Cehennem gibi dört gün, dört asır gibi geçmişti. Geçirdiğim dört günde olduğu gibi yatağımdan çıkmak istemiyordum ancak artık annem yavaş yavaş odamı istila etmeye, bana sorular sormaya başlamıştı. Ondan kurtulmak için kaçmaya ihtiyacım vardı. Henüz bir şeyler anlatacak kadar cesaretli değildim. Geçirdiğim dört gecede olduğu gibi kahvaltıya kadar gözüme uyku girmemişti. Rüyalarımı istila eden Gurur’u görmek için uykuya dalarken hayallerimde bile ondan kaçıyordum artık. Babam dikkatimi çekeceği herhangi bir konuda söze girse de kıyamet kopsa umurumda değildi. Gurur, varlığıyla olduğu gibi onu sindirmemin sancısıyla zihnimi istila ediyordu. Evin her bir köşesinde onunla anılarımız vardı. Babamı oturduğu sandalyeye baktığımda oraya oturduğunda annemin onu kaldırması, koltuklara baktığımda birlikte uzanıp film izlediğimiz akşamlar, merdivenlere bakarken dertleştiğimiz günler, bahçeye baktığımda yaptığımız mangallar, koridora… Koridora baktığımdaysa dün gece beni öpmesi ve ardından da hiçbir şeyi kabullenmeyişi aklıma geliyordu. Ev üzerime tonlarca ağırlık gibi bastırırken iş görüşmesine gideceğimi söylenerek hazırlanıp evden çıktım lakin iş görüşmem yoktu. Uzun yürüyüşü ardından soluğu sahilde almış, soğuk banklardan birine oturup yosun kokusunu içime çekerek gözlerimi denize dikmiştim. Hiçbir şeyin beni ondan koparamayacağını düşünürken olmuştu. Yıllardır beklediğim o öpücüğü bana vermiş ve aynı zamanda aramızdaki tüm ilişkiyi ikimiz aynı anda bitirmiştik. Belki de yıllar önce bitmesi gerekiyordu, Edirne’de o akşam onu hayatımdan çıkarıp kendime yeni bir yol çizmem gerekiyorken ben ona yeniden kucak açmıştım. Onu affetmemem gerekirken affetmiştim. Lakin bu affedilemezdi. Yine barışacaktık ancak hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu saatten sonra daha azına tamah etmezdim ve Gurur da bana daha fazlasını veremezdi. Güneşimi kesen gölgeye gözlerimi çevirirken önce güçlü ve uzun bacaklarını, her zaman giydiğiyle aynı marka olan, dizlerinin üzerindeki sporcu şortunu; üzerine yapışmış, yakaları ve sırtı teriyle ıslanmış beyaz tişörtüyle Saygın’ın yüzünü gördüğümde derin nefesler alarak kendini kontrol altında tutmaya çalışırken bana bakıyordu. İkimiz de aynı anda kulaklıklarımızı çıkarırken “Gökte ararken yerde buldum,” dedikten sonra tişörtünün eteğini tutarak yukarı kaldırıp yüzündeki teri silerken sıkı karnı ve her yanını saran, ince derisinin altındaki kaslar tişörtünün üzerinden belli olmuyormuş gibi kendini açıkça göstermiş, güneşte tenini ıslatan terle parlamıştı. Yanımdaki banka otururken “Tadın tuzun kaçmış gibi,” dedi. Kulaklıklarımı kutusuna yerleştirirken “Herkes, her gün yükseklerde yaşamıyor,” dediğimde gülümsedi. “Burada oturmak dışında yapacak bir şeyin var mı?” diye sorduğunda umutsuzca omuz silkerek dudaklarımı büküp başımı iki yana salladım. “Bana gel, yeni bir kitaplık aldım ve kurulumu için bir kişiye daha ihtiyacım var,” dediğinde kaşlarımı çatarak ona döndüm. “Biz arkadaş değiliz,” dedim her kelimin altını özellikle vurgulayarak çizerken. Gülümsemesi tek