22 Yıl Önce...
"Komiserim daha çok küçük ikisi de."
Karakolda iki kızıl kafa oturmuşlardı. Küçük olan abisinin elini sıkı sıkı tutmuş, başını göğsüne yaslamıştı. Daha 5 yaşındaydı minik kız. Yaklaşık 3 saat önce anneleri babaları tarafından bıçaklanmıştı. İkisi için de çok zor saatler geçiyordu ve geçecekti.
Sadece saatler değil; günler, haftalar, aylar ve yıllar geçecekti. Çok büyük kayıplar vereceklerdi ama haberleri yoktu. Alya abisine sıkı sıkı sarılmaya devam ederken Altay, komiser ile az önce gelen karalar giymiş adama odaklanmıştı. Ne diyorlardı acaba? İkisinin ne olacağını mı konuşuyorlardı? Yoksa acıyorlar mıydı onlara?
"Hele bir yapın," diye homurdandı Altay. Birinin ona acımasından nefret ederdi. Sebebini bilmiyordu ama nefret ediyordu bundan. Alya'ya sarıldı. "İyi misin minik?" diye öptü o portakal turuncusu saçlardan.
Sonra o karalar giymiş adam yavaş yavaş yaklaştı onlara. "Bayındır kardeşler mi?" dedi babacan bir tavırla. Altay Alya'yı korumak ister gibi daha çok çekti kendine. "Evet," dedi sanki 13 yaşında bir çocuk değil de 35 yaşında bir adam gibi. "Siz kimdiniz, sormamın sakıncası yoksa?"
Karalar giymiş adam şaşkınca baktı. "Ben Murat Karaarslan," dedi küçük adama elini uzatıp. "Sizi almaya geldim evlat."
Altay adamın uzattığı ele baktı. Ona güvenebilir miydi? Kimdi bu adam? Ayrıca neden onları almaya gelmişti ki?
Altay yutkunup adamın elini sıktı. "Altay Bayındır," dedi. Kardeşine baktı. "Bu da kardeşim Alya Bayındır." Murat Karaarslan gülümsedi. Bu ikisi hep yapışık ikiz gibi gezmişti bu yaşa kadar. Altay görmediği babalığı Alya'ya yapmış, onu koruyup kollamıştı.
3 saat önce ise görüp görebilecekleri en acı şeyi görmüşlerdi. Babaları yine içip kafayı bulmuş, 2 yıl önce terk ettiği eve gelip karısını çocuklarının önünde bıçaklamıştı. Zavallı Leyla Beyaz (önceki soy adıyla Bayındır) da oracıkta kan kaybından ölmüştü.
Mahalle halkı bağrışmaları duyup polis çağırmasa belki sıra minik Bayındırlardaydı...
Ama sağ olsun genç öğretmen Elzem aramıştı polisi de minik Bayındırlar kurtulmuştu belalı babadan.
Fakat şimdi öksüzlerdi. Sadece kendileri vardı. İki kardeş. Yapa yalnız. Evet, babaları vardı ama iğrenç bir adamdı. Hep mi kötüydü Serdar Bayındır? Hayır. Kimse anadan doğma kötü olmazdı zaten. Ama o da doğru yoldan sapmış kendini çamura bulamıştı.
Altay doğduktan 4 yıl sonra Leyla ile Serdar kavga etmiş sonra da Serdar evden çıkıp gitmiş 2 yıl gelmemişti. Leyla aklı başında, olgun bir kadındı. Kendine iş bulmuş evini geçindirmişti. 2 yıl sonra Serdar döndüğünde Leyla'ya kendini affettirmişti. Çiftin 2 yıl sonra bir bebeği daha olmuştu.
Bu minik Alya'ydı.
Fakat Alya'nın kaderi Altay'ınkinden beter olmuştu. Minik kız daha 5 yaşında annesinin ölümüne tanıklık etmişti işte birkaç saat önce... Ama Altay kararlıydı. Bundan sonra kimseye muhtaç olmayacaklardı.
"Bizi nereye götüreceksiniz?" dedi Murat Karaarslan'a arabaya yürürlerken. "Yetimhane mi?" Murat Karaarslan gülümsedi. "Sizi yetimhaneye almazlar aslan parçası," dedi. "Babanız yaşıyor ya."
"Ölseydi keşke," diye iç geçirdi Altay. "En azından annem hayatta olurdu."
Murat Karaarslan bakakaldı. "Ben askerim evlat," dedi Altay'ın omzunu kavrayıp. "Bir kızım var, 5 yaşında. Annesini doğumda kaybettik. Kışlada büyüdü. Size el evladı muamelesi yapmayacağım. Ben sizi kızımla birlikte büyütmek için yanıma aldım."
Altay Murat Karaarslan'a baktı. Demek askerdi? Demek sonunda bir aile bulmuştu. Artık sinir hastası bir baba yoktu. Onun yerine Murat Karaarslan vardı.
Arabaya bindiklerinde Altay kardeşine daha sıkı sarıldı. "Ben," dedi kararsız bir sesle. "Gelecek yıl lise sınavına giriyorum. Ama isteğim asker olmak." Murat Karaarslan durup Altay'a baktı, gülümsedi.
