Gözlerimi açtığımda kendi nefes seslerim dışında herhangi bir şey duymuyordum. Son bir haftanın yorgunluğu öylesine ağır kendini hissettirmişti ki sağımdan soluma bile dönmeden uyumuştum. Beni uyandıran şey hiç kuşkusuz karnımdaki ağrılardı. O kadar uzun süre aç kalmıştım ki neredeyse boş mideyle kusma seviyesine gelecektim. Kendimi uykuya daldığım yataktan kaldırdım. Korkarak kulaklıklarımı çıkardığımda etraf sessizdi. Bir an için sağır olduğumu düşünerek parmaklarımı kulaklarımı dibinde şıklattım. Evet, iki kulağım da sağlıklıydı ve yan daireden müzik sesi gelmiyordu.
Rahat bir nefes aldım ve yerdeki telefonumu alarak lavaboya yürüdüm. Klozette otururken kendime, yakınlarda sipariş getiren sınırlı yer arasında kararsızlıkla sürünürken duşun suyunu açtım. Büyük boy pizza, büyük boy patates kızartması ve büyük boy kola siparişi verdikten sonra kendimi duşa attım. En azından beni birkaç gün idare edecekti. Patatesleri şimdi yerdim, pizzayı ise dolaba koyup karnım acıktıkça ucundan tırtıklardım.
Yarım saat içinde sıcak duşumu almış, kendimi kurulamış ve bakım kremlerimi vücuduma sürmüş, güzelce pijamalarımı giymiş pizzayı beklerken yüzüme kağıt maske yapmıştım. Kağıt maskenin emilmesini beklerken dün akşam indirdiğim Getir'den kahvaltılık siparişi ile başlayıp uzun bir alışveriş listesi yapmıştım. Merdivenleri düşününce bir an kendim gidip almayı hayal ettiysem de on dört katı tek başıma çıkamazdım bu yüzden alışverişi on parçaya bölüp sipariş geçtim. Ortalama on kişiyi on dört kat çıkaracaktım ama tek birini o torbalarla çıkarmaktan daha iyi olur diye düşünüyordum.
Kapının zili çaldığında oturduğum yerden fırladım. Giriş kapısını gösteren diafon kamerası artık para etmediğinden sanırım çalınmayan tek parçaydı. Dışarıya baktığımda pizzacı, yüzünde hoşnut olmayan bir gülümsemeyle bakıyordu. Arkasında girişe bıraktığı motorunu görebiliyordum. Kapıyı açtım ve eşyaların arasında uzun uzun cüzdanımı aradım.
Pizzanın ardından patateslerim soğuyana kadar doğru düzgün başına oturup yemek yiyememiştim. En sonunda sipariş verdiğim soslarla patateslerin başına geçtiğimde buz gibi olmuşlardı, birkaç parça ağzıma sıkıştırdıktan sonra iştahım kaçmıştı. Son kalan biramı içerken koltuğa uzandım ve televizyonu açıp rastgele bir film açtım. Yüzüstü uzanıp biramı yudumlayarak Prenses Diana hakkındaki filmi izledim. Kısa bir filmdi, uykuya dalmayı beklemiştim ancak mümkün olmamıştı. Kendime başka bir film seçmeyi düşünürken sürekli karşıma kitaptan uyarlama filmler çıkıyordu ve ben, asla kitaplarını okumayı başaramadığım filmleri izlememekte ısrar ediyordum.
Nolan'ın Batman filmleri arasında tercih yapmaya çalışırken duvarın diğer tarafından yükselen müzik sesini duyduğumda, beni görebilecekmiş gibi gözlerimi devirdim. Rastgele seçtiğim, film izleme tercihlerimle bile uymayan filme odaklanmaya çalışırken müzik sesi daha fazla rahatsız ediyordu beni. Televizyonu kapattım ve belki de aylar öncesinden gördüğüm patates kızartması sosunu yapmak için mutfağa döndüm. Alışveriş torbaları ve her kuryeyle birlikte söylediğim iki kolu bir buçuk litrelik sular mutfağı işgal ediyordu.
Genellikle yemeklerimi ağabeyim yapardı ya da dışarıdan söylerdik. Çocukken bile bana yemek bırakır ve öyle sokağa çıkardı. Hiç kendi başıma yemek yapmaya çalışmamıştım, Ecmel'in bana yemek hazırlaması şu dünyada sahip olduğum en değerli şeydi ve bundan vazgeçmek istemiyordum.
Ben henüz on yaşındayken Ecmel, liseyi bırakma seviyesine gelmişti. Anne ve babamız bize para vermiyor, yemek yedirmiyordu. Kimi zaman içkiden ve uyuşturucudan o kadar kafayı bulmuş oluyorlardı ki bizimle çocuk gibi oynadıkları da oluyordu, zorla içki içirip ya da uyuşturucu verip sarhoş etmeye çalıştıkları da oluyordu. Tüm bunlara rağmen onlara asla kızamıyordum, uyurken gördüğümde onlar için üzülüyordum. Ben onların annesi olmak için doğmuş gibiydim.
Ağabeyim sırf daha fazla yanımda olabilmek için gündüz işlerine başlamış, ben okuldayken çalışır olmuştu. Başarılı bir öğrenciydi, akıllıydı. Bu yüzden okulun müdür yardımcısı onun için, bizi idare ettirecek kadar bir yardım bulmuştu. Ailemizden gizli bize gelen yardımlarla liseyi bitirmiştik lakin sonrası Ecmel için hiçbir zaman olmamıştı. Reşit olur olmaz beni de yanına alarak o evden kaçırmış, İstanbul'a peşinden sürüklemişti. Çalışıp okuyarak bana bakıyor, ben de onun için başarılı olmaya çalışıyordum. Şimdi, bu kadar dibe vurmuş halde olmak canımı sıkıyordu. Yine, ağabeyime muhtaç kalmıştım.
