallayarak daha da geniş, dişlerini göstererek gülümsedi. “Abartma ya, alt tarafı biraz güldük. O kadar da değil,” derken yatakta bir tur daha yuvarlanıp sırt üstü konuma geldim. Örtüyü üzerime çekerken iyice kurutmama rağmen yeni duş aldığım için üşüyordum. Yüzündeki gülümsemeyi silerken sakindi. Beni görmezden gelerek uzun parmaklarıyla kemerinin tokasını açarken öfkesi yeniden çöreklenmişti üzerine, belindeki kemerin tokasını açıp sertçe belinden çıkarırken dirseğimi yatağa yaslayıp yanağımı avcuma bıraktım. “Takım elbise sana yakışıyor,” derken gözlerim eline sardığı kemerindeydi. Elleri hem büyük hem de güçlüydü. Parmaklarını her kıpırdattığında bileğinden dirseğine uzanan kaslar derisinin altında dalgalanıyordu. Sarıldığım battaniyeyle vücudum yavaş yavaş ısınmaya başlarken yeniden yeşil gözleriyle çarpıştım. Bana göz kırparken “Sağ ol, sen kırmızıları giyersen bir gün çıkarmana izin veririm,” dediğinde bahsettiği şeyin iç çamaşırları olduğunu anlamam biraz uzun sürmüş, anladığımda ise yanaklarımı basan sıcak yüzünden yüzümü yeniden yorgana gömmek zorunda kalmıştım. “Ayıp,” diye homurdandım. “Sen kaşındın, bana kendi ellerinle koz verdin.” “Ben dalga geçiyorum,” dediğimde kurnaz gülümsemesiyle yüzü aydınlandı. Elindeki kemeri sehpaya bırakıp koltuğa otururken “Ben de,” gülümsemesi yüzünde daha da genişlerken. Gülümsemesi yüzümdeki gülümsemeyi katlıyordu, ona gülümserken gözleri yüzümde dolaşıyor, sıcak yanaklarımda oyalanıyordu. Gözleri gözlerime değdiğinde yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Kan toplamış gözüm diğer insanların gözünde neyi çağrıştırıyorsa onun gözlerinin önündeki perdede birebir yaşadığı şiddetin görüntüleri dolaşıyordu. Duygularını gizleme konusunda ne kadar başarılı olduğunu o akşam çok iyi bir şekilde görmüştüm. Tıpkı bir makine gibi hareket ediyor, gözlerinden yahut mimiklerinden yansıtmak istediği duygunun aksine hiçbir şey okunmuyordu. Gündelik hayatında da böyleydi, eğer o an duygularını göstermek istemiyorsa çarpıtıp üzerini kolaylıkla örtebiliyordu. “Uyuyalım?” dedim yatakta bacaklarımı çaprazlama bağlayıp omzumda örtüyle oturur konuma gelirken. “Uyurken kek kanımıza karışır ama o sırada uyuduğumuz için etkisini hissetmeyiz,” dediğimde dudaklarını bükerek başını onaylar anlamda sallarken gerçekten beklemediği ve mantıklı bulduğu bir teklif gibi dudaklarını büküp kaşlarını büyüterek başını sallarken kendi kendime gururla gülümsedim. “Bu aptalca plan için çok düşündün mü?” diye sorduğunda öfkeyle yataktaki yastıklardan birini kavrayarak ona attığımda göğsünde yakaladı. “Ya uyumazsak? B planın var mı?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım. Benim hiçbir zaman B planım olmazdı, A planım detaylı olmadığı için her şeyi ona uydururdum. “Daha iyi bir planın var mı?” “Şu an yok,” dediğinde ona güldüm. Bir bacağını kabaca diğerinin üzerine atarken “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sorduğunda duraksadım. Kendi kendime bu soruyu sorarken nasıl hissettiğimi anlamaya çalıştım ancak boşluktan başka hiçbir şey yoktu. Zihnim teneke kutu gibiydi, mevcut olayların yankılanmasından başka bir şey olmuyordu. Ne Gurur