"Tam adamını bulmuşsun o vakit."
Çünkü Murat Karaarslan Altay'daki o ışığı görmüştü. Altay gözü karaydı. Bunu istiyorsa tabii yapardı. Çünkü o gece polisler geldikten sonra evden Alya'yı çıkaran Altay'dı. Minik Alya annesini kanlar içinde görünce krize girmiş felç gibi çakılıp kalmıştı. Onu oradan alabilen tek kişi Altay olmuştu.
"Altay," dedi Murat Karaarslan. "Artık güvende olacaksınız oğlum."
Altay bir şey demedi.
*
Kışlaya vardıklarında kapıda minik bir kız çocuğu bekliyordu. Kuzgun karası saçları kısacık kesilmişti. Gözleri deniz mavisiydi. Murat Karaarslan'ı gördüğü an ona doğru koşturmaya başladı.
Bu minik, Hilal Karaarslan'dan başkası değildi.
Önce babasına sarıldı. Sonra Altay ve onun kucağındaki Alya'ya baktı. "Hoş geydiniş," dedi babasının elini tutup. "O uyuyoy mu?"
Altay'a demişti son söylediğini. Alya'yı kastediyordu. Altay önce Murat Karaarslan'a baktı. Ondan onay alınca Hilal'e dönüp "Birazcık zor bir akşam geçirdi." dedi kısaca.
Ama Hilal fazla meraklıydı. Dillenip konuştuğundan beri sürekli sorar, konuşur, şarkı söylerdi. Annesi doğumunda ölmüştü miniğin. Babası ve asker abileri büyütmüştü onu. Ev onun için kışla demekti.
Yuva ise...
Yuva ise Murat Karaarslan'dı.
Ya da asıl lakabı olan Murat Komutan'dı.
Hilal bir babasına bir Altay'a baktı. "Bişimle mi kalacaklay?" dedi babasına yaslanıp. "Aytık geceleyi yalnış olmayacak mıyım?"
Altay Hilal'e baktı. Minicik kız geceleri yalnız mı uyuyordu? Daha Alya bile tek uyuyamıyorken bu kız nasıl tek uyuyabilirdi?
"Yalnız mı uyuyorsun?" dedi aniden. Kaşları çatılmıştı. Alya'yı rahat bir pozisyona getirip minik kıza yaklaştı. Önce Murat Komutan'a baktı. Murat Komutan ise onları gülümseyerek izliyordu. "Adın ne?" diye sordu Altay. "Ve yaşın kaç?"
Hilal bakakaldı. İlk kez bu kadar turuncu birini görmüştü. Öyle ya Altay kirpiklerine kadar turuncuydu. Gözleri griydi. Teni ise çilli ve açıktı.
"Hilal," dedi Murat Komutan. "Abiye kendini tanıtmayacak mısın?"
Hilal babasına bakıp gülümsedi.
"Adım Hilal," dedi sakince. "Beş yaşındayım. Senin adın ne? Sen kaç yaşındasın?"
Altay gülümsedi. "Benim adım Altay," diye mırıldandı. "Bu kardeşim Alya. O da beş yaşında." Hilal gülümsedi. "O zaman aytık aykadaşım da vay!"
Koşarak kışla binasına yöneldi. Altay'sa arkasından gülümsedi. Sonra Murat Komutan'a dönüp "Alya'yı yatırabileceğimiz bir yer var mı?" diye sordu mahcup mahcup.
Murat Komutan gülümsedi. "Gel," dedi elini Altay'ın sırtına koyup. "Size kalacağınız yeri göstereyim." Onlar yakındaki lojmana yürürken Alya abisinin kucağında huzursuzca kıpırdandı.
"Anne."
Tek kelimeydi. Oysa büyük bir yara olacaktı kalplerinde. Belki de yıllarca geçmeyecek bir travma. Belki de çok daha kötüsü. Çünkü bu gece sadece bir cinayet işlenmekle kalmamıştı. Minik bir kızın bütün hayatı mahvolmuş, iki çocuğun geleceği yön değiştirmişti.
Ama anneler ölmezdi ki.
Ne ara pisleşmişti bu dünya böyle? Ne zamandır kadınlar, çocuklar ölmeye başlamıştı? Aşklar ne ara çıkara dönmüş, savaşlar şiirden çıkmıştı? İnsanlar ne zaman ölmek için dua etmeye başlamıştı?
"Baba!"
Altay minik Hilal'in sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Küçük kız elinde üç papatyayla gelmişti. "Ben bunlayı onlaya vermek istiyoyum," dedi papatyaları gösterip. "Papatyalay güseldiy."
Elindeki üç papatyayı Altay'a uzattı. Avcuna bıraktı ve geri çekildi. "Onlay sana yaydım edey."
Altay ise kucağında kardeşi avcunda üç papatya ile o hayat dolu kıza baktı. Belki onları o iyileştirecekti. Kim bilebilirdi ki? Bu minik kız kendi gibi küçük dünyasında onlara da yer açıyordu şimdi...