yanağına doğru yayılırken “Niyetim seninle arkadaş olmak da değil zaten,” dediğinde kaşlarım iyice çatılmıştı. “O zaman bu teklif niye?” diye çıkıştığımda başını geriye atarak sesli bir şekilde gülerken ona karşımda kalan banktaki kız, yüzündeki hafif tebessüm ve hayranlıkla onu izliyordu. O kızın yüzündeki tebessümün sebebini bilme arzusuyla ona döndüğümde kahkahası ağır ağır dinerken başını kaldırmış, güneşin altında iyice açılan yeşil gözlerini bana çevirmişti. Diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra boğazını temizleyerek kahkahasını dindirdi. “Kitaplığı kurduktan sonra ağrılarım olacak elbette, senin masajına ve tedavine ihtiyacım var. Eh… Bir de ben rafları sabitlerken birinin tutması da gerek,” dediğinde hala gülümsüyordu. Öfkesine, nefretine ve hırsına rağmen içinde çağlayan bir yaşam arzusu vardı ve bu onun yüzündeki gülümsemeden kendini açık ediyordu. O kızı, Saygın kahkahalarla gülümserken büyüleyen şey de buydu. Yakışıklıydı, karizmatikti ve en önemlisi, içinde başkasına da verebilecek herhangi bir şeyi sevme arzusu vardı. Çenemle hala, Saygın’ın omzunun üzerinden bizi izleyen kızı görebiliyordum. Çenemle onu işaret ederken “Ona sorsan o da kabul eder,” dedim. Gözlerini gözlerimden çekmedi, dönüp omzunun üzerinden bahsettiğim kişinin kim olduğuna dahi bakmadan “Ben seni istiyorum ve ne kadar kararlı olduğumu biliyorsun,” derken yüzündeki gülümseme silinmiş, ağır bir ciddiyet yerini almıştı. “Gözümü korkutmaya mı çalışıyorsun?” “Belki,” Ona kaşlarımı çatarak karşılık verirken gözlerini kıstığında onu taklit ederek vücudumu ona çevirip bir dirseğimi bankın arkalığına yaslayıp gözlerimi kısarak ona baktım. Ona doğru yaklaşırken “Benimle uğraşma, yanarsın,” dedim. Gülümsemesi dudaklarında yeniden kıvrılmaya başlarken “Ben Korateş’im,” diye hatırlattı. Tıpkı benim gibi bana yaklaştığında hem tepeden bakıyordu hem de kokusu yeniden ciğerlerimi istila ediyordu. “Sen beni yakmaya razıysan ben dünden hazırım.” O an ona Gurur’un yakın arkadaş… En azında dün geceye kadar yakın arkadaşı olduğumu söylemek istiyordum. Ne tepki vereceğinden korkuyordum, Gurur gibi kızıp sinirlenir miydi yoksa tepkisiz kalıp ilişkimizi mi keserdi emin değildim ancak o an açık etmekten korktum. Ondan kaçmam mümkün değildi. Saygın’dan uzaklaşmak istiyordum lakin her çırpınışımda tıpkı bataklıkta boğulur gibi yeniden kendimi onun en yakınında buluyordum. Kaçmak mümkün değildi, bu yüzden sustum. Arkama yaslanırken “Tamam,” diye mırıldandım. “Neye tamam?” Aptala yatışına sinirlenerek ona “Neye olabilir? Seninle eve gelmeye,” dediğimde yüzündeki gülümseme genişledi. O an bahsettiği şeyin eve gitmek olmadığını hissediyor lakin ne olduğunu da kestiremiyordum. Bana göz kırparak gülümsediğinde kaburgalarımın birleştiği, karnımın üzerindeki o boşlukta hissettiği rahatsız edici bir çarpışma hissi uyanmış ve ardından tüm bedenime yayılan virüs gibi sıcaklık olarak dağılırken bu rahatsız edici ve anormal hissin sebebini çözmeye çalışıyordum. Peşinden ayağa kalkarken “Sandığım gibi birisi değilmişsin,” dediğimde