ne Afra ne de Buse ve bebeği… Saygın’ın Korateş olması… Hiçbir şey zihnimde belirmiyordu. Aklımdan geçen kelimeler altı boş ifadeler gibi hafızamda, anılarımda hiçbir şey canlandırmıyordu. “Sessiz,” dedim. “Ben çok fazla düşünmekten kaçarım ancak bu kez buna ihtiyacım yok. Kafamın içi bomboş.” Annem ve babamın karmaşık ilişkisi, Gurur yüzünden parçalanan kalbim, Afra’nın beni yalnız bırakması… Saygın’a olan borcumun git gide gününün yaklaşması… Kafamın içinde ertelemek zorunda kaldığım hiçbir düşünce yoktu. Boşluk hissiyle gülümseyerek kendimi yeniden yatağa bıraktım. En son ne zaman kendimi bu kadar tasasız hissettiğimi hatırlamıyordum. Uzun sezonlarda, sezonların ardından gelen tatillerde aklım hep Gurur’da olurdu. Aslında benim her zaman aklımın bir köşesinde Gurur olurdu… Ancak şimdi bomboştu. Kapıya vurulduğunda yatakta sıçrayarak doğruldum. Bomboş zihnimde bir kapı çalınma sesi bana o günü hatırlatmıştı. O gün kimse kapıyı çalmamıştı ancak kapı açıldığında içeriye dalan Gurur’un Atalay’ı sürüklemesi, ona birkaç saniye önce birlikte olmaya çalıştığımız yatağın yanında yumruklarla saldırırken tıpkı şimdi olduğum gibi kafam biraz dumanlıydı. Yatakta kalkıp Saygın’ın peşinden kapıya doğru yürürken bir amacım yoktu. Eğer gelen yeniden Gurur’sa ne yapacağımı bilmiyordum ancak bu kez sakin kalamayacak kadar öfkeliydim. Her şeyi mahvetmesinden yorulmuştum. En savunmasız ve dingin olduğum anlarda beni ısırmasından, parçalamasından ve yaralamasında yorulmuştum. Saygın kapıyı açtığında şaşırmamıştım. Kapının diğer tarafında, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümserken öfkeden yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. Saldırmak için yetersi gelen güçsüz yumruklarımı sıkarak ona doğru adım attığımda kahverengi gözlerini üzerime çevirmişti. Kahverengi… Gurur’un gözleri kahverengi değildi. Gözlerimi kırpıştırdığımda karşımdaki silüet gözlerimi araladığım ilk anda bozuk bir hologram gibi dağılıyor, hiç tanımadığım bir yabancının yüzü ve bedeniyle bakışırken gözlerimi iyice açtığımda kahverengi gözlü Gurur bana bakıyordu. Gözlerini üzerime dikmiş bakarken kahverengi pusun arkasında o geceki öfkesiyle “Sen benimsin,” dedi. “Benim!” diye çınlayan kulaklarım beni korkutuyordu. Hayal gördüğümün farkındaydım, avuçlarımın içiyle kulaklarımı kapatarak arkamı dönerken Saygın “İyi misin?” diye sorduğunda onu duymazlıktan gelerek odanın içine ilerleyip yatağın diğer köşesine, başucu komodinin dibine oturdum. Gurur, gözlerini üzerine dikmiş önündeki servis arabasıyla birlikte içeri girdikten sonra Saygın’dan aldığı bahşişle odadan çıkarken omuzlarım gerilmişti. Beni görebiliyordu, burada olduğumu biliyor ve ona ait olduğumu fısıldıyordu. Gerçek değil. Kapıyı kapattıktan sonra Saygın yatağın ucunda dikilirken “İyi misin?” diye sordu. Ayağa kalkarken “İyiyim,” diye fısıldadım. Eğer hayal görmeseydim, gelen Gurur olsaydı şimdi burada bu kadar sakin kalıyor olmazdım. O burada değildi. Ne bu otelde ne bu şehirde ne de bu ülkede… Aramızda kilometrelerce mesafe vardı, gelse bile o gün olduğu kadar kolay bana ulaşamazdı. Hiçbir şey o gün olduğu gibi olmazdı. Vücudum bir nebze de