İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 14 · 11 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 14

🔥 14

Hızlı adımlarla kaldırımda yürürken parmaklarımı sıkı sıkıya dudaklarımın üzerine örtmüştüm. Kalbim göğsümün içinde delicesine çarparken bütün vücudum buz kesmişti. Böyle olacağını tahmin etmesem de vakti gelmişti. Sonunda, kendime meydan okumuştum. Sonunda Gurur'a olan sevgimin üzerinden gelip bir başkasını seveceğime inanmıştım ancak kolay değildi.

Kolay olmayacaktı.

Beni öpmek için eğildiğinde kısacık saniyeler dakikalar gibi gelmişti. Yaşadığım his tiksintiden uzaktı. Sanki cinayet işlemek üzereymiş gibi hissetmiştim kendimi. Karnımda uçuşan kelebeklerin kanatlarını koparmış, bana canlılık veren her şeyi öldürmüş gibi hissetmiştim. Ona karşı içimde yeşeren hisler filizlenmemişti, birlikte geçirdiğimiz onlarca ay ve günün ardından kök salmış, dev bir ağaç ve onun haşmetli gölgesine dönüşmüştü.

Sanki içimdeki tüm iyi şeyleri öldürmek istiyor gibi hissediyordum. Sahip olduğum tüm iyi şeylerim mimarı Gurur'du ve ben onu hayatımdan çıkarmak isteyerek ona ihanet ediyor gibi hissediyordum. Ona sırtımı döndüğümde iyileşmek için kime gidecektim? Kimin yaralarını saracaktım? Kim beni dinleyecekti? Kim benimle konuşacaktı? Gurur hayatımda olmasa beni hayata ne bağlayacaktı?

Ben, tüm bağlarıma ihanet ediyordum.

Aniden kaldırımın ortasında durduğumda sonu Afra'nın evine giden yol ayrımındaydım. Okuldan sonra ben konuştuğum çocukla buluşmak için ayrılmıştım ancak herhalde verdiğim en kötü kararlardan biriydi. Beni durdurmadığı için ona kızmalı ve ardından da içimde yaşadığım korkuyu onun kucağında ağlayarak kusmalıydım.

Ona asıl sebebini anlatamazdım. Gurur'a karşı biriktirdiğim sevgi yüzünden vicdan azabı çektiğimi anlatamazdım ama ağlayarak anlatmış kadar ferah hissedebilirdim.

Telefonumu cebimden çıkardığımda hala Afra'ya gönderdiğim mesajlar tek tikte kalmıştı. Okuldan sonra doğrudan eve geçecekti, ertesi günkü sınava çalışmak gibi bir planı vardı ve genellikle ders çalışırken telefonunu sessize alıp internetini kapatırdı.

Yönümü değiştirerek eve gitmek yerine doğrudan onların evine gittim. Kapıyı defalarca kez çalmama rağmen açan olmamıştı. Bahçeye açılan kapıyı kilitlememişlerdi, bunun anlamı evde birisi vardı. Garaj yolundan uzanan patikayı takip ederek arka bahçeye çıktığımda hasır koltukların üzerinde, üzerine vuran erik ağacının gölgesinde ellerini başının altında birleştirmiş sırt üstü uyuyan Gurur'u gördüm. Yeni uykuya daldığı belliydi, saçları hala yarı nemliydi ve tüm gün antrenman yaptığı için yorgunluktan uykuya dalmıştı. Biz okula gitmek için hazırlanıp çıkarken o sabah koşusundan dönüyordu.

Onu daha uzun seyretmek istesem de irademe sahip çıkarak içeri girdim. Gurur çıktığı ilk yarışlarda başarılıydı. İzlememiştim ve hiçbir zaman da izlemeyecektim. Eve yüzü gözü şiş döndüğünde ona bakmak bile istememiştim. Yediği yumrukların arkasında bıraktığı tüm izler kendi tenimde bine katlanıp acı veriyordu.

Bu ev de onun ilk yıl kazandığı maçlardan aldığı paralarla alınmıştı. Onun dökülen kanı ve teriyle satın alınan bu ev her zaman bana soğuktu. Eski apartman dairelerini daha çok severdim ancak Gurur'un hayali bu değildi. O her zaman daha büyük ev, daha büyük bahçe isterdi. Büyük bahçe istemesinin sebebi çocuklarının orada, gözünün önünde rahat rahat oynadıklarını görmek, onları kısıtlamadan rahatça özgürlüğü tatmalarına izin vermek olduğunu söylemişti.

