İçeriğe geç

KOR ATEŞ

Bölüm 3 · 22 dk okuma

KOR ATEŞ

Bölüm 3

Kaybedilenler ve Kazanılanlar

Yüzüme gelen yumruktan sonra kahkahalarım odayı doldurdu. İlk defa yüzüme yumruk atmışlardı. Artık sinirlerini nasıl bozduysam. Karşımdaki Han'ın adamı bir yumruğuna bir bana bakarken diğerleri korkuyla birbirlerine bakıyorlardı. Başta sebebini anlayamasamda Han odaya girince yüzüme yumruk atan adamı fena benzetmiş diğerlerine de güzel bir posta çekmişti. Sonra ise tüm adamlarını odadan çıkartıp yüzüme pansuman yapmaya çalışmıştı. Hala deniyordu fakat ben izin vermiyordum. Yüzüm dışında her yerime pansuman yapması gerekiyordu ama o yüzüme odaklanmıştı.

"Yerinde dur, düğünümüzde çirkin bir yüzün olmamalı." Eli yüzüme değdiği an yüzümü hemen geriye çektim.

"Yüzümde birşey yok. O pis ellerini üzerimden çek!" Ellerim ne kadar bağlı olsa da ayaklarım bağlı değildi. Sağ ayağım ile sert bir tekmeyi Han'ın bacak arasına geçirdim. İnleyerek geri gitti Han. Toparlanmak için biraz bekledi sonra ise doğrularak beni korkutmaya çalıştığı bakışlar ile bana baktı. Ben ise sadece dil çıkardım ona. O günün üzerinden bir hafta geçmişti. Her gün belli vakitlerde bana işkence etmişlerdi. Vurdukları yerler sadece sırtım ve bacaklarımdı. Arada kollarıma da vuruyorlardı ama genellikle sırtımı ateşte bekletilmiş demir ile yakıyorlardı. Ailem için onunla evlenecektim. Bunu biliyorlardı ama neden hala işkence yaptıklarını bilmiyordum. Daha kötülerini yapacaklardı, biliyordum, ama Han şuan bunlar yeterli demişti. Yarın düğünümüz vardı. Sonradan öğrendiklerime göre Çağatay o gün olanların her detayını tek tek izlemişti. Bana yaptıkları her bir hareketten zevk almıştı. Hatta beni tutan adamlar onun adamlarıydı. Buradaki Han'ın bir adamı bana acıyıp bunları anlatmıştı. Sonra ise Han tarafından ya öldürülmüş yada ceza almıştı. Bir kaç gündür ortalıkta görmemiştim onu.

Belindeki kemeri yavaşça çıkardı Han. Korkacağımı falan mı düşünüyordu bu? Kıyafetimin onca işkenceden sonra çoğu yeri yırtılmıştı. Sırt kısmını göremesemde paramparça olduğunu hissedebiliyordum. Kemeri ile belime vurmaya başladı. Hayır, yine ağlamıyordum. Çığlık falanda atmıyorum. Evet canım fazla acıyor, ancak onca günden sonra istemsizce alışmıştım bu acılara. Her bir kemer vuruşundan sonra daha fazla kahkaha atıyordum. Acı yüzüme bulaşsada kahkalarımın ardı arkası kesilmiyordu. En sonunda kahkahalarım sinirini daha fazla bozunca elindeki kemeri yere atarak odadan sertçe çıktı. Odada kamera yoktu. O kadar ıssız bir yerdiki kamera takmakla bile uğraşmamışlardı. Belkide kaçmayacağımı bildiği için yada başka bir sebeptendi kameraların olmaması. Kahkahalarımın sesi daha da yükseliyordu odada. Hayır, kahkaha atmıyordum artık. Çığlık atıyordum. Yine ağlayamıyordum. Deliriyordum. Zaten hic akıllı olmamıştım ki. Altımdaki tabure hareketlerim yüzünden yana doğru devrilirken bende tabure ile düştüm. Sırt üstü yere düşünce o kadar yüksek sesli bir çığlık attım ki odaya doğru gelen adım sesleri duydum sonra başka bir ses ve adım sesleri kesildi. Sol kolumun üzerine tüm ağırlığımı vererek yana doğru döndüm. Ayaklarım yardımıyla uzandığım yerden hafifçe doğruldum. Ayaklarımı yere geri geri sürerek başımı arkamdaki duvara yasladım. Hayır, hala ağlamıyordum.

Yarım saat kadar olmuştu sanırım ki ayak sesleri duymaya başladım. Başkası geliyordu. Diğerlerinin ayak seslerini ezberlemiştim artık. Han ben korkayım diye adımlarını fazla sesli atardı. Diğerleri daha sessizlerdi. Buradaki çoğu kişi bana acıyordu. Onun için beni ürpertmemek adına hep sessiz adımlar atıyorlardı. Şuan gelen kişi ise ne beni korkutmaya çalışıyor ne de beni korkutmamaya. Belkide bana gelmiyordur diye düşünürken odanın kapısı açıldı ve gördüğüm yüz ile başımı duvardan çektim. İstemsizce ürpermiştim. Sinirlenmemek elde bile değildi. Kaşlarımın çatıldığını görünce gülümsedi Çağatay. Evet, gelen kişi o pislikti. Kendisinden o kadar nefret ediyordum ki kalbim hızla çarpıyordu. Yanındaki adama gitmesini işaret etti. Adam başta istemesede odadan çıkıp kapıyı kapattı.

"Senin burada ne işin var? Başkalarının hayatlarını mahvetmeye gitsene!" Alayla güldü Çağatay. Yanıma doğru ilerdi ve ilk önce bedenimi sonra ise odayı inceledi.

