İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 21 · 13 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 21

🔥 21

Parmaklarım gerilmiş, omuzlarımdan itibaren kollarımı sarsan bir titreme dalgası tüm vücuduma yayılırken küçük adımlarla duvarın dibine iyice sinmiştim. Saygın onu içeri alırsa kaçacak neredeyse yoktu. Mutfak açıktı ve orada, bacaklarımı kıvırıp top gibi yere kıvrılmadığım sürece saklanamazdım. Saygın “Kafanı bir yere mi vurdun sen?” dediğinde Gurur’un hafifçe güldüğünü duydum. “Eski dostuz, biraz konuşmaya çalışıyorum,” Neden burada? “Biz seninle dost falan değiliz,” “Bunu kahve içerek mi konuşsak?” “Evime ayak basamazsın.” derken Saygın’ın sesini ilk defa böylesine hırçın duyuyordum. Alaycıydı, kızgındı ancak hiç bir zaman saldırmaya hazır, gövde gösteriri yapan bir hayvan gibi sert tonunu duymamıştım. “Misafirin mi var?” Başımı öne doğru uzatırken her an Gurur’la göz göze gelirim diye kalbim sıkışıyordu. Saygın’ın başını hafifçe yatırarak sadece silüetini görebildiğim Gurur’un üzerine kara bulutlar gibi çökerken “Lan,” dedi. Sesli bir şekilde nefes aldıktan sonra “Ben hala Korateş’im, unuttun mu?” derken her kelimenin üzerine özellikle baskı uyguluyordu. Gurur tüm kibrini saklamadan ortaya sererken “Ben Korateş’i yendim,” dediğinde evin içi buz kesmişti. Başımı uzatıp bakarken “Bak, burası ring değil ve benim de kurallarım yok, geri bas,” derken Saygın, Gurur’un üzerine doğru adım attığında ikisinin göğsü birbirine çarpmıştı. Gurur çenesini havaya kaldırırken “Dürüst ol, sende bana ait bir şey var mı?” diye sordu. İkisi de ateş gibi parlayan gözlerle birbirine bakarken evin içinde fırtınalar kopuyor gibi hissettiriyordu. Gurur’un gördüğüm ifadesinde yanaklarını ağzının içine çekmiş ve muhtemelen yanaklarını öyle kuvvetli ısırıyordu ki ağzının içini çoktan kan tadı istila etmişti. “Senin elinin değdiği rüzgara bile tamah etmem ben,” Gurur sorusunu yeniledi “Sende bana ait bir şey var mı?” “Hayır,” Bu kadar basit olacağına inanmamıştım ancak bu kadardı. Güvensiz, garantici Gurur, Saygın’ın tek bir lafına inanarak geri çekilmişti. Özür dilememiş, derdini anlatmamıştı. Geri çekilmişti. Ben kendim için endişe etmiştim. Lakin belki de benden bahsetmiyordu. Boşu boşuna korkmuştum. Belki de hastalanmadan önce Buse’nin Saygın’ı aradığını biliyordu, ona ait bir şeyden bahsederken belki de Buse’den bahsediyordu. Saygın boynunu kütleterek içeri girerken boynunu yana yatırmış halde beni gördü. Boynu ağır ağır kütlerken çatılmış kaşları daha derindi. Dudakları hoşnutsuz hislerle gerilirken sırtımı duvara yaslayarak beyaz boyanın altına işlemek, tuğlaların arasında kaybolmak istedim. Boynunu doğrulturken iki eliyle yüzünü kapatıp derin bir nefes alarak ovuşturdu. Ellerini iki yanına indirirken “Tatsızlık için kusura bakma, seni de korkuttum,” dediğinde titreyen ellerimi arkamda bağlayarak gülümsedim. Ellerimi nereye koyacağımı bile şaşırmıştım, öylesine korku doluydum ki yeniden kapının çalacağından yahut Gurur’un kapıyı kırıp bizi birlikte göreceğinden korkuyordum. Başımı iki yana sallamayı sürdürürken “Önemli değil,” dedim. Gurur kimliğimi açık etmemişti ve Saygın da anlaşılan benim gerçekten kim olduğumu bilmiyordu. “İlk daha bu kadar büyük adamı gergin gördüğüm için korktum,” dediğimde sesli bir şekilde güldü. Gülümserken “İki boksör,” dedi. Gözlerimi abartarak büyütürken “Bu daha fazla korkmama sebep oldu, ben yavaştan gidebilir miyim? İkinci kez kapıyı çalma ihtimali beni korkuttu,” derken gergin bir şekilde güldüm. Başını geriye atarak kahkahası yükselirken “Benim evime, iznim olmadan kimse giremez,” dedi. “Sevindim,” diyerek gülümsedim. Gurur’un varlığı girerken hissettiğim sıcaklık hissinin buz kesmesine sebep olmuştu. Ellerimi birbirine sürterek ne diyeceğimi bilemeden lakin söyleyecek bir şeyler arayışı içinde Saygın’a bakarken gözlerini dışarıya çevirdi. “Bugün terasta çalışmaya ne dersin, hava da güneşli,” derken gözleri üzerimde dolaştı. “Sana hırka getireyim, eser biraz,” diyerek merdivenleri tırmanıp gözden kaybolduğunda tuttuğum nefesimi verirken omuzlarım aşağı doğru düştü. Gurur’un benim için bir şeyler yapmasını beklemek, umutsuz bir hayale tutunmak gibiydi. Buse için buraya gelmişti, onunla ilgili belli ki gerçekten ciddi düşünüyordu ve buraya kadar gelmişti. Hala Saygın’ın sadece lafına güvenerek gitmesi aklımın bir köşesinde soru işaretleri bıraksa da ikisinin arasında eski bir dostluk vardı. Gurur’un mimiklerini ezberleyecek kadar iyi tanıyor olmalıydı. Ellerimi yüzüme kapatarak kendimi karanlığa boğarken derin bir nefes aldım. Bu, daha fazla böyle gidemezdi. Bir gün öyle ya da böyle bir sebepten Gurur, Saygın’la çalıştığımı öğrenecekti. Bugün beni burada görmemişti ancak bir gün, aslında kıl payı kurtulduğum tüm tesadüfler birleştiğinde saklanacak yerim ve kullanacak bahanem kalmayacaktı. O vakit gelmeden kesin bir şekilde Saygın’la ilişkimi kesmeliydim ancak içimde hissettiğim, derinlerde bir kıpırtı Saygın’ın her “Lütfen,” diyişinde tetikleniyor ve kendimi onun isteklerine uymuş bir halde bu evde, ona yardım ederken buluyordum. Bu, intikam arzunun uyandırdığı bir kıpırtı değildi, aksine onun yanından ayrıldığım anda suçluluk hissi omuzlarıma bastırıyordu. Vicdanen kendime olan saygımı yitirmemeye çalışıyordum. Yeminime, mesleğime sadık kalmaya çalışıyordum. Yine de bu sebep bile içimde, ona gelmemi sağlayan kıpırtıyı açıklamaya yetmiyordu. Dalmış gözlerimin açısına giren siyahlıkla yerimden sıçrayarak bir adım kenara çekildiğimde Saygın bana hırkayı uzatıyordu. Gülümseyerek elindeki hırkayı alırken “Tavşan ödü mü yedin?” diye sorduğunda kaşlarım büküldü. “Ne demek o?” “Tavşan gibi korkaksın,” “Dalmışım,” dediğimde bana alaycı bir tebessüm attıktan sonra önden terasa doğru yürüdü. Peşinden onu takip ederken hırkasını üzerime geçirdiğimde saniyeler içide parfümünün kokusu üzerimi sarmıştı. Temiz deterjan kokusunun içine işlemiş, ona ait koku hırkasını mühürlemişti. Tarif edemeyeceğim tonlarda, ferah ve… Yağmur sonrası ıslak yaprak kokusunu andıran yatıştırıcı bir histi. Peşinden terasa çıktığımda güneş parlak olmasına rağmen tenimi yeterince ısıtmıyor, rüzgar soğuk esiyordu. Isınma hareketleriyle başlarken üzerime bol gelen hırkaya iyice sarılmış, sadece beyaz tişört ve spor yaparken giydiği siyah şortla ısınan Saygın’ı izlerken bile ürperiyordum. Çıplak bacakları uzanırken kaslarını gererek kendini açık ediyor, kolları kıvrıldıkça hazırda bekleyen kasları şişip gevşiyordu. Bacağında ve kolunda siyah kinezyo bantları kaslarını her an kopacakmış gibi sıkı sıkıya tutarken egzersizlerin şiddetiyle keyifli ifadesi