Afra'nın odasına çıktığımda boştu, yatak düzenliydi. Belli ki henüz eve gelmemişti bile. Yeniden ona mesaj attım. Eve gitmek gibi bir tercihim vardı ancak istemiyordum. Gurur'un karşısına oturmak ve o uyurken çekinmeden onu izlemek, yanımdayken bile bakmaya korktuğum yüzüne bakmak istiyordum.

Koltuğa otururken gözlerimi ona dikmiş olmama rağmen yerinden kıpırdamadı, rahatsızlık hissiyle kıpırdanmadı. Burada gürültü patırtı çıkarsam yine de uyanmayacak kadar uykusu ağırdı. Bir de bu halde uyurken bahçe kapısını kilitlememiş oluşuna başımı sallayarak bir bacağımı diğerinin üzerine atıp yanağımı avcuma yaslayarak ona baktım.

Onda bir çift güzel göz ve güzel yüz görmüyordum. Çocukluğumuzdan bu yana benim için yaptıkları gözümün önüne geliyordu. Oyun oynarken babasını gördüğü anda koşup onunla yanımıza gelip bana sarılmasını, mahalle oyunlarından kopup artık yetişkin bile olsa her akşam aynı saatte, hiç aksatmadan yanıma gelip ona el sallamamı isteyen Gurur'u görüyordum. İlk regl kramplarımda beni hastaneye götürüp başımda bekleyen, ilk yılımda her ay bana çikolata dolu bir kutuyla gelip ağrılarımı soran Gurur'u görüyordum. Kışın üşüdüğümde beni kucaklayarak ısıtan, yazın sıcakladığımda beni nefesiyle soğutan adamı görüyordum.

Bugün akıl sağlığım yerindeyse hepsi onun sayesindeydi.

Ancak yine akıl sağlığımı kaybetmeme neden olacak olan da oydu.

Ona kendimi açamadığım her gün içimdeki kurtlar büyüyüp kelebek oluyordu. Karnım artık kanatlanan kelebekleri taşıyamayacak kadar dolup taşıyordu. O, benim sevdiğim adam olmaktan çıkıp sevgilim olmayacaktı. Bana bir kez olsun o gözle bakmamıştı ve hiçbir zaman da bakmayacaktı.

O sözünden dönmez, yemini bozmazdı.

Keşke çocukken bana o yemini etmeseydi!

Erdemli davranıp onun bu kararına saygı duymaktan başka çarem yoktu. Tek taraflı yakacağım ateş ikimizin de arasını gerçekten bozardı. Bozmak uğuruna risk almak istesem de onu kaybetmek korkusu ağır basıyordu. Sonsuza dek onsuz kalmak yerine ondan sonsuza dek uzak kalmayı göze alabilirdim.

Ona biraz daha yaklaşmak istedim. Hemen yanında mermer zemine dizlerimin üzerinde oturup ona yaklaştığımda kirpikleri bile kıpırdamıyordu. Ondan kaçarak ikimizin arasındaki ilişkiyi onun istediği düzeyde tutacak, onun yeminine olan sadakatini koruyacaktım ancak ona bir şey vermek istiyordum. Bugüne kadar tüm ilklerim onun olmuştu ancak benim için özel olan son bir tanesini de onda bırakmak, bilmese bile ona vermek istiyordum.

Dizlerimin üzerinde doğruldum, uykusunun derinliğini yoklamak istercesine parmaklarımın ucuyla yeni çıkan sakalları üzerinde, çene çizgisini takip ederek tenini okşarken kıpırdamadı, nefesi ritmi bile değişmedi. Tüm gün antrenmanlar yüzünden öylesine yorgundu ki muhtemelen yanında çığlık atsam uyanmayacaktı.

Yüzümü onun yüzüne yaklaştırdığımda nefesim sıklaşmış, kalbim boğazımda gümbürdemeye başlamıştı. Onu öpmek için düşünmeye bile fırsatım kalmadan cesaretim vardı ancak onu uyandırmaktan korkuyordum. Yeniden dizlerimin üzerine oturarak derin derin nefesler alarak güç bela nefesimi dizginledim ancak titreyen parmaklarımı durdurmak güçtü. Tüm bedenim zangır zangır titrerken derin bir nefes daha aldım.