omzunun üzerinden bakarak duraksadı. Onunla aynı hizaya geldiğimde “Nasıl biri olmamı bekliyordun?” diye sordu. Nereye gittiğimizi bilmeden onunla birlikte yürürken “Soğuk, sürekli sinirli, nefret dolu ve huysuz,” dediğimde yeniden sesli bir şekilde güldü. “Her boksörü böyle mi hayal ediyorsun?” diye sorduğunda başımı aşağı yukarı anlamında salladım. “Öyle olduğum anlar var. Hepimizin vardır. Umarım o tarafımı hiç görmezsin, yazık olur,” dediğinde güldüm. “Bir kere göster de neye benzediğini göreyim,” diye alayla ona takılırken gülümsemesi kurnaz bir hal aldı. “Bir gün gösteririm,” derken tonlaması keyifliydi. Sanki her cümlesinin altında farklı bir ima varmış gibi “Tekrar tekrar istersen ne olacak?” diye sordu. “Neden tekrar isteyeyim?” Gülümserken hafifçe kaşını kaldırıp dudağını büktü “Bilmem. Belki soğuk, agresif, huysuz ve hırçın halim hoşuna gider.” “Sanmıyorum,” diye mırıldandım. Arabaların dizildiği açık otoparka doğru yönelirken “Emin olma,” dedi. RS 5 gri arabasını ışıkları göz kırparken “Sen arabaya geç,” diyerek bagaja yönelmişti. Bagaj açılırken üzerindeki tişörtü sıyırıp tenini parlatan terini silmişti. O yeni, başka bir beyaz tişörtü üzerine geçirirken arabanın deri koltuklarına yerleşip kemerimi bağlayarak gözlerimi önümdeki yürüyüş yoluna dikip kıpırdamadan gelmesini bekledim. Arabanın içi onun parfümü, deri ve tıpkı Toyota’sında olduğu gibi kavun kokuyordu. Direksiyona yerleşip motoru çalıştırdığında araba egzoz sesi ve hırıltıyla çalıştı. Radyo otomatikman telefonuna bağlanıp yarda kalan şarkı çalmaya başladığında bildiğim şarkılardan biriydi. En sevdiğim grubun solistinin solo olarak çıkardığı, sert ve hareketli müzikten oluşan bir parçayı dinliyordu. Yol kısa sürmüştü, altındaki araba benim kullandıklarım gibi değildi. Ayağını gaza bastığını kükreyen egzozundan anlıyor, tüy gibi otoyolda kayıp arabaların arasından sıyrılıyorduk. Kontrollü, hızlı ve kendinden emin bir sürüşü vardı. Otoparka girip arabasını iki kapılı spor arabaların ortasına park ederken gözlerimi kısarak hepsine uzaktan baktım. Aynı sırada beş pahalı otomobil vardı ve her biri belli bir sırayla park edilmişti. Hepsinin, motosiklet ve Toyota dahil olmak üzereye sırasıyla birleştirdiğimde ortaya ORATEŞ çıkıyordu. K yoktu. K, Gurur’un garajında yatan kıymetli bir koleksiyon parçası gümüş renkli Skyline’dı. Ancak Saygın onu bir gün yeniden alacağı konusunda kararlıydı, K harfinin olması gereken yeri iki dubayla kapatmış ve tamamen kendine rezerve etmişti. Asansörün yukarı doğru çıkarken akan sayıları izlerken karnımın gürültülü bir şekilde guruldamasıyla sanki sesi susturabilir gibi elimi karnıma bastırdığımda kocaman açtığım gözlerimi, duymamasını umarak Saygın’a çevirdiğimde o da gözlerini bana çevirmişti. Duymuştu ve bunu saklamıyordu. “Hiç kibar bir adam değilsin,” diye homurdandım. “Ne? Aç olduğunu fark ettim diye kaba biri mi oldum?” diye çıkışırken aynı anda kafasını iki yana sallayarak neneler gibi cık cık diye mırıldanıyordu. “Öyle göz dikilip bakılır mı?” diye homurdanırken gözlerimi