olsun ısındığı için yorganı yatağın üzerinde bırakıp Saygın’la birlikte tabaklarımızı alıp koltuğa yerleşirken gözlerim kapıdaydı. Bomboş zihnime aniden Gurur’u sokmuştum ve bu zihnimi bulandırmıştı. Kucağımdaki dürümü kaldırdığımda lavaştan aldığım yumurta kokusuyla yeniden kucağıma indirdim. “Gerçekten mi ya?” diye homurdanırken Saygın sehpaya doğru eğilmiş, dirseklerini dizlerine yaslayarak bol tiftik etli sandviçinden büyük bir ısırık almış çiğneyerek bana bakıyordu. “Yumurta var bunda,” diye homurdandım. “Değiştirelim istersen?” dediğinde başımı iki yana sallayarak reddettim. Bu tür şeyler duymaya alışkın değildim, böyle şeyler Gurur’la başıma geldiğinde “Ye işte, vücudunun buna da ihtiyacı var, ” diye homurdanırdı. Beni düşündüğü yanılgısına kapılarak ona aldanırdım. Çatal aramak için servis masasına doğru yürürken “Bekleyemem, çok açım. İçini yiyeceğim sadece,” diyerek kendime yemeği yemek için herhangi bir şey ararken “Bu otelin beş yıldızlı olduğuna emin miyiz?” diye homurdanarak yeniden Saygın’ın yanına oturup tabağı kucağıma çektim. “Çatal, kaşık hatta çubuk aradım ama hiçbiri yok.” “Önce oda, sonra da bu. Bir tane daha aksilik çıkarsa başka otele geçeceğim,” diye homurdandıktan sonra yeniden sandviçini ısırdı. Bacaklarımı birbirine dolayıp tabağı kucağıma alırken Saygın sipariş verdiği sodalar açıp birini kendine almış diğerini önüme bırakmıştı. Lavaşı açıp içindeki Falafel toplarını ortaya çıkarırken gülümsedim çünkü sabahtan bu yana bir şey yememiştim… En son dün gece bir şeyler yemiş ardından ağzıma tek lokma sürmemiştim. Açlığımı bastıran şey pazarda insanların tatmam için uzattığı meyveler ve kurabiyelerdi. Falafel toplatına bulaşan beyaz sosu kokladım, bu içinde hayvansal ürün olup olmadığını anlamam için bir ön kontroldü, ardından dokusunu tattığımda şaşırtıcı bir şekilde mayoneze benzemesine ramen tadında yumurta tadı almıyordum. Ferah, hafif ve kesinlikle çok lezzetliydi. İlk lokmamı çiğnerken kapının önünden gelen belli belirsiz duyulan sesle birlikte kulaklarımı kabarttığımda Saygın önce bana ardından da kapıya bakmıştı. Ağzını peçeteyle sildikten sonra “Korkuyor musun?” diye sordu. “Neden soruyorsun?” “Panik görünüyorsun. Geldiğimizden bu yana herhangi bir çıtırtıda gözlerini kapıya dikiyorsun, uykunda bile iki kez uyanıp kapıya bakıp yeniden uyudun,” dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. “Hatırlamıyorum bile,” derken gözlerim yeniden kapıyı kontrol etmişti. Bu içimde bir yerlerde belli belirsiz bir endişeyle farkında olmadan yaptığım bir şeydi. Saygın söyleyene kadar ben sanıyordum ki sadece bugün, o kekleri yedikten sonra bu hale gelmiştim… Parmaklarıma bulaşan lezzetli sosu dilimle temizledikten sonra ellerimi peçeteye silerken “Her an Gurur bir yerden çıkıp gelecek, içeriye dalacak gibi hissediyorum,” dediğimde bana kibirli bir gülüş attı. “Benim istemediğim hiçbir yere giremez o,” dediğinde Saygın’a güldüm. Yüzüm gereğinden fazla sıcaklamış gibi hissettirirken parmaklarımın tersiyle yanağımı yokladım. Ellerim buz kesmiş, yanaklarımsa tam tersi sıcaklamıştı. Ne kadar önlem almaya çalışırsam çalışayım üşütmüştüm. “Gurur gerçekten isterse