Ocakta yanan kaşar peynirlere küfür savurarak tavayı evyenin içine attım. Havalandırmalar çalışmadığı için pencereleri ve davlumbazı açmak zorunda kalmıştım. Beceriksizliğime kızdım ve kendimi yeniden salona atıp soğuk patatesleri hırsla yemeye başladım. Bir şey yapmalıydım. Çıkıp kendimi savunmaya çalıştığımda daha fazla batacağımı biliyordum çünkü sahip olduğum doğrularım bile mantıklı değildi. Onu, adını bile ağzıma almak istemediğim torbacıyı suçlu ilan ettiğim anda, şimdi karşımda duran insanlar anında bana saldıracak ve üzerime basarak beni ezeceklerdi.
Beni güçlendirecek tek şey müzikti.
Ses sistemini bir kenara savurmuş olsam da hiçbir parçasını takmamıştım. Uzun uzun onunla uğraştıktan sonra gitarımı boynuma astım ve gözlerimi kapattım. Elektro gitarın sesi, kendi saf sesimi bastırsa da başkalarının şarkılarını, ezbere bildiğim notalarla tekrar edip kendi grubumla çaldığımı hayal ederken, kalabalık barda insanların sesiyle nasıl heyecanlandığımı hatırlıyordum.
Ben sözlerimde anlattığım o güçlü kadındım. Hiçbir şey beni yıkamaz, kandıramaz ve yerde sürükleyemezdi.
Şimdi tüm bunların olmasına izin veriyordum.
Sadece yarım saat gitarımla oyalanabilmiştim. Başka bir şarkının sözlerine bakarken kendimi bir anda Twitter'ı yüklemiş halde bulmuştum. Parmaklarım arama motorunun üzerinde gezerken gündem başlıkları arasında ilk sırada "Marifet"i ve hemen iki sırada altında da "Yeni Solist" başlığını görmüştüm.
"Yeni Solist" başlığına girdiğimde arka arkaya vokalistim ve grubun ikinci gitaristi Mery'nin sahnedeki fotoğrafları düşüyordu önüme. Hepsinde benim olduğum ancak köşesinden kesildiğim fotoğraflardı. Hırsla burnumdan soludum.
"Marifet'in yeni üye almaktansa vokalisti solist yapmakla çok iyi karar vermişler, hatuna bak, yakıyor,"
"Geç kalınmış bir karar"
"Sonunda Meryyyy!"
Tweetlerin arasında Mery'nin videosuna denk geldiğimde ellerim titreyerek videoyu açtım. Kendi Instagram hesabından yaptığı bir duyuruydu "Selam çocuklar, ne kadar zor zamanlar geçirdiğimizi biliyorsunuz," derken hemen kucağında oturduğu sevgilisine Atıl'a sarıldı, onu dudağından öptükten sonra "Her şeyin olduğu gibi bunun da üstesinden geldik, siz Marifet'i bu haliyle sevdiniz ve biz de yeni birini aramıza almak istemiyoruz. Böyle iyiyiz. Bir kez daha yara alamayız. Teşekkür ederim, çocuklar. Sizleri çok seviyoruz. Jolly Joker Kıyı İstanbul'da konserimizin biletleri yarın sabah dokuzda satışa sunulacak, özlemle sizi bekleyeceğiz," dedi ve ağabeyimin de içinde olduğu kendi grubumla gülümseyerek kameraya el salladıklarında göğsümün ağrıdığını hissettim. Benim grubumdu ama şimdiden herkes grubu Mery'nin üzerine yapmıştı. Herkes onu destekliyordu.
Sikeyim.
Telefonu odanın içinde bir yere fırlattım. Yumruklarımı sıkarken uzun tırnaklarım avuçlarımın içine batıyordu. Ağlamak istemiyordum ama sanki çocuğumu kaybetmiş gibi hissediyordum. Yazdığım tüm şarkılar, kurduğum grup, özenle bestelediğim melodiler... Sanki hepsi ellerimden alınmış, toprağın yedi kat altına gömülmüştü. Kan revan içinde hepsinden vazgeçmiş gibi hissediyordum.
Sıkılı yumruklarımı gevşetmeden yatak odasına yürüdüm. Yatağın üzerine çıkıp duvarı yumruklarken "Sana kaç defa söyleyeceğim bu kadar yüksek sesle müzik dinleme diye," diye bağırırken gözyaşlarım gözlerimi dolduruyordu. Ayağımla, avuçlarımla, yumruklarımla duvara vururken tüm bedenim acıyla sarsılıyor, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu.
Ben yapmıştım.
Tüm iyi şeyleri onlar için hazırlayıp altın tepside onlara sunmuştum. Hiç sorgulamadan, bana biran önce sırt dönecek kadar sevmemişler miydi beni? Yalan mıydı? Kucaklaşmalarımız, birlikte sabahladığımız geceler, konser peşinde koşarken birbirimize omuz çıkmalarımız yalan mıydı? Bana bu kadar çabuk sırt dönecek kadar mı nefret ediyorlardı benden? Onlara her şeyimi vermiştim oysa.
"Yeter!" diye bağırdım. Beni duyduğunda bile eminde değildim "Sus artık, yeter!" diye bağırdım.