önüme çevirmiştim. Asansörün kapıları aralanırken kahkaha atarak asansörden indi “Kendimi telafi etmek için sana yemek yapmamı ister misin?” diye sorduğunda güldüm. “Etten başka yemek biliyor musun sen?” diye homurdandım. Aslında bu Gurur’dan dolayı kazandığım önyargılardan biriydi. Kapıyı açarken “Bu kadar ünlü olmadan önce geçimimi bir şeyle sağlamam gerekiyordu, Uzak Doğu mutfağında aşçı çırağı olarak dört yıl çalıştım,” dediğinde kaşlarım havalandı. İçeri girerken bakışlarımı görmüştü “On beş yaşında başladım yanında çalışmaya,” diye açıkladı. “Kabul mi?” “Zehirlenme ihtimalini kabul etme konusuda tereddütlüyüm,” Spor çantasını omzundan geriye atarken “Sen burada keyfine bak, ben kısa bir duş alıp geleceğim. O zamana kadar belki ne yemek isteyeceğini düşünebilirsin,” diyerek beni geride bırakıp merdivenlere yöneldiğinde arkasından ona gülümseyerek baktım. Ne yapacağımı kestirmeye çalışarak kapının önünde dikilirken bu eve en son geldiğimde Gurur’un beni görme endişesiyle korkmuş ancak bugün, yine soluğu burada almıştım. Onda bir şey vardı ve beni kolayca kandırıp ne isterce yaptırmayı başarıyordu. Hemen yanımda kurulmayı bekleyen kitaplık kolisiyle bakıştım, yardım etmekten bir şey çıkmazdı. Gözlerimi koridor boyunca dolaştırdığımda tüm odaların, çamaşır odasının dahi kapısı açık ve her yer nizami bir şekilde düzenliydi. Çantamı portmantoya bırakıp telefonumu alarak salona doğru yürüdüğümde sehpanın üzerinde siyah, kırmızı kurdeleyle kapatılmış bir hediye kutusu vardı. Kutunun tam karşısına oturup üzerine iliştirilmiş kartı parmaklarımın ucuyla çektiğimde spor giyimi konusunda sponsor olan markadan kış sezonu için gönderilmiş bir PR hediyesiydi. Oturduğum yerde rahat değildim, sıkılmıştım. Camın kenarında dikilip terastan dışarıya baktığımda uzaklardan yaklaşan yağmur bulutlarını görebiliyordum. Terastaki ağaçların yaprakları eve doğru eserken bulutların ne tarafa geleceği açıktı, bu akşam yağmurluydu. Topuklarımın üzerinde döndüğümde gözlerimi üst kata diktim, alt katta olduğu gibi üst katta da bir tanesi hariç tüm kapılar açıktı. O kapalı kapının ardında Saygın’ın olduğu açıktı. Tüm kapıların açık olması beni şaşırtmıştı, kendi evimizde de kapılar açık olurdu ancak banyonun, çamaşır odasının yahut kullanılmayan bir odanın kapısının açık olduğunu bilmezdim. Piyano sandalyesine oturup tuşları örten kapağı kaldırırken kaliteli ahşabın kokusunu alabiliyordum. Parmaklarım fildişi tuşların üzerinde dolaşırken dokunma, tuşlara basma arzusu beni cezbediyordu. Uzun süre piyano dersleri almış, severek kullanmıştım. Dersleri bıraktıktan sonra hala kullanmama rağmen annem notlarımda sadece bir tanesi düşük geldi diye dikkatimi dağıttığı gerekçesini öne sunup çok sevdiğim duvar tipi piyanomu satmıştı. Parmaklarımı piyanonun üzerinde gezdirmekle yetindim, yeniden kapağını kapatarak ayaklanırken Saygın beyaz tişört ve eşofman giyerek odadan çıkmıştı. Merdivenleri inerken ellerini ovuşturdu “Ne yiyeceğine kadar verdin mi?