"Berbat görünüyorsun. Ancak seni bu hale ben getirmedim. Neden bana bu kadar sinirlisin ki?" Ciddi olmayı ya beceremiyordu yada istemiyordu. Alaycılığı sesine de bulaşmıştı.

"Ya siktir git. Senin kendini tatmin etmeye çalışmaların ile uğraşamayacağım." Oda yanıma oturdu ve sırtını duvara yasladı. Burada kaldığım günlerin hiç birinde Pars ve Paris'ten haber alamamıştım. Belki iyilerdi belki değillerdi ama bu işin elebaşı da Çağatay olmalıydı. Çocukları babalarına veren.

"Neden onunla evlenmeyi kabul ettin? Bildiğim kadarıyla o senin tipin bile değil." Bir yandan da bileklerimdeki halatı açıyordu. Şaşkınlıkla onu izlemeye başladım. İzni var mıydı ki?

"Soruma cevap versene. Öyle bakma, canım istedi." Halat bileklerimden aşağı düşünce geri çekildi Çağatay. Ellerimi belimde bağlamışlardı. Bileklerimi yavaşça gözlerimin önüne getirdim. Morarmışlardı.

"Bunu nereden biliyorsun?" Omuz silkti.

"O gün partideki bakışlarını gördüm senin. Senin ideal tipin kesinlikle benim" alaycı bir gururla söyledi bunları. Güldüm bu dediklerine.

"Eh, yaptıklarını unutunca fazlasıyla yakışıklı geliyorsun gözüme." Oda güldü dediklerime. İkimizin gülme sesleri yankılandı odada. Sırtım hala çok acıyordu. Tek sırtım değil her yerim acıyordu. Ancak yinede gülebiliyorum. Hemde tüm bunlar olurken sadece izleyip keyiflenen bir psikopatla.

"Hala diğer soruma cevap vermedin Hilal" Gülüşüm kesildi bu sefer. Derin bir nefes verdim.

"Onunla evlenmezsem ailemi öldüreceğini söyledi. Her ne kadar kendisini sevmesemde bana hiç yalan söylemez o. Acıtacak olsa bile doğruları söyledi hep." Yüzüne bakmıyordum Çağatay'ın. Omuzlarıma değen şeye başka bir şaşkınlıkla baktım yine. Çağatay ceketini çıkarıp omuzlarıma bırakmıştı. Siyah kabanıma ne olduğunu bilmiyordum hâla.

"Ona güveniyorsun yani" acı gerçeğe başımı sallayıp önüme döndüm. Ceket sırtıma değdikçe yakıyordu. Omuzlarımdaki ceketi geri ona uzattım. Kaşlarını çatarak elimi tutarak bana geri uzattı.

"Acıtıyor. Senin zaten sende kalsın." Kıyafetlerini incelemeyi unuttuğumu fark ederek üzerini inceledim hemen. Siyah azıcık bol bir tişört giymişti. Altında ise kot pantolon vardı. Ayakkabıları da tabiki siyah renkteydi. Hangi marka olduğunu anlayamıyordum. Oda dümdüz gri renkte eskimiş bir odaydı ve hiç pencere yoktu. Sadece loş ışığı olan küçük bir ampul vardı odada. Zaman kavramım tamamen yok olmuştu. Tek bildiğim yarın düğünüm olduğuydu. Onuda hep hatırlatıyorlardı.

"Sana aslında yalan söylemedi. Bu konuda haklısın. Ama sana söylemediği şeylerde var. Kardeşin..." korkuyla yüzüne baktım.

"Kardeşime ne oldu?" Sesim korkudan kısık çıkmıştı.

"Öldü. Kalbi bir anda durdu ve öldü." Dümdüzdü sesi. Acıma, üzüntü herhangi bir duygu yoktu. "Anne ve baban ise araba kazası geçirdiler. Sadece bir gün hastanede kaldılar ve sonra öldüler. Araba işini ayarlayan kişi Han'dı. Bana bu planı anlatırken fazla heyecanlıydı. Sana düğünden sonra söyleyecekti. Düğün kısmı fazla sıkıcı olur diye hemen söyleyeyim dedim." Gülümsüyordu. Evet hepsi yalandı. Sadece kalbimi kırmak istiyordu. Han'ı tanıyordum. Bana söylemediyse böyle birşey yapmamıştır. Yapmamıştır dimi?

"Yalan söylüyorsun." Başımı iki yana salladım.

"Hilal, fazla kırılgan birşey olmuşsun sen. İşte ne güzel böyle bir pislik ile evlenmeyeceksin. Belki bakarsın, biz evleniriz. Kim bilir?" Gülerek odadan çıktı Çağatay. Ceketi hala elimdeydi. Beyaz cekete bir süre baktıktan sonra sinirlenerek yere atıp üzerinde zıplamaya başladım. Dizlerim ağrıyınca yere oturdum. Hayır, ağlamıyordum. Biz evlenirsek aileme dokunmayacağını söylemişti Han. O bana söylediklerine hep uyardı. Söz vermişti. Tutardı, değil mi?

Çağatay gidince odaya iki kişi girdi ve kollarımdan tutarak beni ayağa kaldırdılar. Sürüyerek dışarı çıkardılar. Birkaç merdiven çıkınca kocaman bir salona girdik. Koltuklarda oturan birkaç kişi bana hem acıyarak hemde nefretle bakıyorlardı. Hiçbiri umurumda değildi. Beni salonun ortasına resmen atarcasına bıraktı adamlar ve odadan çıktılar.