Omuzlarımdan aşağısının dermanı kalmıştı, kollarımı güç bela kaldırarak parmaklarımı gözlerinin üzerine örterek ona yaklaştım. Şimdi uyansa bile bir şekilde beni tamamen görmeyeceği için reddedebilirdim. Kabul etmek için yeterince cesur değildim.

Yavaşça dudaklarımı güneşte ısınmış sert dudaklarına bastırdığımda nefes almanın bir önemi yoktu. Boğazımda düğümlenen hisse rağmen onu öpmek, gerçek bir öpüşmek gibi hissettirmese de karnımın içinde sıkışan tüm kelebekleri ölümden kurtarıp etrafımı saracak kadar serbest bırakmıştı. Ondan kaçtığım her gün sıkışan tüm hislerim onu öptüğümde çözülmüştü. Zincirlerimi kırmış, bugüne kadar beni tutsak tutan her şeyden kurtulmuş gibi hissediyordum.

Sıcak nefesi yanağıma çarptığında irkilerek dudaklarından ayrıldım. Dudaklarının sıcak hissi hala dudaklarımın üzerindeyken gözlerimi ondan ayırmadan koltuğun üzerindeki çantamı alarak yeniden patikaya doğru koşarken gözlerini açmamıştı. Evet, yakalanmamıştım ancak uyandığında karşısında olmaya cesaretim yoktu.

Son bir kez ne yaptığını kontrol etmek için arkamı döndüğümde gözlerini açmış bana bakıyordu. Saniyelik göz temasının ardından ayaklarım yere çivilenerek yeniden döndüğümde gözleri kapalı uykusuna devam ediyordu.

Hayal gördün!

Parmaklarımı dudaklarımın üzerinde gezdirirken gülümsedim. Evet, bir hayal gördüm. Dudaklarına dokunduğum, sıcaklığını hissettiğim bir hayaldi ve bu hayal ayaklarımı yerden kesti.

***

Odadaki klima açık olmasına rağmen hava bunaltıcı derecede sıcaktı. Masamın üzerindeki küçük pervanem uğuldayarak çalışırken öğle arasında çıkıp bir şeyler yemek yerine kapımı kilitleyerek kendimi odama gömmüştüm. Başımı geriye yaslayıp dün geceden bu yana ısınmak bilmeyen parmaklarımı yine dün geceden bu yana soğumak bilmeyen yanaklarıma bastırarak kendimi serinletmeye çalıştım. Serçe parmaklarım dudaklarımın üzerinde gezerken sırtımdan aşağı inen ürpertiyle irkilerek koltuğumda doğruldum.

Kendine gel, Lema!

Gelmek istemiyordum. Kendimde olmak istemiyordum çünkü artık ettiği yemin umurumda değildi. Ben daha fazla yaklaşmak istiyorken o benden uzaklaşıyordu. Yeminini tutmak onunla arkadaş kalırken mümkün değildi. Aynı düşünmüyordum. Kendini tutuyordu.

Bana karşı bir şeyler vardı.

Beni seviyordu.

En azından ben dün gecenin ardından öyle hissediyordum. Aksi bir açıklama aklıma gelmiyordu. Eğer bana karşı bir şeyler hissetmeseydi beni iter, sertçe uyarır ve kararlı bir şekilde aramıza çizgiyi çekerdi lakin yapmamıştı.

Annem kapıyı çalıp neyi paylaşamadığımızı sorarken kollarından sıyrılıp utançla ısınmış halde örtünün altında saklanırken odamdan çıkmış, annemi sakinleştirmiş ve Edirne'ye gitme konusunda ikna edip durumu ertelemişti. Tüm gece vücudumu basan utanç sıcaklığından uyuyamamıştım. Bu kendimi kötü hissettiğim bir utanç değildi, daha çok annemin sakladığı şekerleri yiyip yakalandıktan sonra beni azarlarken hissettiğim utanç gibiydi. İstediğimi elde etmiş, cezama razı olmuştum.

Artık saklanmak istemiyordum. Sevgilisi olduğunu biliyorum, Buse'ye karşı herhangi bir samimiyetim yoktu ve Gurur'un ona karşı nasıl baktığının da farkındaydım. Belki de o ikisini ayırmak Buse'ye iyilik olacaktı. Böylelikle eski sevgilisi Saygın'a döner, aralarındaki sorunları hallederler ve hem Gurur hem de Saygın yoluna bakardı.

