‘’Bırak! Bırak kolumu!’’ dedim. Bir yandan başıma dayadığı silahtan kurtulmaya çalışıyor, bir yandan kollarımı sıkıca tutan ellerini ittiriyordum. Nihayet bir boşluğunu yakalayıp ondan kurtulmak için harekete geçmiştim. Başıma doğrultmuş olduğu silahı tutan kollarına güçlü bir tekme geçirdim. Daha sonra bütün gücümü elimde toplayıp kaburgalarının arasına bir yumruk geçirdim. Elimi kaburgalarının üzerinden çekip boynunda asılı duran kalpli kolyesine asıldım. ‘’Neredeler? Konuş… nerede onlar? Kimin için çalışıyorsun?’’ ‘’Bugünlük bu kadar yeter Efla’cığım. Biraz dinlensek iyi olur.’’ Dedi beni kendinden uzaklaştırıp kıyafetlerini düzeltirken. Üzerindeki mavi renkli gömleğin yakasını düzeltip düğmelerini iliklemeye başladı. Ona yumruk attığım için boynunun altındaki birkaç düğme açılmıştı. Düğmeleri iliklemeyi bitirince siyah renkli, düz bir kumaştan yapılmış olan pantolonunun kemerini düzeltmeye başladı. Hareket ederken kaymış olmalıydı. ‘’Ben biraz daha antrenman yapacağım anne. Sen dinlenebilirsin.’’ Dedim kendimden emin olduğumu ifade eden bir ses tonu ile. ‘’Peki kızım. Sen nasıl istersen… Fakat en fazla bir saat içinde çalışmanı bitir.’’ Beni odada yalnız bıraktığında üzerimi değiştirip boks yapabileceğim kıyafetlerimi giymek için odanın içerisinde bulunan küçük dolaba doğru yürümeye başladım. Dolabın kapağını açıp içinden spor kıyafetlerimi çıkardım. Üzerimi değiştirip odanın ortasında asılı duran boks torbasına yöneldim. Boks torbasının yanındaki komodinden küçük bir lastik toka çıkarıp saçlarımı topladım. Daha sonra, boks torbasının karşısına geçip derin bir nefes aldım ve yumruklarımı kontrolsüz bir şekilde savurmaya başladım. Elim, boks torbasının üzerine yapıştırılmış olan kağıtlardan birinin kenarına sürtünüp kesildiğinde bile yumruk atmayı bırakamıyordum. Karşımda duran resimler, benim kendimi durdurmama izin vermiyordu. Onları öldürmek istiyordum. Onların sahiplerini öldürmek istiyordum. Onlardan birinin yüzüne bir yumruk daha geçirdikten sonra bir yerden bir müzik sesi geldiğini fark ettim. Uzaktan gelmiyordu. Sanki içinde bulunduğum odadan geliyordu. ‘’Ben gökyüzünü tutamam,’’ ‘’Yıldızları çalanlar var.’’ ‘’ Bu karanlığın,’’ ‘’Sebebi onlar.’’ Gerçekten bu kadar kolay mıydı bir insanın yıldızlarını çalmak? Bir insanı karanlığa mahkum etmek bu kadar kolay mıydı? Hayalleri vardı o insanın. Onları çalmak bu kadar kolay olamazdı. Onlar, yıllarca düşünülmüştü. Birileri yıllarca o hayaller için çalışmıştı. Fakat yıllarca üzerinde çalışılmış, gerçekleşmesi için sabredilmiş hayalleri silmek, onları yok etmek kolaydı. Onlar için yıllarca çalışılan, geceleri uykularını kaçıran ya da insanın uyumasına vesile olan o hayaller, kısacık bir saatte hatta bir dakikada yok edilebiliyordu. Ya da ediliyordu. Söylesenize, bu dünyada kaç kişi hayalini gerçekleştirebiliyordu? Kaç kişi toz pembe bir hayat yaşıyordu? Duyduğum müziğin sesini umursamadan boks torbasına yumruk atmaya devam ettim. Artık yumruklarım kontrolsüz değildi. Sertti ama kontrolsüz değildi. Kontrol, nihayet