"Bunun gibi bir paçoza mı vereceğiz oğlumu?" Dedi küçümseyerek koltuktaki yaşlı olsa bile -estetiklerden galiba- genç duran kadın. Yaşlılık ve gençlik arası bir görünümü vardi kadının. Tabiki tanıyordum bu kadını. Han'ın annesi Sevda hanım. Beni tanıyordu. Yinede tanımamazlıktan geliyorlardı. Hepsi beni tanımamazlıktan geliyorlardı.

"Keşke bir kıyafet falan giydirselermis. Dilenci gibi duruyor." Dedi acıyarak bu sefer Han'ın ablası. Hepsini görmezden gelerek odayı incelemeye başladım. Beyaz renkli fazla düz salondu. Tavan bembeyaz olsada kocaman, saraydakiler gibi, lamba takmışlardı tavanın ortasına. Salonun ortasında iki tane kremrengi koltuk vardı. Karşı karşıyalardı. İki koltuk arasında gri renkli masa vardı. Masanın biraz gerisindeydim ben. Odada ise Han'ın ailesi vardı; annesi, ablası, teyzesi, ona aşık olan kuzeni. Bir kişi daha vardı. Bana merhamet ve acıyla bakan tek kişi. Halam. Baba tarafından bize iyi olan tek kişi. Ha

Hâlime acıyordu kesin. Acıyan bakışlarını sinirle Han'ın annesi ve ablasına çevirdi.

"Kızım hakkında düzgün konuşun. Biz mi dedik size bizim kızla sizin oğlanı evlendirin diye. İstemiyorsanız oğlunuza söyleyin düğünü iptal etsin!" Dedikten sonra ayağa kalkarak benim yanıma yürüdü. Kolumu tutarak yerden kalkmama yardım etti. Kolumdaki yaralara parmaklarını değdirmemeye çalışıyordu. Yine o acıyan bakışları. Yaralarımdan daha çok acıtan tek şey bu bakışlardı. Gülümsedim halama. Kolumu tutan elleri ile birlikte yürümeye başladık. Ayaklarım yıkık dökük zeminden yara olmuştu o odada. Yere çıplak ayakla basarken ağrıyorlardı. Salondan çıkıp baska bir odaya girdik. Oda beyaz değildi. Duvarları beyaza yakın sarıydı. Işıkları beyazdı. Uzun ince askılık ve askılığa asılmış gelinlikler vardı. Bir de merhem ve sargı bezi. Bunu bile bana çok görmüştür pislik herif. Bir de boy aynasi ve beyaz düz bir yatak vardı. Halam beni yatağa oturtup merhem ve sargı bezini yatağın yanındaki komodinden aldı. Yanıma oturunca sırtımı halama döndüm. Halam zaten parçalanmış olan kıyafeti biraz aşağı çekti. Elbise belimin altında bir yerlerde durdu. Merhemi parmağına sıkarak sırtıma sürmeye başladım. Yaralarım yanınca dişlerimi sıktım ve gözlerimi kapattım. Sonra ise saygıyı sadece sırtıma değil sırtımdan başlayarak gögüsümün az üstünden devam etti. Saygıyı bedenimin üst tarafına tamamen sargıyı sararak üst bedenimi tamamen kapattı. Tabi boynum ve köprücük kemiğimin olduğu tarafları sargı ile kapatmamıştı. Sarmayı bitirince bana dikkatlice sarıldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Gülerek kollarımı onun beline doladım. Gerçek bir gülme değildi tabi bu. Halam ağlarken ben gülmezdim.

"O kadarda acı değil hala ya. Altı üstü birkaç yara, gecer ya-" Sözümü kesti halam benden ayrılarak. Ben hala yatakta oturuyordum.

"Sadece yaraların değil Hilal. Abim... baban... onları uzun süre görmedin ve şimdi hiç göremeyeceksin." Yere çökerek içli içli ağlamaya başladı halam.

"N-ne saçmalıyorsun hala sen?" Başını iki yana salladı halam.

"Öldüler Hilal. Arabaları kaza yapmış, kardeşinin kalbi durmuş" Ağlayışı konuşurken siddetlendiği için kelimeleri kesik kesik söylesede dediklerini anlamıştım. Bakışlarım halamda donuklaşırken bedenimdeki tüm hisler çekilmişti. Ne bir duygu ne başka bir his. Ne hissedeceğimi, kim olduğumu, nerede olduğumu unuttum. Gözümden bir damla yaş aktı. Tek hissettiğim şok ve "Sen zaten bunu biliyordun" hissiydi. Hayır Hilal. Oyun bunlar. Çağatay halanı da kandırdı. Ölmedi ailen. Halamdan çekildi bakışlarım. Yerdeki halıyı izlemeye başladım. Neden? Diyordu iç sesim. Neden yapsın ki böyle birşey. Sakın ol Hilal, düşün Hilal, mantıklı ol Hilal.

"Ben onları arayacağım." Telefonum yanımda değildi ki. Halama elimi uzattım. Garip bir şekilde cebindeki telefonu çıkarıp verdi. Ağlamaya devam ediyordu. Kesinlikle bana şaka yapıyorlardı. İlk önce babamı aradım. Açmadı. Sonra annemi aradım. Açmadı. En son kardeşimi aradım. Açmadı. Sonra ise doktorunu. Birşey olursa diye ezberlemiştim numarasını.

"Alo" diyerek açtı doktor. Sesinde herhangi bir duygu yoktu.

"Şey... Ben Hilal, Hilal Aksoy. Eylül Aksoy'un ablasıyım."