dağılmış, huzursuzluğa bürünmüştü. Ona yaklaşırken “Kas ağrıların egzersiz yaparken şiddetleniyor mu?” diye sordum. “Kısıtlanmak, sınırlandırılmak beni rahatsız ediyor,” diye homurdandı. “Günlük antrenmanlarının şiddeti ne durumda?” “Her zaman olduğuyla aynı,” dediğinde ona kaşlarımı kaldırarak baktım. “Duracak değilim.” “Sözlerimi kulağının arkasına atıp umursamazca davranıyorsun,” “Sen, beni tanımadığın için böyle düşünüyorsun,” dediğin iç geçirdim. Uzanıp bileğini tutup omzuyla anı hizaya gelecek şekilde düz bir çizgi gibi uzatırken “Beni ancak ölüm durdurur.” “Aptalları ölüm durdurur,” “Ben aptal mıyım?” dediğinde doğrudan yüzüne, her an zehirleyecek gibi bakan yeşil gözlerine bakmıştım. Parmaklarım, ısınan teninden tenime elektrik dalgaları gönderirken gülümsedim. “Aptal gibi davranıyorsun,” dediğimde güldü. Tebessümü dudaklarında haylaz bir çocuğun oyun arkadaşı arayışı gibi kurnazca dolaşırken “Tek aptala yatanın ben olmadığımı bilecek kadar aptalım,” dediğinde dudaklarımı büktüm. Parmaklarımla kaslarını gevşetmek için koluna masaj yaparken içimdeki merak duygusunu bastırma konusunda başarılı olamıyordum ancak doğru kelimeler ve doğru cümlelerin neler olduğu konusunda tereddütlüydüm. Gözlerimi koluna indirirken “Biraz önceki adam, İtfa mıydı?” diye sordum. Başını sallarken “Evet,” dediğinde omuzlarım gerilmişti. “İzlediğin maçlardan hatırladım,” dediğimde tepkisizdi. Yüzüme bakmıyordu ancak beni tedirgin hissettiriyordu. Sanki mayın dolu bir tarlada yürüyordum ve her an bir mayına basacak gibi hissediyordum. “Neden gelmiş?” diye sordum. Omuz silkti “Beni özlemiş,” dediğinde göz ucuyla ona baktığımda haylaz bir çocuk gibi gülümseyerek bana yandan bakıyordu. Onunla göz göze geldiğim an dudaklarımı birbirine bastırarak önüme döndüğümde sesli bir şekilde güldü. “Hadi, bir şeyler biliyorsun belli ki. Sor ne soracaksan,” derken kolunu ellerimin arasından çekmişti. “Neden?” diye sordum. Tüm sorularımı tek bir çatı altında ancak böyle birleştirebilmiştim. Neden bu hale geldin? Neden yollarınız ayrıldı? “Bilmiyorum,” derken sözlerinde samimiydi. Derin bir nefes aldıktan sonra bana sırtını dönüp terasın korkuluklarına doğru adımlarken peşinden, rüzgar sesini yutup kaçıracakmış gibi hissederek takip ederken “Benim en yakın arkadaşım Gurur’du. İlk öğrencim, en iyi rakibim, kendi ellerimle yarattığım düşmanım ve… En iyi arkadaşım, sırdaşımdı,” derken sesindeki hüzün beni harekete geçirmek adına içimdeki titreşimleri uyandırıyordu. Ona yaklaşmak, aynı şeylerin Gurur için de geçerli olduğunu, ona ne kadar hayran olduğunu anlatmak istiyordum lakin tüm bunlar manasızdı. Onların aralarındaki ipler kopmuştu. Kollarını korkuluklara yaslayarak gözlerini önündeki orman manzarasına dikerken tıpkı onun gibi korkuluklara kollarımı yaslarken “Bir şey mi koptu aranızda?” diye sordum. “Hırs,” “Sadece hırs mı?” Gülümsedi “Başarma arzusu hırsa bulandığında bir adamın neler yapabileceğini tahmin bile edemezsin,” derken omzunun üzerinden bana bakıyordu. “Ancak dipten gelen tek kişi o değil. Hırslı… Hayır. Tek değil.” “Ne yapacaksın? Onu yenecek, sevgilini geri mi alacaksın?” dediğimde gözlerini kısarak bana bakıyordu. Daha önce Gurur hakkında konuşmuş olsak da bana hiçbir zaman Buse’den ve onun Gurur’la birlikteliğinden bahsetmemişti. Gözleri yüzümde dolaşırken “Şey… Ben… Magazinden öğrendim,” dedim. Kısmen yalan değildi, onu araştırırken bazı hayran sayfalarında Buse ve Gurur hakkında insanı yerin dibine sokacak hakaretler ve yakıştırmalara denk gelmiştim. “Ben… Seni biraz araştırdım.” Vücudunu bana çevirirken dudaklarındaki gülümsemeye inat tavrında rahatsız edici bir iğneleme vardı. Arkasından vuran güneş gölgesini üzerime düşürürken başını hafifçe omzunun üzerine doğru eğdi, kaçma hissi uyandıracak, belalı bir his beni omuzlarımdan yakalayıp aşağı doğru bastırırken “Okuduğun, gördüğün şeylerle bana acındın mı?” diye sorarken sözleri bıçak gibi boğazıma yaslanmış, nefesimi kesecek baskısını hissettiriyordu. Biraz daha yaklaşsa boğulup kendi ölümümü kendime çağıracak gibiydim. Ne cevap verirsem sözleriyle boğazıma yasladığı bıçak geri çekilir yahut boğazımı keserdi emin olamıyordum. Arayış içinde kuruyan dudaklarımı ıslatırken gözleri ağzımdan çıkacak sözlerin kaçırmamak için dudaklarıma indiğinde boğazım kurumuştu. “Hayır,” diye soludum. Gölgesi üzerimdeki karanlığını artırırken “Belki,” diye kararsızca mırıldandım. “Sözlerinin arkasında dur, Lema,” dediğinde ensemden aşağı soğuk bir ürperti inmişti. İşlerin bu raddeye geleceğinden habersizdim, ben sadece onu merak ediyordum. Gurur’u tanıyordum ancak onu da tanımak istiyordum. İçimdeki merak duygusu göğsümdeki kıpırtının asıl sebebi, besin kaynağıydı. “Merak,” diye mırıldandım. “Sadece seni merak ettim.” “Bu kadar mı?” “Daha destansı şeyler bekleme, ben normal biriyim,” dediğimde başını geriye atarak sesli bir şekilde güldü. Üzerime düşürdüğü gölge çekilip güneş yüzümü ısıtırken “Hadi, daha fazla soğumadan şu işi egzersizlerimizi tamamlayalım,” dediğinde derin bir nefes alarak gözlerimi terasın diğer tarafına çevirerek gözlerimi rahatlama hissiyle kapattım. Dudaklarım kurumuş, boğazım adeta çöle dönmüştü. Vücudumdaki sıcaklık git gide yükselirken sakinleşmek içi derin bir nefes alarak gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Güneşin sıcaklığını, bir hayalde değil de gerçeğin ortasında olduğumu hissetmek isterken çarpışan hislerim gibi soğuk rüzgar saçlarımı savurup tenimi iğnelemişti. Saygın’la birlikte kısa bir anlığına gerçeklik algımı kaybedip olmam gereken taraftan sapmış olsam da Gurur benim gerçeğimdi. Ona olan sevgim ve yeminim çarpışırken sıcak hissettiğim bu yer, saçlarımı savuran rüzgarla buz kesmişti. Onu yenip kahredecek, nihayet kazandığı başarısını elinden alması için ezeli rakibine yardım ediyordum. Bunu onu severken yapıyordum. “Lema,” diye seslendiğinde Saygın’a döndüm. “Başlayalım.” Her zaman yaptığımızdan daha uzun ve yavaş çalışmıştık. Çalışmanın ardından Saygın’ın kaslarını gevşetirken sadece konuşma olması açısından ona ailesini sormuştum. Tüm bunların sebebi yine ve yine meraktı. Annesi resim öğretmeniymiş. En büyük abisi Yarbay rütbesinde Ankara’da görev yaparken ardından ikici sıradaki kardeşi olan ablası yine Ankara’da savcı olarak çalışıyormuş. Ona yaş olarak en yakını olan en küçük abisi, aralarında on dört yaş vardı, İzmir’de Başkomiser olarak görev yapıyordu. Her birinin asker yahut türevi olduğunu öğrendiğimde gayri ihtiyari neden bu mesleği yapmadığını sormuş ve cevabını alamamıştım. O an gözlerini kapatıp bana karşı açık olan tüm algılarını kapatmıştı. Babasını anlatmamıştı. Annesinin nerede