onu herhangi bir şeyin durdurabileceğini mi düşünüyorsun?” diye sorduğumda yemeğine diktiği gözlerini kaldırıp odanın hemen karşımızdaki camdan dışarıya dikmişti. Ağzındaki lokmayı ağır ağır çiğnerken elindeki sandviçini tabağına bırakmış, uzanıp peçeteyi alarak ellerini ve ağzını silerken sakinliğini koruyordu. Dirseklerini dizlerine yaslamış halde bana döndü. Sanki ona meydan okumuşum gibi sakin ancak sert tonlamasıyla cevapladı: “Evet.” “Söz konusu olan ben olduğumda aynı değil, ne kadar uzak ve imkansız olduğunun bir önemi yok,” dediğimde bana sadece alayla güldü. “Abartmıyorum. Biraz… Değişik birisi,” dediğimde güldü. “Değişik değil, hırslı birisi ve çok fazla kaybetme korkusu yaşıyor çünkü hiçbir şeyi haklı ve ahlaklı yoldan kazanmadı. Aynı şekilde her şeyi kaybedeceğinin de farkında,” Elimin tersiyle diğer yanağımı yokladım, sıcaktı ve ellerim de hala fazla soğuktu. “Ama beni haksız ve ahlaksız bir yoldan kazanmadı,” dediğimde gözlerini yeniden üzerime çevirmiş, sırtını dikleştirirken yeşil gözlerini zehirli oklarla savurur gibi üzerime dikmişti. “Sana söyledim. Biz, üçümüz çocukluğumuzdan bu yana birlikteyiz,” dediğimde başını sallayarak onayladı. “Sen, Gurur ve Gurur’un kardeşi Afra,” dediğinde başımı sallayarak onayladım. Göğsüme yeniden oturan ağırlık konuşmamı istiyordu. Bunu birine atlatmaya, dertleşmeye ihtiyacım vardı ve artık tek arkadaşım Saygın olmuştu. “Buse, sana hamile olduğunu söylediğin gün Gurur’un yanına gittim,” dediğimde gözlerini kısmıştı. “Niyetim tıpkı seni aldattığı gibi aslında onu da seninle aldattığını söylemekti,” derken doğrudan yüzüne bakıyordum. Başını iki yana sallamasını, aldatmadığını, onunla birlikte olmadığını söylemesini bekliyordum ancak yüzünü ifadesiz tutuyordu. Omuzlarım düştüğünde bana kısa bir an gülümsedi. İstediğini almış bir adamın ukala gülümsemesiydi, başka hiçbir duygu yoktu. Bunu bilerek yapıyordu. Beni bilerek belirsizlik halinde tutuyordu. “Ama söylemedim. Gurur şiddete meyilli bir adamdı ve bunu duyduğunda Buse’ye zarar verebilirdi.” “Ama hiç kendini düşünmüyorsun,” “Çünkü bana zarar vermez,” “Aynaya bak,” dediğinde parmaklarım karıncalanıyordu. Elimi gözüme götürüp sanki görmezden gelmesini sağlayabilecek gibi gözümü saklamak istiyordum. “Bu kazaydı,” “Kaza bile olsa karşılıklı rızaya dayanmayan her şey şiddettir,” dediğinde onunla bu konuyu tartışmak yerine yarı falafel topundan bir ısırık daha alıp parmaklarımı emerek temizledim. Sandviçinden bir lokma almadan önce “Sonra?” diye sordu. “Geldi, her şeyi ortaya döküp benim seninle birlikte olduğumu söyledi,” dediğinde hiç de şaşırmış gibi değildi. Aksine ona bildiği bir senaryoyu yeniden okuyormuşum gibi güldüğünde bunun tam Buse’ye yakışır bir hareket olduğunu anladım. “Aslında Buse’nin bunu yapması haklı ve ona kırılmıyorum çünkü tanıdığım birisi değil. Hayatımda herhangi bir öneme sahip değil. Gurur’a kırıldım çünkü bir an olsun beni dinlemeden öfkesine yenildi ancak en büyük hayal kırıklığım Afra’ya karşı oldu,” dediğimde omzunun üzerinden bana baktı. “Evet, en yakın arkadaşım da bana inanmayarak sevgili yengesine inandı. Beni kapı dışarı eden Gurur değildi, Afra’ydı. Bana