Sandalyemde doğrularak masanın üzerinde duran telefonumu alıp Gurur'un numarasını açtım. Beklemek istemesem de nefesimi düzenlemek ve duygularımı frenleyip durumu normalleştirmek için biraz zamana ihtiyacım vardı. Kafamda ona söyleyeceğim sözleri düzenlemeli, en özenli kelimeleri seçip ardı arkasına sıralamalıydım.

Bu beklentiyle geçirdiğim üç saat ve iki hastanın ardından en nihayetinde kendimde yeterince cesaret bulabilmiştim. Telefonumu elime alır almaz ekranda açık arama butonuna bastığımda Gurur'un kırmızı boks eldivenleriyle pazılarını şişirip gülümseyerek poz verdiği fotoğrafı ekranda belirirken telefonu kulağıma götürdüm. Telefonun ilk çalışında daha sabırsızlanmış, koltuğumdan kalkmıştım. Cam kenarına doğru yürürken ikinci kez... Üç... Dört...

Beşinci çalışında camın kenarında dikilmiş, klimanın altında ısınan yanaklarımı serinletmeye çalışırken Gurur telefonu açtığında boğazımı temizleyerek sırtımı dikleştirdim. "Patates," derken ahizeye vuran nefesini duyabiliyordum. Belli ki spordaydı ve bu yüzden telefonu geç açmıştı.

"Müsait misin?"

"Evet, evet. Müsaitim. Bir şey mi oldu?"

Yutkundum. Ağzım kurumuş, dilim ağzımın içinde hareket edemez hale gelmiş "Bu akşam müsait misin? Ben altı gibi işten çıkıyorum ve biliyorsun son günüm, eğer sen de müsaitsen bir yerlere çıkalım mı, diye soracaktım. Açıkçası... Seninle konuşmak istediği...-"

İnleme sesinin ardından "Gurur, neden durdun? Durma!" sesini duyduğumda dün geceden bu yana serinlemeyen vücudumda kış rüzgarları esmiş, yanaklarımdaki pembelik yerini kar beyazına bırakmıştı. Göğsümde, kaburgalarımın altında esnek kaslarımın tek bir kalp atışıyla paramparça oluşunu hissettiğimde gözlerim yuvalarına fazla geliyordu. Çıkarıp atmak istediğimde gömüleceğim sonsuz karanlıkta Buse ile birlikte olan Gurur karanlığın arasında belirecekti.

Arkadan duyduğum boğuk inleme sesinin ardından "Patates?" diye seslendi.

Elimin tersiyle sol gözümden düşen damlayı kirpiklerimin dibine değmeden sildim. Yeminini bozmaya razısıydım, hazırdım ve bozulacağının farkındaydım ancak bunun bu şekilde, beni ağlatarak olacağını düşünmemiştim.

"Müsaitim, seni işten sonra almamı ister misin? Yemek yiyeceğimiz yeri seç...-"

"Programıma bakmayı unutmuşum, hastalarımı devredeceğim meslektaşıma iletmem gereken raporlar var. Onları bitirmek için geçe kalırım, başka zaman yaparız,"

"Patates..."

"Görüşürüz," diyerek karşılık beklemeden telefonu kapattığımda gözlerim hala aynı yerde asılı kalmıştı. Sinirlendiğimde agresif tavırlarım sadece bağırıp çağırmaktan ibaret olurdu, hiçbir zaman şiddete başvurmaz ve çoğu zaman da pasif agresif olarak kendimi belli ederdim ancak bu kez sanki tüm bu olanların suçlusu gibi parmaklarımın arasındaki telefonu yok etme arzumu bastıramıyordum. Sımsıkı tuttuğum telefonun ekranında yeniden Gurur'un fotoğrafı belirdiğinde tüm kuvvetimle telefonu yere çarparak birkaç kez sekip ekranının darmadağın olmasını izlerken içimdeki öfke soğumuyordu.

Ben... Dün geceden sonra düşündüklerim, umutlandıklarım için kendimden utanıyordum. Gurur hiçbir zaman beni, benim onu sevdiğim gibi sevmemişti. O, üzerine düşeni yaparak benimle arasındaki mesafeyi korumaya çalışıyordu. Onun yeminine sadakati de buydu, bana doğru adım atmak değildi benden kaçmamaya çalışıyordu.