"Bizde kaç gündür size ulaşmaya çalışıyorduk. Üç gün önce kardeşiniz kalbi durarak hayata gözlerini kaybetti. Sorun şu ki kalbi iyiye gidiyordu. Birisinin işi olabi-" telefonu suratına kapattım doktorun. Hayır, hayır, hayır, bu gerçek olamaz. Yataktan ayağa kalktım ve karşımdaki boy aynasına baktım. Yeşil gözlerime, simsiyah uzun saçlarıma, kırmızı dudaklarıma, beyaz tenime. Senin artık bir ailen yok Hilal. Herseyini verdiğin aileni yok ettiler senin. Başımı iki yana salladım ve aynayı tuttuğum gibi duvara fırlattım çığlık atarak. Elime geçen her eşyayı bir yerlere vurarak kırmaya başladım. Halam ağlayarak beni durdurmaya çalışırken onuda ittirerek odayı darmadağın ettim. Evet, bu sefer ağlıyordum.

♣︎♣︎♣︎

Gözlerimi yavaşça araladığımda etrafımda kimse yoktu. Yanlızdım, yine. Kendime gelmeyi bekleyerek gözlerimi kapattım. Açınca odayı incelemeye başladım. Beyaz düz bir hastane odasıydı. Yan taraflarımda başka hastalarda vardı. Bazıları ailesi ile konuşuyordu, bazılarının ailesi hastanın uyanmasını bekliyordu, bazıları ise yalnızdı. Gülümseyerek bana bakan bir kadın vardı yan tarafımda. Hafifçe doğrularak sırtımı yatağın başına yasladım. Acıyordu ama önceki kadar değildi. Acılarda geçiyordu. Kadına isteksiz gülümseme ile bakarak diğer yanıma döndüm. Belki birisi oturur diye sandalye koymuşlardı. Kimse yoktu. Sağ koluma takılı bir serum vardı başımda. Sakinleşmiştim. İlaçlardan dolayı olmalıydı. Gözümden yaş geldi istemsizce. Dizlerimi kendime çekerek kollarımı dizlerimin üzerine koyup başımı kollarıma yaslayarak ağlamaya başladım. Sesiz ama içli içli ağlıyordum. Pars ve Paris yoktu. Annem yoktu. Babam yoktu. Kardeşim... yoktu. Yanlızdım. Hep yanlızdım ama en yanlız hissettiğim an şuandı. Her bir parçasına ayrı imrendiğim, ayrı ayrı koruduğum parçaları darmadağın etmişlerdi ve artık toplayamıyordum. Bende darmadağın olmuştum. Ölmek istiyordum. Sahip olduğum tek şeyi kaybetmiştim. Ailemi.

Kaç saat geçti bilmiyordum ama en sonunda ağlayarak uykuya dalmıştım. O evdede heryeri dağıttıktan sonra güvenliklerin bana bir ilaç vermesi ile uyuyakalmıştım. Sonrada burasıydı. Halam bile peşimden gelmemişti. İçimde hic güzel bir his yoktu. Sadece intikam istiyordum. Uyandığımda başımda doktor vardı. Doktorlardan nefret ediyorum. Bana her dokunduklarında kusmak istiyordum. Kardeşimin ölmesinin sebebi onlardı. Doktor serumu çıkardıktan sonra geri çekildi. Rahatlayarak nefes verdim bende. Rahatsızlığımı fark etti doktor ama sorgulamadı.

"Size psikolog ayarlamamı ister misiniz?" Sadece başımı iki yana salladım doktora. Oda odadan çıktı sonra. Yataktan doğrularak odadan çıktım. Hastanenin koridorları bembeyazdı. Odaların başında bekleyen hasta yakınlarından bazıları sevinçle bekliyordu bazılarının ise ağlamaktan darmadağın olmuştu. Dikkatimi çeken küçük bir çocuk vardı. Yanlız başına ağlıyordu. Ne kadar bana benziyordu. Yüzü de bana benziyordu, aynı benim küçüklüğümdü. Yanındaki mavi sandalyeye oturdum. Birşeyler sayıklıyordu. "Annemi istiyorum! babamı istiyorum!" Diyordu. Ne kadar da bana benziyordu. Uzanıp omuzuna dokununca yok oldu. O an anladım. O benim küçüklüğümdü. Benim küçüklüğüm de artık yanlızdı.

Odada gülümsediğim kadın yanıma oturdu bir süre sonra. Ne kadar geçmişti karşımdaki duvarı izlemeye başlayalı bilmiyordum.

"Kim için bu duvara bakışların?" Diye sordu kadın.

"Ailem..." derin bir nefes aldım. Sanki hiç nefes almıyordum şuan. "Ailem için."

"O ağlayışlarında bu sebeptendi değil mi" Başımı salladım. Göz yaşlarım kurumuştu ağlamaktan.

"Öldüler mi, öldürüldüler mi?" Sırtım istemsizce dikleşti.

"Onlar... öldü- pardon siz kimsiniz ve niye bana bu soruları soruyorsunuz? Han'ın adamı mısın?" Diye çıkıştım kadına. O ise sadece gülümsedi.

"Bende buraya kocamdan gördüğüm şiddet yüzünden düştüm. O da benim ailemi öldürdü. Sonra ise kızımı elimden aldı. Kızımı hatırlamıyorum ama özlüyorum." Kadını inceledim o an. Her yeri morarmıştı. Parmak izleri hala üzerindeydi. Ama sadece yüzü tertemizdi. Şiddetin hiç bir izi yoktu. Kadın 50 yaşlarına yakın duruyordu ama o kadarda yaşlı değildi. Saçlarının bazı kısımları beyazlamıştı diğer kısımları siyahtı. Çok güzel bir kadındı. Zapzayıftı. Bunların hiç biri güzelliğini engelleyememişti. Bana Han ile olacak bir geleceğin sonunu hatırlatıyordu kadın. Han ile evlenseydim bu kadın gibi olacaktım.

