Yolda bir benzin istasyonuna durup, birer kahve almaktan başka hiçbir şey yapmamıştık. Buna rağmen rehabilitasyon merkezine geldiğimizde yarım saat vardı, merkez henüz açılmamıştı. İşlek bir caddenin üzerindeydi, hemen karşısında simitçi vardı ve simitçinin yanından uzanan sokakta kafeler vardı. Yolun ilerisinde alışveriş merkezi vardı. Arabayı bulduğum ilk park yerine paralel park ettim ve gözümü hemen karşıdaki simitçiye diktim.
"Kahvaltı yapmak ister misin?" diye sordum. Benim baktığım yöne baktı, ardından da işlek caddeye gözlerini dikti.
Başını iki yana salladı "Ben iyiyim, sen istersen git," dediğinde ona gözlerimi devirmek istesem de kibar yanım bunu istemedi ve gözlerimi devirmedim. Dibinde biraz kalan kahvemden yudumladım.
"Sen de aç olmalısın," dedim ve cevap beklemeden arabadan indim. Güçlü ve kendine güvenen biriydi ancak bacağındaki sakatlığın onun özgüvenini kırdığı açıkça belli oluyordu. Evde bir aslan yavrusu gibiyken şimdi, sokağa çıkma düşüncesi onu geriyordu. Bunu görebiliyordum. Kendimi onun yerine koyuyordum ve onu anlayabiliyordum.
Simitçiden başta birer tane, ardından da Siraç'ın yakmaya ihtiyacı olacağı karbonhidratı düşünerek ona iki tane kaşarlı simit aldım. Adam simitleri ısıtıp kaşarları eritirken sohbet ettiğim için hemen yakınlık kurmuştum, ona karşıdaki beyaz arabada olacağımı söyleyip tepsiyle birlikte ince belli çay bardaklarını da almıştım.
Arabaya bindiğimde telefonuna bakıyordu. Tepsiden çay bardağını alıp konsolun üzerine koydum ve simitimi aldıktan sonra tepsiyi ona verdim "Sakın dökme, arabamın pislenmesini istemiyorum," dedim.
Çay bardağını alıp benim gibi ön konsola koyarken bana alayla baktı, gözleriyle ön camda, sieceklerin erişemediği yerdeki yağmur damlalarıyla yapışmış tozu işaret ederken "O yüzden mi leş gibi," dediğinde ona suratımı buruşturdum.
"Eğer seni yetiştirmek istemeseydim, ilk işim arabayı yıkamak olurdu," dedim.
Başını aşağı yukarı sallarken simitinden büyük bir yudum aldı "Eminim öyledir," dedi lokmasını çiğnerken.
Suratına uzun uzun baktım, benimle göz göze geldiğinde ona gözlerimi devirdim ve sessizce, ön camdan dışarıyı izleyerek simitlerimizi yiyip çaylarımızı içtik. Merkez yavaş yavaş açılırken tepsiyi ve bardakları simitçi dükkanına bırakıp arabaya geri döndüm. Arka bagajdan bastonları aldığımda Siraç bacağını arabadan çıkarmak için uğraşıyordu. Uzanıp bacağını tuttuğumda öfkeli bakışlarını üzerime dikti.
Bakışları, sanki onu öldürmüşüm de mezarı başında egomu tatmin ediyormuş gibi hissettiriyordu. Bileğimden tutarak elimi savurduğunda "O kadar da düşmedim," diye çıkıştı. Öfkeyle burnumdan solurken ona karşılık vermek istedim ancak o benim hiçbir şeyimdi. Hiçbir şeyim olan bir adama, ne diye kızabilirdim ki? Kızsam bile bir faydası olup olmayacağını bilmiyordum.
Geri çekildim ve kaldırıma çıkıp elimde bastonlarıyla arabadan çıkmasını bekledim. Arabanın kapısından ve üstünden destek alarak ayaklandığında ona bastonlarını uzattım. Kolları ne kadar güçlü, kaslı ve sert ise bacakları tam tersiydi. Biraz önce bacaklarına dokunduğumda, bir çift yağ parçası gibi hem zayıf hem de yumuşaktı.
Merdivenleri çıkarken yardım etmek için yanına sokulsam da inerken olduğundan daha hızlı ve daha kolay bir şekilde merdivenleri çıkmıştı. İçeri girerken onun için kapıyı açık tutmuş, vezneye giderken arkasından onu izlemiştim. Kimliğini vermiş, sıra kağıdıyla birlikte almıştı. Biraz önce bacağına dokunduğumda, yaralarının ne kadar derin olduğunu avcumun içinde hissetmiştim. İnce bir yara gibi kalan izler değildi, bir kunduzun eştiği toprak gibiydi. Derindi. Kumaşın üzerinden hissedebileceğim kadar derindi.
Asansörün önünde beklerken yanında durdum, omzunun üzerinden bana döndü "Gidebilirsin, işim bittiğinde seni ararım," dedi ve açılan boş asansör kabinine bindi. Evet, onunla gitmenin bir anlamı yoktu, bu yüzden asansörün kapılarının kapanmasını beklemeden ya da herhangi bir şey söylemeden kapıya yürüdüm.
Sıkıcı bir gündü. Beni arayana kadar cadde boyundaki mağazalarda gezmiştim. Çok beğendiğim bir ayakkabı, üç parça tayt takımı, birkaç kolye ve yine sevdiğim için bolca küpe almıştım. Alışveriş merkezinin kapısına kadar geldiğimde, içeriye girersem kendimi kaybedeceğim biliyordum bu yüzden geri döndüm. Dönerken kitapçıdan kendime şiir kitabı aldım ve araba döndüm. Yeni küpelerimi takarken Siraç arıyordu.
