İçeriğe geç

Kopuk Bağlar

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kopuk Bağlar

Bölüm 2

Kanla Yazılan Kader

‘’Nereye gidiyorsun? Kimsin sen?’’ Bacağımdaki kurşun yarasına aldırmadan koşmaya çalışıyordum ama acı artık dayanılmaz olmuştu. Pantolonumun üzeri kan lekeleri ile kaplıydı. Karşımdaki adam, omzuna saplamış olduğum bıçağı tutarak koşuyordu. Yüzündeki simsiyah maske, karanlıkta onu görmemi engelliyordu fakat hareketlerini az da olsa görebiliyordum. Etrafta birkaç sokak lambası vardı. Birkaç sızıntı şeklinde yaydıkları ışıklar, önümü görmemi az da olsa kolaylaştırıyordu. Sokağın sonundaki üç katlı evimizin içine girip kapıyı hızlıca çarptı. Ben de eve girdim çünkü içeride onlar vardı ve uyuyorlardı. Onlara zarar verebilirdi. Zemin katta olduğumuz için oklarımı ve yayımı alabilirdim. İçinde spor eşyalarımın bulunduğu dolaba doğru koşup kapağını açtım. İçinden birkaç tane oku ve yayımı aldım. Dün Asya ile antrenman yaptığımız için yaylarımız kullanılmaya hazırdı. Bunları yapmam yalnızca beş saniyemi aldığı için onların uyuduğu odaya erişememişti. Hızlı olup onu yakalamalıydım. Merdivenlerin üzerinde koşmaya başladığımda daha da hızlandı. İçeriden gelen televizyon sesini duyup oturma odasına yöneldi. Bir yandan koşuyor, bir yandan da oku yayımın ucuna takmaya çalışıyordum. Oku takmam bittiğinde nişan aldım ve onu sırtından vurdum. Fakat bu onu etkilememişti. Az önce olduğu gibi koşmaya devam ediyordu. Sendelememişti bile. İçerisinden televizyon sesi gelen odanın kapısını açıp içeri daldı. Onun arkasından ben de içeri girdim. Belindeki silahı çıkarıp onlara doğrulttu. Fakat… dört kişilerdi. Annem, Asya, Buket teyze ve… ben. Ben de vardım aralarında. Kendime bakıyordum. Alnımda bir yazı belirmişti: Bunu bana neden yaptın? Yüzü maskeli olan adam, tetiği çekmek üzereydi. Kendime gelip onu engellemem gerekiyordu. Elimdeki oklardan birini ona saplamaya çalıştım. Fayda etmemişti. Silahı tutan elini indirmeye çalıştım. İşe yaramıyordu. Eli, hala havadaydı ve yerinden bir santim oynamıyordu. Tetiği çekti, düğmeye bastı. Çığlık atıyordum fakat onlar da fayda etmiyordu. Sanki çığlıklarımı duyan yoktu. Adam, karşımdaki beni vurmuştu. Karşımdaki herkesi vurmuştu. Alnımdan akan kan, yere damlıyordu. Yere bazı harfler oyulmuştu. Yere akan kan, harflerin içini dolduruyordu. Bir cümle oluşmuştu yerde: ‘’KANLA YAZILAN KADER.’’ Kaderim kanla yazılıydı. O, ‘’Kanla Yazı- lan’’dı. Siyah maskeli adam, silahı kendi başına doğrultmuştu. Tekrar tetiği çekti ve tekrar düğmeye bastı. Hızlıca yere düştü. Başından kan akmıyordu, mavi renkli bir sıvı akıyordu. Yer-deki oyuk, şekil değiştirmeye başlamıştı. Boğumlanıyor, bir çiçek şeklini alıyordu. Bu, bir lale-ydi. Mavi sıvı, içini dolduruyordu. Etrafa tanıdık, güzel bir koku yayılmıştı. Bunlar olurken, annemin ve diğerlerinin oturduğu koltuğa doğru ilerlemeye başlamıştım. Ambulansı arayıp onları kontrol etmem gerekiyordu. Koltuğun önünde durup karşımdaki Efla’nın elinden yere düşmüş olan telefonu aldım. Telefon açılınca ‘’acil durum’’ yazısının üze- rine tıklayıp 112’yi tuşladım. Telefonun hoparlörünü açıp koltuğun üzerine bıraktım. Daha sonra iki elimle Asya’nın ve annemin ellerini tuttum. Nabızlarını hissetmeye çalıştım. O sırada telefon açıldı. ‘’Burada dört yaralı var.’’ Karşı taraf cevap verecekken gözlerim karardı, etraf siyaha büründü. ‘’Efla, hadi uyan kızım.’’ Annemin omzumu tutan ellerini hissedince bunun bir rüya olduğunu anladım. Gözlerimi yavaş yavaş açmaya başladım. ‘’Günaydın kızım.’’ Doğrulmaya çalışarak cevap verdim: ‘’Günaydın anne.’’ ‘’Sen elini yüzünü yıkayıp gel kızım. Biz kahvaltıyı hazırlıyoruz.’’ Yerde duran panduflarımı giyip annemi başımla onayladım. Onayımı alınca odadan ayrılıp aşağı kata inmeye başladı. O odadan çıkınca esneyerek yürümeye başladım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkamam gerekiyordu. Banyonun kapısının önünde durup içeride kimsenin olup olmadığını kontrol etmek için kapıyı tıkladım. Ahşap banyo kapısının altı yere teğet olduğu için ışık sızdırmıyor-du. İçeriden ses gelmeyince kapıyı açıp içeri girdim. Kapıyı tekrar kapatıp klozetin önüne yü-rüdüm. Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Gece gördüğüm rüyanın bir anlamı olma-lıydı ve ben o anlamı bulmalıydım. Bazen rüyalarımız, bize yol gösterirdi. Bu yüzden onları anlamalıydık. Onlar, bizim bilinçaltımızın oyunlarıydı. Bilinçaltımız, en çok düşündüğümüz şeyleri, ne yapmamız gerektiğini bize gösterirdi. Rüyamı anlamalıydım. Onu anlarsam ne yapabileceğime dair aklımda bir fikir oluşurdu ve ben de yol haritamı ona göre çizerdim. Rüyamda bazı simgeler vardı. Mavi gül… kan… kader… Bunlar bana tanıdıktı. Yabancı değillerdi. Tıpkı ismim ve soy ismim kadar iyi biliyordum onları. Mavi gül, benim bir zamanlar en sevdiğim çiçekti. Kan, benim kaderimdi. Hayatım bile kanla başlamış, kanla yazılmıştı. Mavi gül, onun bana verdiği son hediyeydi. Ya da son değildi. Bana verdiği son hediye, temkindi. Onun sayesinde, onların sayesinde insanlara güvenilmeyeceğini öğrenmiştim. Özellikle onlara… kendilerini kainatın efendisi sananlara… kadınlara yaşama hakkı tanımayanlara… hemcinslerimin bütün haklarını ellerinden alanlara… erkeklere… Onlara güvenemezdim. Beş dakikadır tanıdığım bir kadına güvenirdim ama onlara asla. ‘’Kahvaltı hazır kızım! Yarım saat içinde çıkmazsak geç kalacaksınız.’’ Annemin sesini duyup yerimden kalktım. Bugün kursumuz vardı ve geç kalırsak kursa alınmayabilirdik. Hızlıca üzerimi düzeltip elimi yüzümü yıkamam gerekiyordu. Düşünmeye sonra devam etmeliydim. Aynanın karşısına geçip musluğu açtım ve avuçlarıma su doldurmaya başladım. Yüzümü bol su ile yıkayıp aynalı banyo dolabının kapağını açtım. İçinden tarağımı, birkaç tel tokamı ve birkaç kremimi çıkardım. Hava sıcaktı ve cildim kuruyordu. Saçımdaki tokayı çıkarıp lavabonun kenarına koydum. Dolabın içinden çıkardığım tarağı alıp saçlarımı taramaya başladım. Siyah ve düz saçlara sahip olduğum içi çok fazla taramama gerek yoktu. Neredeyse hiç karışmıyorlardı. Bu yüzden sadece otuz saniye sonra taradığım saçlarımı toplamaya başlamıştım. Saçlarımı sıkıca bağlamam gerekiyordu. Bugün dövüş