"Anladım. Geçmiş olsun demeyeceğim çünkü geçmeyecek." Hala gülümsüyordu kadın.

"Sende kocandan şiddet gördün değil mi?" Omuz silktim.

"Aslında olay biraz karışık ailemin düşmanı ve benim eski sevgilim onunla evlenirsem ailemi koruyacağını evlenmezsem öldüreceğini söyledi. Bende onunla evlenicektim. Bugün düğünümüz vardı..." saat vardı karşımda saat sabah 10'du. "... Ama o beni kandırdı ve ailemi öldürdü. Psikopat aptalın tekiydi. Ve bunları yine başka bir düşmanımdan öğrendim. Ailem öldürüldü benim" elini omuzuma yasladı kadın.

"Bir süre sonra alışırsın ama sen sakın benim gibi intikam almamazlık yapma. Aileni gururlandır. Ben gururlandıramadım. Sana bu yüzden yardım etmek istiyorum. Annem ve babam kocam ile evlenmemi istemiyorlardı onun için bana küslerdi ama yinede beni çok severlerdi. Zengin bir ailem vardı onlar ölünce hepsi bana kaldı." Bana gülümsüyor olsa bile gözünden yaş aktı kadının. Kaderlerimiz ne kadar benziyordu. Benimde gözlerim doldu yine.

"Nasıl alıştın? Bu acı nasıl geçecek söyleyin bana lütfen! Dayanamıyorum çünkü ben. Ağlasam geçmiyor, kalbimde kocaman bir boşluk var. Sanki herşey sessizleşti. Sanki hayatımdaki tek ses benim ailemdi. Yapayanlız kaldım ben. Ruhum gitti sanki bedenimden. Bende ölseydim keşke. Ama biliyor musunuz ben ilk defa ölmek istememiştim. Belkide isteseydim onlar ölmeyecekti. Beni yüzümden öld-" kadın bir anda beni kendine çekerek öyle bir sarıldı ki annemin sıcaklığı kadar olmasada anne sıcaklığını hissettim. Dayanamadım daha fazla. Ağlamaya başladım. Kadında ağlıyordu. Sırtıma düşen damlalardan anlamıştım. Eli saçıma ulaşınca saçlarımı okşadı.

"Şşt, hayır hayır sakın böyle deme. Sen hiç birşey yapmadın. Hepsini Han dediğin adam yaptı. Sen suçsuzsun." Eskiden olsa gülerdim kadının sözlerine. Artık gülmek için bile nedenim yoktu. Ben artık kötü biriydim.

Bir süre daha sarıldık kadın ile. Sonra uzaklaşan ben oldum.

"Adınız neydi bu arada?" Hala gülümsüyordu kadın.

"Eylül. Senin?" İçime yine bir burukluk düştü.

"Ölen kardeşimin adıda Eylül'dü. Kaderiniz ona benzemesin inşallah. Hilal bende."

"Tesadüfe bak sen. Kardeşim yoktu benim. Bu acını anlayamam bak" Gülümsemeye çalıştım. Beceremedim. Kadında çok üzerinde durmadı zaten. Kalktı kadın bir süre sonra yanımdan.

"Birkaç kontrolüm var. Üzülme diye demediler sana ama yaraların berbat durumda. Çabuk toparlan kızım. Senin sana ihtiyacın var. Burada kalırsan yaralarını iğleştiricekler. Karar senin." Ne diyeceğimi bile dinlemeden gitti yanımdan. Bende kalktım oturduğum yerden. Burada kalmak istemiyordum. Üzerimde hastane kıyafetleri vardı. O iğrenç siyah elbisem gitmişti. Han neredeydi? Halam neredeydi? Neden yanlızdım şuan, bilmiyordum. Ben ilk defa hiç birşeyi bilmiyordum ve artık öğrenmek istemiyordum. Tek bildiğim artık kimseye çaba harcamayacaktım. Hastane sessizdi. Yada ben artık hiçbir ses duyamıyordum. Sağır mıydım? Hayır. Hastaneden çıplak ayaklarım ile çıktım. Hastane ıssız bir yerdeydi. Etrafa baktım. Han'ın hiç adamı yoktu. Neden? Saçlarıma düşen yağmur damlalarına baktım. Ne güzellerdi. Ben yağmurdan nefret ederdim aslında. Ama bugün çok güzellerdi. Annem çok severdi yağmurları. Onu bana hatırlatıyordu artık yağmurlar. Annemi hatırlatan bir şeyden nefret edemezdim. Yürüyerek hastaneden çıktım. Yol boyunca yanımdan kaç araba geçti, kaç insan geçti bilmiyordum. Eskiden bunları içten saymak en sevdiğim şeydi. Ayaklarımdaki yaralar taşlara değdikçe daha kötü oluyordu. Yağmur kirpiklerimden düşüp yanağımda süzülürken sanki ağlıyordum. Şuan ağlamak bile istemiyordum. 16 yıldır hiç ağlamamıştım. Düşüncelerime yine gözlerim doldu. Ben artık kötü biriydim. İçten içten inandığım tek şey ağlamazsam hep iyi bir insan olacağımdı. Çünkü iyiler ağlarlarsa iyi olacakları İnsanlara acı verirlerdi. Pars demişti sonuçta. O hep haklıydı. Yine yanağımdan yaşlar süzüldü. Yine akıyordu gözyaşlarım. Ailem ölünce ben kötü biri olmuştum. Şuan kalbimi acıtan en büyük sebeplerden biriydi bu. Ben kötü bir insan olmuştum. Oysaki hep iyi kalabilmek için çok çabalamıştım.