benim elimdeydi. Ben boks torbasının arka tarafına geçip yumruk atmaya devam ederken odanın kapısı sertçe açıldı. İçeri annem girdi. Ardından da Asya… Bakışlarında endişe vardı. Onları görebiliyordum ama duramıyordum. Karşımdaki fotoğraf, buna engel oluyordu. Buna engel olmasını istediğim için fotoğrafları boks torbasının üzerine sabitlemiştim. ‘’Kuşum, dur lütfen. Lütfen dur. Senin için çok endişelendik. ‘’ Okyanusun ortasındaki küçük bir buzulu andıran gözleri, endişe ile doluydu. Sadece endişe değildi gözlerindeki… merhamet... merhamet vardı gözlerinde. Omuzlarımdan tutup beni çekmeye çalışıyordu. Ama ben, kendime engel olamıyordum. Tam kontrolümü sağlamışken onların odaya girmesiyle kontrolü yeniden kaybetmiştim. Sanki ellerim, beynimin vermek istediği ama veremediği komutları dinlemiyordu. Sanki yumruklarım, fotoğrafları parçalamak istiyordu. ‘’Karakanlı! ’’ Bu cümle, sanki beynimin içinde yankılanıyordu. Sanki kendime gelmeme yardımcı oluyordu. Yumruklarım yavaşlamıştı. Yumruklarım yavaşladıkça ellerimi görmeye başlamıştım. Üzerlerinde kırmızı bir sıvı vardı: kan. Boks torbasının üzerindeki resimlerin kenarlarına sürtündükçe kanamışlardı. Eklem yerlerim lavanta çiçeğini andıran bir renge bürünmüştü. Kendime geldiğimde bana sarılmaya başladılar. Önce Asya beni kollarının arasına aldı… sonra annem gelip ikimize birden sarıldı. Sanki beni korumak için kanatlarını açmışlardı. ‘’Özür dilerim… Ben… Kontrolümü kaybettim.’’ dedim üşüyen bir kuş gibi titreyen sesimle. ‘’Sorun değil kızım… sorun değil. Sadece… senin için endişelendik. Asya seni aradı ve sen… telefonunu açmadın. Telefonunun burada olduğunu biliyordum ve yine bir… kriz geçirdiğini düşündüm.’’ Toprak misali koyu kahverengi gözleri, acı doluydu… Korku ve endişe, bütün vücudunu sarmış gibiydi. Bacaklarıma sürtünen bacaklarından, titrediğini anlamıştım. ‘’ Kuşum, artık bu resimleri çıkartsak mı? Seni kötü etkiliyorlar.’’ ‘’Olmaz, onlar bana amacımın ne olduğunu, ne için bu odada çalıştığımı hatırlatıyorlar. Onlar olmazsa…’’ Cümlemin devamını getirmeye gücüm yetmedi. Boğazımda bir yumru oluştu. Ben sustum, sessizlik konuşmaya başladı. Sessizliğin de bir sesi, bir tonu vardı. Bu sessizlik, her şeyi anlatıyordu. Amaçlarımızı, geçmişimizi ve bugünümüzü. Bugün bu halde olmamızın sebebini anlatıyordu. Yaklaşık beş dakika öyle kaldık. Birbirimizin yanında hissetiğimiz duygular hiçbir yerde hissedemiyorduk. Beraberken daha huzurlu, daha şefkat doluyduk. ‘’İyi ki varsınız. ‘’ dedim. İçimdeki korkuları, iyi ve kötü bütün düşüncelerimi ses tonuma aktarmış gibiydim. Onları üzmekten, korkutmaktan korkuyordum. Fakat artık çalışmaya devam etmem gerekiyordu. ‘’Ben biraz daha antrenman yapacağım. Merak etmeyin. Bir daha olmayacak.’’ dedim mahcup bir ses tonuyla. ‘’Kızım…’’ Annemin cümlesini devam ettirmesine izin vermedim. Çünkü bana ne söyleyeceğini biliyordum. Eğer bunu söylerse vazgeçebilirdim. Onun istekleri, benden rica ettiği şeyler benim amaçlarımdan daha ağır basabilirdi. Eğer bunları onun ağzından duyarsam vazgeçerdim. Vazgeçme şansım yoktu. ‘’Merak etme anne. Bir daha olmayacak.’’ Bir daha olacağını ben de biliyordum, annem de… Fakat yapabilecek bir şeyim yoktu. O resimler orada durmak zorundaydı. Sadece boks torbasında değil, ok attığım tahtada da onların resimleri asılıydı. ‘’Hem Asya da yanımda anneciğim. Eğer o da çalışmak için geldiyse sorun olmaz.’’ Annem, Asya’ya bakmaya başladı. Asya da bunu bir soru olarak algılayıp konuşmaya başladı: ‘’Sorun olursa ben size haber veririm Serra teyzeciğim. Merak etmeyin. Efla bana emanet.’’ Annem ısrar etmedi. Israrlarının işe yaramayacağını biliyordu. Benim amaçlarım için, almak istediğim intikam için neler yapabileceğimi biliyordu. ‘’Peki kızlar size güveniyorum. Eğer bir şey olursa hemen bana haber verin lütfen.’’ Odadan çıktı. Kıyafet dolabına doğru yürümeye başladım. Kapağını açıp üst raftan birkaç tane ok ve iki adet yay aldım. Birbirlerinin aynısı oldukları için hangisi Asya’nın hangisi benim fark etmiyordu. Dolabın kapağını kapatıp Asya’ya doğru yürümeye başladım. Asya’nın yanına geldiğimde gözlerindeki endişenin hala silinmemiş olduğunu gördüm. Bana sanki yaralı bir kuşmuşum gibi bakıyordu. Sanki beni incitmekten korktuğu için susuyordu. ‘’Bana böyle bakma kuşum. Sizi ne kadar çok korkuttuğumun farkındayım ama lütfen beni de anla. O gün orada neler yaşadığımızı biliyorsun…’’ Sözümün bitmesine izin vermeden bana sarıldı. Elimdeki ok ve yayları yere bırakıp ona sıkıca sarıldım. Sarılmamız bitince yerdeki ok ve yayları aldık. Okları bir kenara bırakıp yaylarımızı hazırlamaya başladık. Daha sonra elimize birer ok alıp yaylarımıza takmaya başladık. Yaklaşık iki metre geri gidip hedef almaya başladık. Evimizin alt katı bir bütündü ve çok büyüktü. Hedef tahtaları ile aramıza istediğimiz kadar mesafe koyabiliyorduk. Hedeflerimizi gözümüze kestirdiğimizde çektiğimiz yayları bıraktık. Ben, karşımdaki fotoğrafı alnından vurmuştum. Asya da kendi hedef tahtasındaki fotoğrafın alnına isabet ettirmişti okunu. Hedefimiz, onları alınlarından vurmaktı. ‘’Tam isabet!’’ dedi Asya. Gözlerindeki endişe kaybolmuştu. Buz mavisi gözleri daha güzel görünüyordu artık. ‘’Çalışmalarımızın karşılığını alıyoruz kuşum. Daha çok çalışmalıyız. Onlara açık vermeden istediğimiz şeyi alacağız.’’ dedim kendimden emin bir ses tonu ile. Okları bıraktığımız yere doğru yürüyüp okların içinden birer tane daha aldım. Asya’ya dönüp elimdeki oklardan birini ona verdim. Oku tuttuğu eli ile saçlarını düzeltmeye başladı. Oku fırlatırken önüne gelen saçları, onu rahatsız ediyordu. Birkaç kere daha ok atıp dövüş çalışmaya geçtik. Bunun için küçük bir halımız vardı. Onun üzerinde dövüşmeye başladık. Bana bir yumruk atmak için hamle yaptığı sırada bacağımı kaldırıp ona tekme atacakmış gibi yaptım. Bana yumruk atacağı elini havada yakalayıp vücudunu ters çevirdim. Diğer elini de yakalayıp hareket etmesini engellemeye çalıştım. Bir elimle ellerini tutarken aynı zamanda aynı elimi onun ensesinin hizasına denk gelecek şekilde havaya kaldırdım. Yapacağım hamleden kaçmaya çalıştı ve ben de ellerini tuttuğum elimle onun kaburgalarını havadaki bacağımın üzerine bastırdım. Havadaki elimi ensesine yerleştirip bastırdım ve havada ufak bir takla atarak düşmesini sağladım. Bacaklarım uzun olduğu için bunu yapabiliyordum. ‘’Hep bu oyunuma geliyorsun Asya.’’ Onu yerde bırakıp halının kenarındaki küçük komodinden su almaya gidecektim ki bileğimden tutup beni yere düşürdü. ‘’Sen de hep bu oyunuma geliyorsun kuşum.’’ Beraber gülüşmeye başladık. O sırada tavandaki fotoğrafları fark edip yerimden kalkmaya başladım. Onların fotoğraflarını tavana da asmıştım. Her düştüğümde onları görmek için… almam gereken intikamı unutmamak için… hatırlamak için. Ve bana… bize yaşattıklarını onlara hatırlatmak için. O fotoğraflar orada asılı durdukça her düştüğümde yerimden kalkıp çalışmaya devam etmem gerektiğini hatırlıyordum. Tekrar hatırlamıştım. Gülmek yerine çalışmam gerektiğini… sadece çalışmam gerektiğini… ve daha birçok şeyi. O gün yaşananlar ve o gün yaşananları hatırlamak, canımı yakıyordu fakat canımın yanması beni güçlendiriyordu. Hem unutmak, aynı şeyleri tekrar yaşamamıza vesile olmaz mıydı? Unutursak aynı şeyleri tekrar yaşardık ve sonra tekrar… yaşadıklarımız bize ders olana kadar, aklımıza kazınana kadar yaşardık aynı şeyleri. Bu yüzden evin her yerinde onların fotoğrafları vardı. Çalışma masamın önündeki mantar panonun üzerinde, yemek yediğim masanın üzerinde, her gece uyurken baktığım tavanımın üzerinde… Kısacası her yerde onlar vardı. ‘’Hadi kuşum, çalışmaya devam.’’ dedim üzerimi düzeltirken. Düşmenin etkisiyle askılı spor kıyafetim ve taytım kaymıştı. Ben onları düzeltirken Asya da kalkıp üzerini düzeltmeye başladı. O da fotoğrafı görmüş olmalıydı. Muhtemelen ben söylemeseydim de ayağa kakıp çalışmaya devam edecekti. Tekrar pozisyon alıp beklemeye başladık. İkimiz de diğerinin hamle yapmasını bekliyorduk. Sonunda bana doğru bir hamle yaptı ve elini yukarı kaldırdı. Ben de elimi hızlıca yukarı kaldırıp bana vurmasını engelledim. Bileğimi onun bileğinin üzerinde tutuyordu ve kollarımız hala havadaydı. Yaptığım hamle karşısında dikkati dağılmıştı. Bunu fırsat bilip bileğim hala bileğinin üzerindeyken bileğimi havada daire çizecek şekilde döndürdüm. Yumruk yaptığım elim kaburgalarının hizasına geldi ve yumruk attım. Bunları yapmam yaklaşık olarak üç saniyemi almıştı. Canı çok acımış olmalıydı fakat acılarımız bizi eğitiyordu. Bu acılar sayesinde daha güçlü hale gelecektik. O sırada yukarıdan annemin sesi geldi. ‘’Yemek hazır kızlar!’’ Dövüştüğümüz halının üzerinden ayrılıp kapıya doğru yürümeye başladık. Asya’nın annesi bugün hastanede nöbetçiydi ve Asya bizde kalacaktı. Odadan ayrılıp üst kata çıkmaya başladık. Asya’nın yüzünde az önce ona attığım yumruktan eser yoktu. Üzerine bastığımız merdivenler tahta olduğu için ses çıkarıyorlardı. Çıkan bu sesten rahatsız olsam da anneme bunu söylemiyordum. Zaten çok fazla işi vardı. Bir de bununla uğraşmasını istemezdim. Merdivenler bitince mutfağa doğru yürümeye başladık. ‘’Sürpriz!’’ Asya’nın annesi mor renkli mutfak masasının yanında bizi bekliyordu. Asya’nın çalışmaktan bembeyaz olmuş yüzünde güzel bir gülümseme belirdi. Asum gözlerle bakan küçük bir çocuk gibi annesine bakmaya başladı. ‘’Sen… sen bugün nöbetçi değil miydin anne?’’ dedi yüzündeki masum ifadeyi bozmadan. ‘’İsterseniz gidebilirim tatlım.’’ dedi alaycı bir ifade ile. Kollarını açıp ikimize birden sarıldı. Elleri, Asya’nın mavi bir toka ile toplanmış uzun sarı saçlarında ve benim kahverengi bir toka ile toplanmış koyu kahverengi saçlarımı okşamaya başladı. Daha sonra annemin yanına geçip ona yardım etmeye başladı. Biz de Asya ile birlikte odadan çıkıp banyoda ellerimizi yıkadık. Banyodaki işimiz bitince benim odama geçip üzerimizi değiştirmeye karar verdik. Odam mutfağın bir üst katındaydı. Üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldik. ‘’Bugün çok güzel çalıştık kuşum. Bunu her gün yapmalıyız.’’ dedim. Kolumu Asya’nın omzuna atıp başımı Asya’nın omzuna yasladım. ‘’Kesinlikle kuşum. Yalnız bugün bana attığın tekmelerin ve yumrukların öcünü alacağım. Bugün biraz yorgundum.’’ dedi tehditkar ve şakacı bir ifadeyle. Ben de kaşlarımı birbirine yaklaştırıp gözlerimi hafif kıstım, dudaklarımı büzdüm ve ona bakmaya başladım. ‘’Lütfen bana zarar verme Asya. Söz veriyorum bir daha yapmayacağım.’’ O da kolunu omzuma atıp gülmeye başladı. ‘’Daha önce size ne kadar güzel olduğunuzu ve gülmenizin güzelliğinize güzellik kattığını söyleyen oldu mu hanımefendi?’’ ‘’Peki size bu kadar güzel iltifat etmenin bir suç olduğunu söyleyen oldu mu?’’ ‘’Bilmem, bu ne zamandan beri bir suç olarak kabul ediliyor?’’ ‘’Siz bana iltifat etmeye başladığınızdan beri. Yani, yaklaşık bir dakikadır.’’ Merdivenler bitti ve odama doğru yürümeye başladık. Kapıdan içeri girip kendimizi koltuklara fırlattık. ‘’Bence biraz oturup öyle aşağı inmeliyiz kuşum.’’ Sesinden ne kadar yorgun olduğu anlaşılıyordu. Benim de ondan pek farkım yoktu. ‘’Sana katılıyorum kuşum.’’ Oturup dinlenmeye başladık. Yaklaşık bir dakika sonra ayağa kalkıp dolabıma doğru yöneldim. ‘’Bize birer tane havlu alacağım kuşum.’’ Dolaptaki pembe havlulardan birini Asya’ya fırlattım. Kendime de bir havlu alıp havluların bulunduğu bölmenin kapağını kapattım. Yandaki bölmenin kapağını açıp içinden siyah renkli iki sweathshirt ve yine siyah renkli iki eşofman çıkardım. Bir eşofmanı ve bir sweathsirti yatağımın üzerine bıraktım. Diğerlerini de dolabımın açık bıraktığım kapağına astım. Sweathshirtü üzerime geçirmeye başladım. Üzerimde dar, askılı bir kıyafet olduğu için çıkarmaya uğraşmadan sweathshirtü giymek istiyordum. Aynısı eşofman için de geçerliydi. Asya da ayağa kalkıp giyinmeye başladı. Giyinmemiz bitince odadan ayrılıp mutfağa inmeye başladık. Mutfaktan içeri girip masaya oturduk. ‘’Nerede kaldınız kızlar? Yemekler soğudu.’’ ‘’Özür dileriz anneciğim. Asya ile biraz oturmak istedik.’’ Çatalı elime alıp tabağımdaki makarnadan yemeye başladım. ‘’Çalışmalar nasıl gidiyor kızlar? Bugün size katılamadım.’’ ‘’Çok iyi gidiyor anneciğim. Çalışmalarımızın karşılığını alacağız.’’ ‘’Bundan hiç şüphemiz yok kızlar. Siz istediğiniz her şeyi başarabilirsiniz.’’ Yemeklerimizi yemeye devam ederken bir yandan da sessiz bir müzik açmak istiyordum. ‘’Müzik açacağım. Ne açmamı istersiniz?’’ dedim elimdeki çatalı masaya bırakarak. ‘’Herkes Gider Mi? Açar mısın kuşum?’’ dedi Asya suyundan küçük bir yudum alıp boğazını temizledikten sonra. Telefonumu aradım fakat bulamadım. Telefonumu spor yaptığımız odada bıraktığımı hatırlayıp anneme küçük bir ricada bulundum: ‘’Hemen açıyorum kuşum. Anneciğim, telefonunu verir misin? Benim telefonum aşağı odada kalmış.’’ Annem, cebinden telefonunu çıkarıp bana uzattı. Telefonu elime alıp şarkıyı açtım ve telefonu masaya bıraktım. ‘’Herkes gider mi? Herkes gider mi?’’ Sahi, herkes gider miydi? Bir insanın sevdiği herkes gider miydi? Peki, bu gidiş onun kalbini iki kez yaralıyorsa? O zaman ne olurdu? O insan güçlü durabilir miydi? Peki ya kalbi, kalbi gideni severkenki gibi olabilir miydi? Gidişten sonra geride kalan insan, eskisi gibi olabilir miydi? Nasıl olsundu ki? İnsanı değiştirirdi yaşadıkları. Kalbindeki sevgiden eksilen sevgi bile değiştirirdi insanı. Her gidiş bir değişim, her eksiliş bir acıydı. İnsan, hayatından geçip gidenlerle değişir, eksilenlerle acırdı. Şarkı biterken yemeklerimiz de bitmişti. Beraber masayı toplamaya başlamıştık. Annem, bulaşıkları makineye doldururken bir anda doğruldu. ‘’Bugün film gecesi yapalım mı kızlar? Mısır da patlatırız.’’ ‘’Aslında çok iyi olur.’’ Başımı aşağı yukarı sallayarak onları onayladım. ’’Buket teyzeye katılıyorum anneciğim.’’ ‘’O zaman biz Efla ile mısır patlatalım. Siz de salona geçip güzel bir film açın anneciğim.’’ ‘’Eminsiniz değil mi kızlar? En son mutfakta yalnız kaldığınızda ev yanıyordu.’’ dedi annem alaycı bir tonda. ‘’Eminiz anneciğim. Siz dinlenseniz daha iyi olur. Bugün çok yorulmuş olmalısınız.’’ ‘’Onlar halleder Serra. Sen merak etme. Sandığımızdan çok daha yetenekliler.’’ Buket teyze de bize destek çıkınca annem durumu kabullendi ve salondan çıktılar. Onlar mutfaktan çıkınca mısır patlatabileceğim bir tencere aramaya başladım. ‘’Efla…’’ ‘’Efendim kuşum?’’ ‘’Ne zaman başlayacağız?’’ Neyden bahsettiğini çok iyi biliyordum. Gözlerindeki korkuyu, endişeyi çok iyi görebiliyordum. Gözlerinde sadece korku yoktu, sadece endişe yoktu, heyecan vardı gözlerinde… istek vardı… umut vardı. Bize yaşatılanların öcünü almak istiyordu. Bunun için heyecanlıydı, istekliydi ve umutluydu. Gözlerinde korku ve endişe de vardı elbet. Ama kendisi için değildi bu hisler. Benim için, sevdikleri için korkuyordu. Bunu hiç dile getirmemişti ama hissedebiliyordum. ‘’Bilmiyorum kuşum. Elbet bir gün başlayacağız. Bize bıraktıkları notu hatırlıyor musun?’’ Tencere aradığım dolabın kapağını kapatıp buzdolabına doğru yürümeye başladım. Onların fotoğraflarının yanında, bize bıraktıkları not vardı: ‘’Elbet bir gün.''
Bölüm 1
Karakanlı!
Bölüm sonu
1 yorum
Güçlü kadın karakter muhteşem 😍 boks yapması ve alaycı konuşma tarzı güzel
1Yanıt