bunu nasıl yapabilir? Gurur, Buse’yi seviyordu diyelim. Afra… Afra neden yaptı bunu?” Güldü “Ağlayacak mısın?” diye sorduğunda ona dik dik bakarak dudaklarımı büktüm. Falafel lomasını iki parmağım arasında sıkıştırırken “Ağlayacağım tabi, o benim tek arkadaşımdı,” dedikten sonra gözyaşlarımı bastırmak adına parmaklarımın arasındaki falafel topunu olduğu gibi ağzıma attım. Dolu gözlerimi bastırmak için iki yanağımı dolduran falafel topunu çiğnerken Saygın yüksek kahkaha dalgasını serbest bırakarak başını geriye atmıştı. “Hamster gibisin,” dediğinde ona gözlerimi devirdim. Lezzetli sosuyla birlikte lokmayı yuttuğumda biraz olsun iyi hissediyordum “Sataşma,” diye uyardığımda gülerek bana döndü. Parmaklarıma bulaşan sosu emerek temizlerken gözleri dudaklarımın üzerinde asılı kaldı. Büyük eli bana doğru uzanırken olduğum yerde kaskatı kesilmiştim. Parmakları çenemin üzerinden uzanırken sert ve güçlüydü, başparmağı alt dudağımın üzerinde kayarken tenim onun soğuk parmaklarının yakıcı temasıyla sıcaklığı iyice kendini belli etmişti. Alt dudağımı takip eden yeşil gözleri gözlerimle buluştuğunda derimi üzerindeki yakıcı sıcaklık açık kalan her hücremden içeriye doğru süzülüyor, karnımın içindeki volkanların patlamasına sebep oluyordu. Dudağıma bulaşan sosu ile başparmağına bakarken aynı anda eline döndüm. Tıpkı onun evinde yemek yaptığımız gün benim yemeği tattığım kaşığı tatması gibi parmağını ağzına götürürken bileğinden tutarak parmağına bulaşan sosu dilimin ucu ve dudaklarımla temizledim. Çünkü o kadar güzel bir sos. Parmaklarının ucu çeneme belli belirsiz dokunurken bileğini sıkı sıkıya kavramıştım. Yanaklarımda onun sebebiyet verdiği sıcağı bastırmak adına soğuk parmaklarına sokulduğumda göz kapakları titreşti. Sert ve sesli bir yutkunuşla adem elması boğazında hareketlenip yerine dönerken serin parmaklarını istemeyerek serbest bıraktım. Tabağımı kenara bırakırken ellerimin tersini yanaklarıma bastırdığımda Saygın’ın serin parmaklarıyla hissettiğim sıcaklığı kendim de hissedebiliyordum. Ona sokulurken “Ateşim var galiba benim,” diye dediğimde gülümsedi. Soğuk parmaklarıyla iyice sıcaklamış gibi hissediyordum. Kesinlikle hasta olmuştum, bunun keklerle alakası olamazdı. “Sana kalın giyinmeni söylemiştim,” derken gözlerimi yeşil gözlerine dikmiştim. İkimiz de yemek yemeyi bırakmıştık. Teninde bana dokunan tek bir zerre dahi yokken elleri vücudumun en ücra köşelerinde dolaşıyormuş gibi hissettirecek kadar derindi gözleri. “Öyle söyleyeceğine ateşime baksana,” diye kızdığımda bir dizini diğerinin altına alarak koltukta bana doğru döndü. Elini alnıma bastırdığında serin dokunuşuyla biraz olsun ferahlamıştım. Gözlerini düşünceli bir ifadeyle kısarken bu kez iki büyük eliyle yanaklarımı kavradığında kafam avuçlarının içinde kaybolmuştu. Dudaklarımın kenarı sert avuçlarına dokunurken “İyisin,” dedi ancak ben onu duymuyor, aksine serin avuçlarına sokuluyordum ve o da bunun farkındaydı. Ellerini yüzümden ayırmadan serin parmaklarına sokuldukça yüzündeki gülümseme genişliyordu. “Ateşin yok.” Ellerine biraz daha sokulurken “Ellerin soğuk olduğu için anlamıyorsun, bir de dudaklarınla bak,” dediğimde