Yumuşak, üzerimle aynı renkte mor Crocs terliklerimle yerdeki telefonu ayağımın altında ezmeye çalışırken üzerimde hissettiğim bakışlarla kafamı kaldırdığımda Saygın her zaman olduğu gibi kapıyı çalmadan içeri girmiş ancak bu kez tek kaşı havada, eşikte asılı kalmıştı.

Öfkeyle burnumdan soluyarak telefonu yerden alırken "Size kaç kez söyleyeceğim, kapıyı çalmadan içeri girmeyin!" diye bağırdığımda sesim koridorda yankılandı. Burada bir gün daha çalışıyor olsaydım güvenliğin ya da bunu duyan hemşirelerden birinin bu durumu insan kaynaklarına götürmesinden korkarak daha en başında yapmazdım ancak korkmuyordum.

Arkasından kapıyı kapatırken "Tam saatinde içeri gireceğimi biliyordun, sakin ol ve bir bardak su iç," derken eşyalarımı doldurduğum, masanın üzerindeki boş kutunun yanına elindeki karton torbayı bırakırken kaşlarım çatılmış ona bakmayı sürdürüyordum. Tam o anda, Saygın'a duyduklarımı söylesem. Zaten Gurur hakkında bildiği şeyleri anlatsam ne yapardı? Öfkesi katlanır mıydı? Onunla gayri resmi kavga mı ederdi? Öldürür müydü?

Sakin ancak yaralı bir hayvana yaklaşır gibi de temkinliydi. Tavrından ödün vermeksizin çenesi havada, kaşları çatılmış, saldırgan lakin zararsızdı. Uzanıp masadaki su şişesini alarak kafama dikerken Toyota'nın anahtarını, telefonunu ve cüzdanını masanın üzerine bıraktı, ardından şapkanın kepinin üzerine koyduğu gözlüğünü ve kepli siyah şapkasını çıkarırken yeşil gözleri gözlerimi takip ediyordu. Üzerindeki tişörtü çıkararak yeniden sedyeye doğru yürümüştü. Derin nefesler alarak sakinleşme umuduyla masanın arkasında oyalanırken Saygın'ın bıraktığı torbada sık sık yemek söylediğim vegan kafenin amblemini gördüğümde gerilen omuzlarım hissizleşmişti.

"Kutlama yaparız, diye düşünmüştüm," derken omzunun üzerinden bana bakıyordu.

Ben, benim hayvansal herhangi bir gıdayı tüketmediğim şuraya dursun sürekli aynı mekandan alışveriş yaptığımı nasıl bildiğini çözmeye çalışarak tek kaşım kalkarken "Nasıl?" diye mırıldandım.

"İyi bir gözlemciyim. Öğleden sonra geldiğimde genelde masanın üzerinde bu kafenin broşürü olurdu," dediğinde güçlükle yutkundum. Doğruydu. Sipariş vermek için internet sitesini değil de telefonla aramayı tercih ediyorum, hem böylelikle daha hızlı geliyordu hem de fiyat olarak daha uygundu.

Kafamı dağıtmak adına tüm dikkatimi önümdeki torbaya vererek kağıt bandı açıp içindeki browniyi çıkardığımda hala tek kaşım havada ona bakıyordum. "Bu da mı gözlem?" diye sordum.

"Üzerinde en çok kalem izi olan oydu," dedi.

"Beni korkutuyorsun,"

Gülümsedi "Senin gibi kuzuların tadını sevmem, benden dün korkmadığın gibi bugün de korkma," derken bakışları ve gülümsemesi omzundaki dövme ile birleşiyordu. Kurt postu altındaki kuzu muydu yoksa kuzu postu altında kurt muydu çözmesi mümkün olmayan bir karmaşaydı. "Senin için mum yakmamı ister misin?"

"Çok istekliysen hayır demeyeceğim," dediğimde sedyesinden kalkarak bana doğru adımlarken yanaklarımın içini dişleyerek gülümsedim. İyi biri gibi görünüyordu.

Gurur'u gerçekten tanıyor muydum?

Ben browniyi kutusundan çıkarırken o da torbanın dibinden bir mum ve kibrit çıkarmıştı. Browninin üzerine mumu diktikten sonra kibritle ucunu yakarken "Dilek hakkını iyi değerlendir, doğum günü mumundan daha kıymetlidir," dediğinde gülümsedim.

Artık Gurur'u sevmek istemiyorum. Onu unutmak istiyorum.

Mumları üfledim. Sönen mumun gri dumanı gibi ona olan sevgimin de uçup gitmesini istiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.