Ağlaya ağlaya bitirdim yolu. Sadece yürütmüştüm. Çok ıslanmıştım. Güneş batacaktı birazdan. Öğlen olmuştu. Evi izledim bir süre. Aileme bu evi ben almıştım. Bahçeli iki katlı küçük bir evdi. Daha güzel bir ev almak için çok uğraşıyordum ama artık alamayacaktım. Bahçenin kapısını açarak eve girdim. Eskiden olan o televizyon sesi ve yemek kokusu yoktu şimdi evde. Annem hasta olduğu için yemeği yapan babam televizyonu izleyen annem olurdu. Aslında izlemezdi. Sessizlik olunca korkardı onun için eve her geldiğimde televizyon açık olurdu. Yoktu artık ikiside. Eve girince direkt mutfak ile birleşik olan salona giriyorduk. Koltuğa oturup televizyonu açtım. Hiçbir kanalda durmadım. Gezdim durdum. Sonra bıraktım kumandayı. Radyo açılmıştı. Çalan şarkı Bak Bana sarkisi çalıyordu. Kalktım mutfağa girdim. Bardaklıkta babamın sigarası duruyordu. Alıp içinden bir tane aldım. Çakmak hemen yanındaydı. Onuda alıp merdivenlere oturdum. Salondan çıkınca direkt merdiven karşınıza çıkıyordu. Sigarayı dudaklarımın arasına yaslayarak ateşi yaktım. Sigaradan derin bir nefes çekip havaya bıraktım. Bir süre bunu tekrarladım.

"O bir tepe, ben bir ova

Koyulmuşuz aynı yola

O gök mavi bense kara

Koyulmuşuz aynı dünyaya" diyordu şarkı. Ne kadarda güzeldi şarkı. Yağan yağmur,sigara ve bu şarkı. Çok uyumluydular.

Sigaranın son izmaritide ayağıma düşünce yere bastırarak söndürdüm. Ayağa kalkıp mutfağa geri dönerek dolabı açtım. Şarkı bitmiş sunucu konuşuyordu. Buzdolabında babamın yaptığı hazır mantıyı gördüm. Pişirmeden masaya koydum kabı ve kaşık aldım çekmeceden. Sandalyeye oturup yemeye başladım. İlk kaşıktan sonra yine doldu gözlerim. Uzun zamandır babamın yemeklerini yememiştim. Ne kadarda özlemiştim aile yemeklerimizi. Şimdi o aile masasında tek başımaydım. Önceden masanın başında babam otururdu. Ben hemen onun yanında otururdum. Annem karşımda otururdu. Kardeşim ise hemen benim yanımda. Sonra kardeşim hastande yaşamaya başladı ve öldü. Annemin psikolojisi bozuldu ve sonunda öldü. Babam ise aramızdaki normal olan tek kişiydi ve oda sonunda öldü. Birgün benimde ismim bu listede olacaktı. Ailesi yaşasın diye başka hayatları karartan Hilal sonunda ailesini kaybetti ve öldü. Son cümlem bile belliydi. Benimde hikayem böyle bitecekti. Mantıya göz yaşlarım düşse bile durmadım. Yemek bitince çığlıkla kaşığı karşımdaki duvara fırlattım. Duvardaki tabloya çarpınca tablo yere düştü. İçindeki resim zarar görmemişti. Resim bizim aile resmimizdi. Uzak değildi bana cam kırıkları ile dolu olan tablo. Sandalyeden kalkarak sandalyenin yanında diz çöktüm. Göz yaşlarım hala akarken cam parçalarına odaklanmıştım. Kendimi öldürebilirdim bu parçalarla sonra gözlerim aile tablosuna ilerledi. Ama ailemin intikamı için yaşamalıydım. Gözlerim cam parçasına geri döndü. Aileni görmek için şimdi öl Hilal. İç sesimi dinleyerek cam parçasını elime aldım. O kadar sıkıyordum ki elim kesilmişti. Cam parçasını boynuma dayadım. Bakışlarım yine aile resmimize döndü. Onların intikamını almalısın sen. İçsel bir savaş sonrası camı çektim boğazımdan. Onlar için yaşayacaktım.

Ayağa kalkarak salondan çıkarak merdivenlerden yukarı çıktım. Kardeşimin odasına girdim. Oyuncakları, kıyafetleri, yatağı herşeyi yerli yerindeydi. Oyuncak sepetinin başına oturup tek tek çıkardım oyuncakları. Çoğu ile anılarımız vardı. Hepsi tek tek aklıma dolarken gülümsedim. Sonra kalktım kıyafetlerini karıştırdım kardeşimin. Hepsi ne kadar güzeldi. En sonunda ise yatağına uzanıp burnumu, kardeşimin yastığına yasladım. Her nefes alışımda burnuma kokusu doluyordu. Ne kadar çok ağlamıştım bu gün. Gözyaşlarım yastığa dökülürken kardeşimin kokusu içime işliyordu. Kaç aydır odaya girmemiş olsa bile kokusu hala odasındaydı kardeşimin. Saçlarım ve üstüm başım ıslak olunca baş ağrısı başlamıştı başımda. Ağlaya ağlaya tam uykuya dalacakken aşağıdan bir ses duydum. Yanlış duyduğumu düşünerek yerimden kalkmadım. Televizyonun kapandığını duyunca kaşlarımı çatarak gözlerimi açtım. Etrafı tarayarak elime alabileceğim güçlü bir nesne aradım. Demirden yapılmış oyuncağını görünce yataktan kalkarak demir kazma şekilindeki fazla uzun olmayan oyuncağı elime aldım ve odadan çıktım. Dikkatli adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Salonun ortasında etrafını inceleyen adamı görünce rahatlasam mı, şaşırsam mı bilemedim. Oyuncağı yere bırakarak adama doğru ilerlemeye başladım.