"Çıkıyorum, neredesin?" diye sordu telefonu açar açmaz.
Arabadan inerken "Kapının önündeyim," dedim, karşılık vermeden telefonu kapattığında, kapıdan çıkar çıkmaz telefonu kafasında parçalama isteği duyuyordum.
Kapıda belirdiğinde hızlı adımlarla kaldırımı aştım ve ikinci kapıyı onun için tuttum. Merdivenleri inerken sağ tarafından kolunun altına sokuldum, neredeyse omuz hizasına geldiğim için kamburunu çıkararak bana sokulması gerekiyordu. Birlikte merdivenleri indiğimizde teninden yayılan hoş ter kokusunu alabiliyordum. Basamakları indiğimizde ona bastonlarını verdim. Arabaya yerleşirken bastonlarını yine bagaja atıyordum ki gözümün ucuna takılan çifte döndüm.
Sarı saçlı, saçlarının ucu mavi renkte, siyahlı kız yüzüne kadar kaldırdığı telefonuyla fotoğraflarımı çekiyor, yanındaki ona bir şeyler söylüyordu. Kamerayla göz göze geldiğimde telefonu indirdi ve kahverengi gözleriyle karşılaştım. Bagajı kapatıp ona doğru bir adım atmış olsam da çoktan koşarak uzaklaşmaya başlamışlardı. İç geçirdim ve benim hakkımda ne söyleyerek o fotoğrafları paylaşacaklarını düşündüm. Yüksek ihtimalle Siraç'ı sevgilim rolüne sokacaklar, onun üzerinden bana ya hakaret edecekler ya da övgüler dizeceklerdi. Ne zamandan bu yana fotoğraflarımı çektiklerini bilmiyordum ancak bambaşka haberler de yapabilirlerdi.
Siraç arabaya biner binmez gaza yüklendim. Trafik kalabalıktı ve uzun kırmızı ışıklardan dolayı doğru düzgün akmıyordu. Yeşil dalgaya yakalandığım için her kırmızı ışık beni en başından yakalıyordu. Sık sık arabayı boşa alıyor, ayağımı küçük küçük gaza basarak motorun homurdanmasına, sesinin yükselmesine sağlıyordum, bu küçük bir gövde gösterisiydi. Moralim bozukken böyle şeyler yapmayı severdim.
"Yeni küpeler mi aldın?" diye sorduğunda gözümü kırmızı ışıktan alıp Siraç'a çevirdim.
"Sen küpelerimi mi fark ettin?" diye sordum.
Arabanın ön konsolunda duran eski küpelerimi ve yeni küpelerin ambalajlarını işaret ederek "Mecburen fark ettim," dedi.
Kafamı dağıtmak için "Senin tedavin nasıldı?" diye sordum.
"İyiydi. Önden doktorumla görüştüm, haftada dört gün gelmemi tavsiye etti, haftasonu kapalı. Muhtemelen perşembe gününü dinlenme veririz. Tüm randevularımız dokuzda," dediğinde ona dik dik bakıyordum.
"Bu araba su yakmıyor, biliyorsun değil mi?"
"Yakıt fiyatları beni hiç ilgilendimiyor,"
"En azından yarısına ortaklık etsen hiç fena olmaz," dediğimde bana gözünün ucuyla baktı
"Belki," dedi. Koltuğu kendine göre ayarlarken artık yeterince arabayı ve koltuğu sahiplendiğini anlayabiliyordum. Yeşil ışık yandığında vitesi ileri aldım ve arabaların arasında zikzaklar çizerek ilk yeşil ışığımı atlattım.
İkinci yeşil ışığın altından geçerken "Bir sıkıntı mı çıktı ben içerdeyken?" diye sordu.
Dudaklarımı büktüm, ona yarı ünlü olduğumu ve sokakta gizlice fotoğrafımı ve videomu alacak insanların olduğunu söyleyebilirdim lakin bu, onun sıkıntısının ve hissettiği huzurun yanında can sıkan detay olurdu "Sosyal medya hesabın var mı?" diye sordum.
Güldü "Takip isteği mi atacaksın?" diye sordu.
"Evet, hem belki birkaç takipçi kaparsın," dedim.
Başını iki yana salladı "Hayır, sadece Spotify, Netflix ve BluTv üyeliğim var, başka da bir şey kullanmıyorum," dedi.
"Tinder bile mi?" diye sordum.
"Kullanmıyorum, ben içerdeyken bunu mu düşündün?" diye sordu.
"Evet," diye yalan söyledim.
Gözlerini devirdi "Senin hatırın için Tinder açarım," dediğinde kahkaha attım.
Eve geldiğimizde katları çıkmak, inmekten daha kolay olmuştu bizim için. Bu konuda şanslıydım. Dairelerimizin olduğu kata geldiğimizde, yüzü Siraç'ın dairesine dönük, kırklı yaşlarına yakın görünen bir adam vardı. Siyah, üç parmak uzunluğunda saçları ve kavruk bir teni vardı. Benden kısaydı. Gözleri çekik, kaşları ve kirpikleri seyrek, dudakları inceydi. Bizi gördüğünde önce beni ardından da Siraç'ı süzdü.
"Tertip," dedi bize doğru adımlarken.
Siraç kolunu omzumdan çekip anında beni unutarak "Tertip," diye karşılık verdi.
"Ben eve geçiyorum," dedim ve onları görmezlikten gelerek daireme girdim. Girmeden önce son bir kez onlara baktığımda ikisinin yüzü gergin, bakışları yırtıcıydı. Pek de arkadaş gibi görünmüyorlardı.