gülümserken başı sol omzuna doğru düştü. “Çok sıcağım, Saygın. Lütfen, eğer üşüttüysem önceden önlem almam gerek,” diyerek alnımı onun ağzına doğru yaklaştırdığımda başını geriye doğru atarak sesli bir şekilde güldü. “Lema…” “Saygın, lütfen. Hasta olup programımı mahvetmek istemiyorum. Daha planladığım hiçbir yere gidemedim,” dediğimde bahsettiğim program listesinde gidilecek yerleri bildiği için daha da geniş gülümsüyordu. Küçük kıkırtıları odada yankılanırken “Tamam, için rahat olsun. Bir bakalım,” diyerek beni kendine çekerken sıkı sıkıya koluna tutunup gözlerimi keyifli yeşil gözlerine dikmiştim. Göz bebekleri büyümüştü, ikimiz de keklerin etkisi altındaydık. Sıcak dudaklarını alnıma bastırdığında gözlerim titreşerek kapattı. Ya kekler yüzünden ya da soğuk yüzünden gelen hastalıktan sebebiyet vücudumda çalkalanıyordu. Nefesinin tenime değdiği her yer sıcak çöl meltemi çarpmış gibi hem yanıyor hem de vahada serinleyen çiçekler gibi etrafa saçılarak açılıyordu. Sert dudakları geri çekildiğinde “Normal,” dese de ona inanmadığımı belli ederek kaşlarımın altından baktığımda iç geçirerek dudaklarını şakağıma bastırdı. “Burası da normal,” derken başımı iki yana sallayarak onu reddettim. “İyi bak,” diye tersledim onu. “Yanıyorum.” Gülümsedi ancak bu diğerlerinden farklı, kurnaz bir gülümsemeydi. Beni yeniden kendine çekip aramızdaki birkaç santimi kapatırken “Bir de güzelce pembeleşen yanaklarına bakalım orası nasılmış,” derken dudaklarını sıcak yanağıma bastırdığında nefesinin saçlarımın arasında dolaştığını hissedebiliyordum. Her zamankinden farklı bir parfüm sıkmıştı, kokusunu aldığımda karnımdaki ağrı arttı. “Hım… Burası iyi durumda,” diyerek başımı çevirip parmaklarının soğuttuğu yanağımı kendine çevirirken elini yanağımdan çekmişti. “Bir de buraya bakalım,” diyerek dudaklarını yanağıma bastırdığında titreyen nefesimi yavaşça serbest bıraktım. Bana uzanırken aramızdaki mesafe azalmış, ince kumaşların üzerinden göğüslerim sert göğsüne değiyor, sporcu atletimin üzerinden göğsünüm tüm sert dokusunu göğüslerimde hissedebiliyordum. Dudaklarındaki gülümseme tenimde yankılanıyordu, yavaşça aşağı kayarak dudaklarını çeneme bastırdığında onun hissetmediği ateş içimde daha da büyüyor, bacaklarımın titremesine sebep oluyordu. “Burası da normal,” diye mırıldanarak boynuma doğru kaydığında burnunun ucu tenime sürtünüyordu. Aramızdaki mesafe her nefes alışımda göğsümün göğüslerine sürtmesine, çakan her kıvılcım nefesimin daha da sıklaşmasına sebep oluyordu. Kolundan tutunmayı sürdürerek koltukta dizlerimin üzerinde doğrulduğumda boynumu ona iyice açık etmiştim. Burnu sürtünerek kulağımın arkasına tırmanırken aldığı nefesinin vücudumun hiç bilmediğim köşelerinde yankılandığını hissediyordum. Kollarım, parmaklarım sıcak derime değen sert dudaklarının etkisiyle seğirirken ondan beni onaylamasını bekliyor, beklerken daha da ısınıyordum. Kulağımın altında çenemin sivri köşesinin altına dudaklarını bastırdı. Sıcaklığı hissederken tenimden daha sıcak nefesi kulağımın arkasınan saçlarımın arasına doluyor, sırtımın ürperti hissiyle seğirmesine sebep oluyordu. Geri çekilirken “Normalsin,” dedi