olduğundan bahsetmemişti. Ailesinin onun hakkında ne düşündüğü hakkında herhangi bir şeyi aklından bile geçirmemiş, gözlerini kapatmıştı. Elini kucağıma almış, büyük parmaklarını elimle örtmeye çalışmış, açıp kapatırken defalarca kez aynı eline dokunup aynı şeyi yapmış olmama rağmen bu kez sessizliğinden mi bilinmez elindeki izler dikkatimi çekmişti. Üç boğum parmaklarının ilk ve son boğumlarını ortadan yararak geçen iz baş parmağını eline bağlayan etini kesip hayat çizgisini kocaman bir yara iziyle kaplamıştı. Yeni olamayacak kadar eski bir izdi, belki çocukluğundan kalmaydı belki de daha küçük izlerin verdiği bir hasardı ancak oradaydı. Parmaklarının arasında sıkı sıkıya sakladığı bir sır gibi avcunu açıp kimseye göstermeyeceği sürece orada gizliydi. Üzerimde hissettiğim bakışlarına döndüğümde başını geriye atmış sessizce, yarı aralık gözlerle kirpiklerinin altından beni izliyordu. Yasak bir his peydah oldu içimde, nereden geldiğinin ve sebebinin ne olduğunu bilmediğim lakin gözleri gözlerime değdiğinde ellerimi üzerinden çekmeme sebep olacak tehlikeli ve öngörülemez bir histi. Koltuktan kalkarken “Saat geç oldu,” diye mırıldandım. “Aile yemeğine geç kalıyorum,” diye mırıldandım lakin çoktan annem ve babamın planladığı yemeği ekmiş, işimin uzun süreceğini söylemiştim ve annem de bunu kolayca kabul etmişti. Üzerimdeki hırkayı kollarımdan sıyırırken “Hava soğuk, üzerinde kalabilir,” dedi. “Araba otoparkta, üşümem,” dediğimde ısrar etmek yerine dudaklarını birbirine bastırarak ağır ağır başını salladı. Kapıya kadar beni geçirirken tedirgindim. Her an bir yerden Gurur’un çıkacağı hissi içimi kemirirken bana rahatlama hissini veren şey Saygın’ın onu bu eve almayacak olduğu gerçeğiydi. Belki de onun en yakın arkadaşı ve hatta aşığı olduğumu öğrense beni kapı dışına koyar bir daha suratımı görmek istemezdi. Bir omzunu kapıya yaslarken “Yine görüşürüz,” dediğinde sırtımdan aşağı deri bir ürperti indi. Dönüp ona bir kez daha olmayacağını söylemek, beni aramaması ve bir daha “Lütfen,” dememesi için ricada bulunmak istedim lakin başarısız olurdum. Ondan istemediğim ne varsa yapardı. Bu yüzden ona gülümseyerek “Görüşürüz,” diyerek el sallayıp asansöre yürüdüm. Bir sonraki seans olmayacaktı, bir şekilde bahaneler bulacak, tüm zamanları ateşe verecek ve yakacaktım ki bir kez daha bu eve gelmeyeyim. Ben asansöre binerken yeniden onun dairesine döndüğümde sırtını kapıya yaslamış, bir bacağını diğerinin önüne atmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bana yüzündeki hafif tebessümle bakarken istemsiz dudaklarım tatlı bir tebessümle kıvrıldı. Tatlıydı çünkü ona gülümserken damağımda şekerli bir his belirmişti. Sırtımı asansörün duvarına yaslarken omuzlarım suçluluk duygusuyla düşmüştü. Gurur, bugün buraya Buse için gelmişti ancak yanlışlıkla da olsa benim burada olduğumu görseydi… Gözlerimi sıkıca kapattığımda felaket senaryosu gözlerimin ardında canlanıyordu. Öfkeyle kükreyerek üzerime yürür, parmağını bana sallarken dostluğumuzdan, arkadaşlığımızdan bahsedip ona nasıl ihanet ettiğimi sorgulardı. Ve her şey biterdi. Onu uzaktan bile sevemeyecek hale gelirken beraberinde Afra ile olan arkadaşlığım da biterdi. Benim bu koskoca dünyada onlardan başka kimsem yokken nasıl yapardım onlarsız. Düşüncesi bile omuzlarımın gerilmesine sebep