kursuna gidecektim. Dövüşte saçlarım önüme gelirse dikkatim dağılırdı. Bu yüzden saçlarımı sıkıca bağlayıp perçemlerimi tel toka yardımı ile sabitledim. Saçımın bozulup önüme gelmesini engellemek için lavanta yağı sıktım. Artık en sevdiğim çiçek mavi lale değildi. Lavantaydı. Çünkü ben mordum o maviydi. Saçım ile ilgilenmeyi bırakıp az önce dolaptan çıkarmış olduğum tarağımı ve tel tokaları tekrar yerlerine koydum. Lavabonun üzerindeki krem kutularından birini açıp ellerime krem sürmeye başladım. Daha sonra kapağını kapatıp bir güneş kremini elime aldım ve yüzüme sürdüm. Bu, hem güneşten koruyan hem de nemlendiren bir krem olduğu için başka bir nemlendiriciye gerek duymadan kremleri tekrar yerlerine koydum. Sweathshırtümün altında zaten dövüş kıyafetim olduğu için giyinmeden önce krem sürmeyi tercih etmiştim. Koridordaki analog duvar saatine baktığımda aşağı inmek için fazla vaktimin olmadığını fark ettim. En fazla yirmi dakika içerisinde evden çıkmamız gerekiyordu. Oturma odasına gidip telefonumu aldım. Odadan çıkıp aşağı kata inerken bir şey fark ettim. Küçükken çizip merdivenin yanındaki duvara astığım resim hafif buruşmuş gibiydi. Halbuki ben aynı resmi daha dün görmüştüm. Evdeki diğer kişiler, benim bu resme çok değer verdiğimi bildikleri için yanından geçerken bile dikkat ederlerdi. Yani duvara yanlışlıkla çarpıp resmi düşürme ihtimalleri yoktu. Tam o sırada annem seslendi: ‘’Artık mutfağa gelmen gerekiyor kızım, geç kalacağız!’’ Annemin sesini duymamla beraber odağımı resmin üzerinden çekip yürümeye devam ettim. ‘’Geliyorum anne!’’ Mutfağın ahşap kapısının önüne geldiğimde içeriden güzel kokular yayıldığını fark ettim. Annem Buket teyze ve Asya birleşip güzel yiyecekler hazırlamışlardı. İçeri girdiğimde masada duran ve enfes gözüken yiyecekleri gördüm. ‘’Yine neler yapmışsınız. Sizi çok seviyorum. İyi ki varsınız.’’ dedim kıvanç dolu bir ifade ile. Asya, doğradığı domateslerle ilgilenmeyi bırakıp bana döndüğünde yüzünde bir mutsuzluk kırıntısı gördüm. Sanki yüzümde kötü bir şey vardı… Beni görünce yüz ifadesi değişmişti. Az önce ne kadar da mutluydu oysa. Ne olmuştu? Neye üzülmüştü? Az öce bir elma gibi kızaran yanakları, şimdi bir bulut kadar beyaz olmuştu. Az önce masum bir çocuk gibi gülümseyen dudakları, düz bir çizgi haline gelmişti. Mutsuzdu. Aynı zamanda bunu kimseye söylemek istemiyor gibiydi. Bu yüzden ona bir şey sormamaya karar verdim. Yalnız kaldığımızda neden bu kadar üzüldüğünü ona soracaktım. ‘’Sen de iyi ki varsın kuşum.’’ dedi üzüldüğünü belli etmemeye çalışan bir ses tonu ile. ‘’Yapabileceğim bir iş var mı?’’ ‘’Teşekkür ederiz kızım fakat yapabileceğin bir iş kalmadı. İsterseniz siz Asya ile masaya geçin. Biz de bulaşıkları makineye dizip geliyoruz.’’ Annemin dediğini yapıp masaya geçmeye karar verdim. Kendime bir sandalye çekip oturduğumda Asya da elindeki domates tabağı ile masaya doğru yürümeye başladı. Tabağı masaya bırakıp yanımdaki sandalyeyi çekti ve üzerine oturdu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Gerçekçi bir rüya ,hikayeyele alakası var mı?

    1Yanıt