"Neden buradasın? Artık seni görmem diye düşünüyordum." Arkasını döndü adam. Beni görünce gülümsedi. Çağatay'dı gelen.

"Olanlardan sonra bir omuza ihtiyacın olur diye düşünmüştüm, haksız mıyım Hilal?" Yanından geçerek koltuğa oturdum. Oda yanıma oturdu.

"İhtiyacım olan omuz sen değilsin. Burada olacağımı nereden bildin?" Karşımdaki televizyona bakıyordum. Salonumuzun duvarları açık renkli bir turuncuydu. Annem turuncu rengine bayılırdı. Koltukları ise biraz daha koyu bir turuncuydu. Biri televizyonun karşısındaydı diğeri ise merdivenin olduğu minik odaya çıkan kapının yanındaydı. Mutfak ise salondan farklıydı. Beyazdı mutfağın duvarları. Küçük bir mutfaktı. Biraz durdu Çağatay. Sonra ise konuştu.

"Han'ın evine gittim. Düğün ertelenmiş öyle dedi. Yalan söylüyordu kesinlikle. Planları suya düşünce. Senin hastanede olduğunu söyledi. Hastaneye gittim. Çıktığını söylediler. Bende burada olacağını düşündüm. Ailenin evinde." Sırtımı koltuğa yasladım. Eskisi kadar olmasada bana Han'ı hatırlatacak kadar acıyordu sırtım.

"Eh, sanırım sana teşekkür etmeliyim. Sen demeseydin belki bir aptal ile evli olacaktım şuan. Sağol." Kolunu omuzuma sarıp beni kendine çekti Çağatay. Şaşırarak yüzümü ona çevirince onunda beni izlediğini gördüm. Neredeyse burunlarımız bir birine değecekti.

"Bu güzelliğin bir aptal ile olmasını istemeyecek kadar iyi biriyim." Bakışlarında alaycı bir eğlence vardı. Onunla alay ederdim önceden olsa ama şimdi içimden hiç birşey yapasım gelmiyordu. Eskilerim bana çok uzakmış gibi geliyordu. Başımı çevirerek kolunu üzerimden çektim. Kendisinden uzaklaştım.

Bir süre sustuk ikimizde. Ben ne desem bilemiyordum o benim konuşmamı bekliyordu. En sonunda dayanamayan yine o oldu.

"Hareketlerine dikkat et şu sıralar, Han yakında düşer senin peşine." Omuz silktim sadece.

"Babam Han'dan hep nefret ederdi. Şu zamana kadar izin vermediği tek ilişkim Han ile olandı. Şimdi anlıyorum babamı. Haklıymış." Yüzümü ona çevirdim. Kaşları çatık bakıyordu.

"Ona gerçekten aşık mıydın?"

"Ne?" Sesinde duyduğum sinir miydi?

"Ona gerçekten aşık mıydın?" Sanırım biraz onunla uğraşabilirdim.

"O zamanlar aşıktım. Sonra ayrılmak zorunda kaldık. O ise bana takıntılı kaldı." Kaşlarını daha fazla çattı. Gülmemek için kendimi zor tuttum.

"Onun için mi ağladın az önce" gülmek ile şaşırmak arasında kaldım. Bende kaşlarımı çattım.

"Hayır, ne alaka?" Koltukta bana yaklaştı.

"Ne bileyim. Aşıkmışsın ya, belki evlenemediğiniz için ağladın belki." Başımı iki yana salladım.

"Yok be, o kadar değil. Zaten aileme zarar vermesin diye onunla evlenecektim." Kaşları düzeldi sonunda.

"Artık ona aşık değilsin yani." İstemsizce güldüm haline. Kısa sürdü gülmem tabi. Güldüğüm şey tepkisiydi. Sanki masum birisi gibi tepkiler veriyordu söylediklerine. Gülümsedi gülüşüme.

"Bak güldürdüm seni. İyiki varım ama değil mi?"

"Belkide varsındır" Hatırladığım gerçeklerle yüzüm yine asıldı. Ailem ölmüştü. Ailemin ölmesine katkıda bulunan adam yanımda oturuyordu ve ben onunla acılarımı unutup gülebilmiştim. Hemde ailemin katiline yardım eden adamla. Bakışlarımı çektim ondan. Yüzüm asılınca onunda gülüşü soldu.

"Neden ona yardım ettin Çağatay? Beni bu kadar mı sevmiyordun? Yada bizi. Ailemi"

"Ben ona yardım etmedim ki. Sadece planını biliyordum. Sana anlattım."

"O gün ben dövülürken izledin. Şimdi ise beni eski sevgilimden kıskanıyorsun. Beni o adama bıraktın ve şimdi yanıma gelip derdimi dinlemeye çalışıyorsun." Gülümsedi Çağatay.