oluyordu. Arabama yerleşip kendime küçük bir parça açtıktan sonra akşam ne yiyeceğimi düşünerek otopark çıkışına yöneldim. Sevdiğim restoranlar gözümün önününden gelip geçerken midem, Gurur’un yaşattığı korku ile gerilmişti. Açtım ancak midem bir lokma dahi kabul edemeyecek kadar tok hissediyordu. Güvenliğin önünde bariyerin açılması için güvenlik görevlisinin sigarasını kül tabağına sıkıştırıp içeri girmesini izlerken gözlerim dikiz aynasından arkamdan yaklaşa siyah arabaya takıldı. Marka yazısının dahi simsiyah olduğu birkaç araba vardı, göğsüme korku dalgası yayılırken gözlerimi plakaya indirdim: 34 LMA 03333. Bu plakayı unutmamın imkanı yoktu, aldığı ilk gün Afra anlamını sorduğumda sadece LMA 0’ı açıkta bırakarak İngilizcede “Kıçımla Güldüm”ün kısaltması olduğunu söylemiş ve kendi -aynı zamanda benim de- uğurlu sayısıyla özel plaka almıştı. Kapıları açmak için kullandığım ziyaretçi kartını bırakarak bariyerlerin altından geçerken gözlerim dikiz aynasından arkamda arabayı arıyordu. Ben sağa dönerek çevre yoluna doğru yönelirken arkamı kontrol ettiğimde Gurur tam tersi sola doğru dönmüştü. Tesadüf müydü? Belki de gerçekten hala babamın bana yeni aldığı arabayı benimseyememiş, öfkeyle dalgınlığına gelmişti ancak bunca zaman içeride ne yapmıştı? Tüm yol boyunca sürekli dikiz aynasından arkamı kontrol ederken çocukluktan kalma tırnaklarımı dişlerimle aşındırma işine girmiştim. Liseye geçerken girdiğim sınavda edindiğim bir alışkanlıktı, soruları çözerken başta sadece parmaklarımın ucunu dişlerken bu zamanla tırnaklarımı ısırmaya ve koparmaya doğru gitmişti. Hiçbir zaman yutma huyum olmamıştı ancak bu, ondan daha pis bir alışkanlıktı. Defalarca kez kendimi azarlayarak elimi indirmiş olsam da şimdiden serçe ve yüzük parmağımın ojelerini aşındırıp güzelce törpülemiş halini bozmuştum. Mahalleye geldiğimde bir nebze de olsa gerginliğim azalmıştı. Arabayı garaj yoluna park ederken sokakta yankılanan motor sesiyle fren sesi garaj yolunun önünde durduğunda arabadan inmiş, garaja uzanan kapıyı kapatmak için yürüyordum. Gurur’un arabasını gördüğümde geriye doğru adımladım. Arabadan inerken kocaman olmuş, mavi gözlerini beyaz kısımları öfkeden kırmızıya dönmüş haliyle çarpıştığımda yutkunamadım bile. Onu görmezden gelerek eve doğru yürürken “LEMA!” diye bağırdı arkamda. Tüm mahallede, kapalı kapıların ve pencerelerin arkasından duyulacak kadar yüksek bir bağırıştı. Biliyor muydu? Bir ipucu mu yakalamıştı? Tahmin mi etmişti? Tek seferde anahtarı yuvaya sokup kapıyı açarken yeniden arkamı kontrol ettiğimde artık yürümek yerine bana doğru koşuyordu. Kapıyı açıp anahtarını çıkarma zahmetine bile girmeden kapıyı arkamdan savurduğumda elini kapının yüzüne vurarak sertçe itmiş, kapı gök gürültüsü gibi kuvvetli bir sesle arkasındaki duvara çarptığında yeşil boyalı yüzeyde küçük bir çukurla birlikte beyaz boya ortaya çıkmıştı. Boynunu geriye doğru atıp yarım tur çevirirken uzanıp uzun parmaklarıyla çelik kapıyı kavrayarak kendini içeri çekip kilolarca ağırlıktaki kapıyı kitabın yaprağını savurur gibi çarptığında ikinci gürültü evin içinde yankılanmıştı. Karanlık koridorda, pencerelerden sızan sokak lambaları ancak silüetini açık etse de sesi bir şekilde nefesini verdiğini duymuştum. Kırmızı görmüş bir boğa kadar öfkeliydi. Biliyordu.

Bölüm sonu

5 yorum