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım. Merdivenleri inip doğrudan Mutfağa yönelirken “Gel benimle,” dedi. Onunla birlikte mutfağa girdim. Buzdolabından sebzeleri çıkarırken her birinde sevip sevmediğimi soruyor, sevdiğimi söylediğimde “Harika,” diye mırıldanıyordu. Sadece ıspanağı gördüğümde sevmediğimi söylemiştim, bunu duyduğunda dudaklarını büzerek yeniden buzdolabına dönerek ellerini beline koyup uzun uzun bakışmış ve en sonunda “Yapacak bir şey yok,” diye mırıldanarak dolabın önünden çekilmişti. Sadece annem sevmediğim yemekleri bana yedirebilir ve ben de onu üzmemek için yiyebilir, iltifatlar edebilirdim. Yemek yaparken beni pasif durumda bırakmıyordu, yanında dikilirken kaşla göz arasında önüme bir tahta koyup mantarları dilimleme görevini verdiğinde reddetme gibi bir alternatifim ya da şansım yoktu. Ya kabul edecektim ya da çoktan etmiştim. Tam olarak hangisinin olduğunu bile bilmiyordum. Yemek kaynarken bir elinde kaşık, diğeriyle kaşığın altını tutarken “Gel tadına bak,” dedi ve kaşıktaki yemeği üfledikten sonra bana uzattı. Saygın’ın soğuttuğu mantar ve yemeğin kırmızı suyun ağzımın içinde çiğnerken gözlerim önce lezzeti ardından da acısıyla kocaman olmuştu. Ağzımı serinletmek için elimle ağzımı yellerken elinde, benim yemeği tattığım kaşığı ağzına atmıştı. “O kadar da acı değil,” dedi. “Acı ve sıcak,” diye homurdandım. Sesli bir şekilde gülerken “Acıyla aran iyi sanıyordum,” dedi. “İyi zaten ama bu kadar değil,” Gülümseyerek bana doğru eğildiğinde otomatik kendimi geri çekmiştim. Kalbim göğsümün içinde gürültüsü bastırılamaz bir dehşetle atarken o hemen yanımdaki çekmeceyi açıp şeffaf paketlerden noodleları çıkarmıştı. Bir an için, benim kaşığımdan yemeği tattığına şahit olduktan sonra aptalca bir düşünceyle beni öpeceğinden korkmuştum. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeden mutfağın içinde yeni bir uğraş arayış peşine düşmüştüm. O kendi halinde yemeği yaparken bir an için kapıldığım bu aptalca düşünce yüzünden karnım ağrımaya başlamıştı ve yanaklarım utançla ısınmadan acilen kendime yeni bir uğraş bulup bunu aklımdan çıkarmam gerekiyordu. O an kurtuluş gibi telefonum çaldığında koşar adımlarla mutfaktan çıkıp oturma grubunu aşmış ve portmantodaki çantama ulamıştım. Telefonun ekranını kaldırdığımda Gurur’un gülümseyen yüzü ekrandaydı. Isınmasından endişe ettiğim vücudum buz keserken telefonu meşgule verdim ancak ben telefonu çantama atıp bir adım uzaklaşmadan yeniden aramıştı. Telefonu tamamen sessize alıp çantama attıktan yeniden soluğu Saygın’ın yanında almıştım. Karnım yemeğin lezzetli kokusuyla bir kez daha guruldarken bu kez ikimiz de gülmüştük. Ben tabakları alıp koltuklara doğru yürüdüm. Saygın mutfaktan “Alkol kullanıyor musun?” diye sordu. “Kullanmıyorum, diyemem,” “Ben kullanmam, hediye olarak çalıştığım markadan bir şişe kaliteli şarap geldi. İstersen onu senin için açabilirim,” dediğinde gözlerim sehpanın üzerindeki siyah kutuya takıldı. Evet, belki de biraz şarap bana iyi gelebilirdi.
Bölüm 24
🔥 24
Bölüm sonu
5 yorum
Okuyamıyorum
yepyeni bölüm
yeni bölüm
YENI BOLUM ISTEK DEGIL IHTIYAC
YENI BOLUMMMM