"O gün canım çok sıkılmıştı. Sen onları dövsen seni öylede izlerdim ama dövülen sen oldun. Sonra gelip seni aldı gitti Han. Sizin saçma olayda olmak istemedim. Sonra izlediğim için beni onların tarafındayım sandılar. Bana gelip tüm planını anlattı. Seni tanıyormuş güya. Seninle evlenirse sen aileni bir şekilde güvene alıp ondan ayrılırmışsın. Onun için senin aileni öldürdü. Ama bence sana acı vermek istiyordu. Pisliğin teki. Sanada düğünden hemen sonra söyleyecekti. Hem seni kendisine ait yapacaktı hemde seni paramparça yapacaktı Planını mahvettim ben onun. Sakın senin yanındayım falan düşünme. Ben tarafsızım. Hem sana acı veririm hem ona. Hem senin yanında gibi dururum hem onun. Ben sizin hem herşeyiniz hemde hiç birşeyiniz olurum." Bildiğim bir gerçekti onun tarafsızlığı.

"O zaten ailemi öldürecekti. Bunu hep biliyordum. Konu ben değildim. O benim ailemi sevmiyordu. Evliliĝimize karşı çıkıcaktı ailem. İşini çabuk halletmek istedi. Ama ben aptal gibi ona güvendim. Allah benim belamı versin ki ona güvendim. Bişey olmaz dedim, o bana verdiği tüm sözleri tutar dedim, ailem yaşasında ben öleyim sorun olmaz dedim. Ölmedim ama parçalandım. Ama keşke ben ölseydim de onlar yaşasaydı." Gözlerim doldu yine ve yine. 16 yıl sonra ilk defa ağlıyordum ama hayatım boyunca ilk defa bu kadar ağlamıştım. Yapayanlız olmak ne zor birşeymiş.

"Zaten bir gün öleceklerdi. Boş yere o güzel gözyaşlarını dökme. Birde şuan fark ediyorum, seni ilk defa ağlarken görüyorum. Çok çirkin oluyorsun. Ağlama bir daha." Sinirle yüzümü ona çevirdim. Bana tiksinti ile bakıyordu. Koltuktan kalktım.

"Senin o boş yere dediğin şey benim ailem, Çağatay. Allah şaidim olsun bir daha ailem hakkında konuşursan seni mahvederim!" Güldü bu sefer.

"Haklıyım ama Han öldürmese başkası öldürecekti aileni. Hızlıya getirdi sevgilin. Kardeşin za-" Yüzüne geçirdiğim yumruk ile sözü kesildi. Şaşırmadı, kızmadı sadece kahkaha attı. Ben zaten sinirliydim. Çağatay'ın yakalarından tutarak yüzünü yüzüme yaklaştırdım.

"Senin gelmişini geçmişini sikerim" dedim kısık bir tonla. Aptal sırıtışı sinirlerimi bozuyordu.

"Siksene. Çok merak ettim şuan." Yakasından tutarak kendisini yan taraftaki duvara fırlattım. Üzerine yürüyerek yumruklarımı karnı ile yüzünde gezdirdim. İstemesede bir noktadan sonra çektiği acı yüzünden okunuyordu. Durmadım. Ağızından kan gelene kadar durmadım. O gün aynısı bana yapılırken keyifle izlemişti. Şimdi o keyif sırası bendeydi. Elime kan kusunca karnındaki elim durdu. Iyy, iğrenç kanı elime değdi. Acımasızca gülümsedim. Bir adım sarsak bir şekilde geri çekildim. Üzerimdeki tüm sinir ve hıncımı Çağatay'dan çıkarmıştım. Nefesimi düzene sokana kadar bekledim. O da kendini toparlamak için bir süre duvara yaslı bekledi.

"Fena değildi. Rahatladın mı şimdi?" Nefes nefese başını kaldırdı Çağatay. Sırtını duvara yaslayarak yere oturdu. Gülmeye başladım. O da gülmeye başladı.

"Yinede bir daha ailemden bahsetme." İki elinide yukarı kaldırdı.

"Korkuyorum senden zaten artık." Bende onun yanına oturdum. Gözleri yüzümde gezindi. Saçlarıma bakarken bir süre oyalandı. Sonra ise ayağa kalkarak salondan çıkarak merdivenlere yöneldi. Anlamayarak beklemeye başladım kendisini. Elinde havlu ile döndü. Büyük ihtimal annemin havlusuydu. Yanıma geçip omuzumdan tutarak kendisine sırt döndürdü beni. Havluyu saçlarımda nazikçe gezdirmeye başladı.

"Aileni gerçekten bu kadar çok mu seviyorsun?" Karşımdaki kapalı televizyonu izledim.

"Evet. Onlar benim herşeyimdi. Sen sevmiyor musun?"

"Babanı bende severdim. İyi adamdı vesselam."

"Senin aileni diyorum. Kendi aileni sevmiyor musun?" Bir süre sustu. Derin bir nefes verdi sonra.

"Aptal mısın da yağmurda çıplak ayakla o kadar mesafe yürüyorsun? Hasta olacaksın. Bari saçlarını kurutsaydın." Konuyu bilerek değiştirdi bende sorgulamadım.

"Ya ne bileyim. Kalbim ağrıyordu. Bende hemen buraya gelmek istedim. Hastane dar geldi."

"Evini de biliyor artık. Nerede kalacaksın?" Düşündüm biraz. Bilmiyordum.

"Pars ve paris yok. Onlarda kalmak bile mucize şuan. Başka arkadaşım da yok riske atabileceğim. Burada da kalamam. Bilmiyorum nerede kalacağımı."

"Pars ve Paris nerede biliyorum ama sana yardım etmem ona göre." Şaşkınlıkla ona döndüm. Nasıl?​

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.