ancak gözleri aksini söyleyen pırıltılarla parlıyordu. “Değilim,” diye ona ısrar ettim. “Her bir yanım kor ateşler içinde yanıyor,” dediğimde dudaklarındaki gülümseme genişledi. Uzun parmaklarıyla çenemi kavrarken aynı koluna sıkı sıkıya tutunuyordum. Beni kendine çekip boynumu açığa çıkarırken “Belki de farklı bir yöntemle sıcaklığına bakmalıyım,” dediğinde başımı sallayarak onu onayladığımda sesli bir çekilde gülerek beni kendine çekti. Tenimin üzerinde kayan burnu kokumu içine çekerken sert dudakları derimin üzerinde hareketlendi. Islak dili boynumun üzerinde kayarak ağzıyla dilinin ıslattığı noktayı kapattığında kalbim maraton koşmuş gibi heyecanla göğsümün içindeki küçük kafesinde çırpınıyor, yanaklarım cehennemden birer parça kor almış gibi yanıyor ve dizlerimin üzerinde doğrulmama rağmen titreyen bacaklarım beni yarı yolda bırakmak için fırsat kolluyordu. Yanağım Saygın’ın şakağına yaslanmış, serin bir köşe arayışı içinde ona sokulduğumda dudakları biraz daha aralandı, ıslak dili yeniden boynuma dokunduğunda sanki bir parçam erimiş ve onun diline bulaşmış gibi hissediyordum. Yarı kapalı, üzerine düşen kirpikleriyle koyulaşan gözleri büyüyen gözbebekleriyle iyice siyahlaşmıştı. Sıcak, tatlı ve yasak hisleri uyandırıp ağzımı sulandırıyordu. Ona sokulmak, yeniden ve yeniden, vücudumun her yerinden ateşime bakması için onu teşvik etmek istiyordum. Bana her dokunduğunda sırtımdan aşağı inen sıcak ürperti ücra köşelerimde birikiyor ve bana kendimi iyi hissettiriyordu. “Sıcaksın,” dediğinde omuzlarım düştü. Bir yanım aksini söylemesini arzularken diğer yanım beni şaşırtacak şekilde ona eşlik ederek üzgün bir köşeye sinmişti. “Ama ateşinin sebebi soğuk değil.” “Sebebi ne?” diye sorduğumda gülümsedi. Kendini sıkıca tutunduğum kolunu kollarımın arasından çekerken “Bu senin keşfedeceğin bir şey,” diyerek arkasına yaslanırken kolunun altındaki yastığı kucağına çekmişti. “Saygın,” diye seslenerek ona sokulduğumda kaçırdığı gözlerini yeniden gözlerime dikmişti. Dizlerim kumaş pantolonun üzerinden sert bacaklarına dokunacak kadar yaklaştım. “Lütfen yardım et, hasta olmak istemiyorum,” dediğimde yutkundu. “Hasta değilsin, Lema,” derken gözleri dudaklarımın üzerinde dolaşırken yutkunmuştu. “Ama öylesine sıcaklamışsın ki yanaklarının pembeliğine dudaklarının gül kurusu rengi eşlik ediyor.” Parmaklarım dudaklarımın üzerinde gezerken “Ne yapacağız?” diye sordum. “Yapacağım şey çok açık,” dediğinde hevesle başımı salladım. “Ama yapmayacağım, Lema.” “Saygın…-“ “Yemeğini ye, Lema. İkimiz de kekin etkisindeyiz. Sus ve yemeğini ye,” derken tabağını sehpanın üzerinden alıp kucağındaki yastığın üzerine koymuştu. Tabağıma uzanırken “Ben sıcağı hiç sevmem. Çok sıcak,” diye homurdandım. “Çok sıcak,” diyerek bana katıldı. Kucağımda tabakla yeniden Saygın’a baktığımda kıvılcımlar saçan yeşil gözleriyle çarpıştım. Bu bakışma içindeki ateşi alevlendirirken karnımdaki bükülme hissi katlanıyordu. Sanki ona biraz daha sokulsam serinleyecek gibi hissediyordum. Sanki elleri vücudumda dolaşsa serinliği beni kaplayacak, karnımdaki ağrıları dindirecek ve beni rahatlatacaktı. Yutkundu. “Yemeğini ye, Lema.”
Bölüm 41
🔥 41