Gözlerimi tekrar açtığımda yorgunluktan yere düştüm. Sanki saatlerdir koşuyordum ve yeni dinlenmeye başlamışım gibi vücudumun her yeri ağrıyordu. Yere düşmem ile Kaan 2 telaşla yanıma koştu.
“Kaan iyi misin?”
“Sence?”
Sesim boğuk çıkıyordu başım ağrıyordu.
Kaan deli gibi öksürmeye başlamıştı. Bir süre sonra ağzına gelen metalik tadı tattı. Bu ona bir dejavu yaşattı. Kendisini iten kişiyi düşündü ama hayır o olamazdı sadece gördüğü bir halüsinasyon olmalıydı. O bunu asla yapmazdı.
Kaan bir an için gözlerini sımsıkı kapattı. Boğazındaki yanma hissi ve ciğerlerine saplanan sancı yüzünden nefes almakta zorlanıyordu. Titreyen elleriyle boğazını yokladı. Ellerine bulaşan koyu kırmızı lekeyi görünce içini bir ürperti kapladı. Hafifçe sendeledi ve sırtını soğuk duvara yasladı. Olamazdı. O bunu yapmazdı, yapamazdı. Bu kadar ileriye gitmiş olamazdı.Kaan bir çığlık attı ama kendi bağırışlarını duyamıyordu bu kendisinin daha fazla korkmasına ve gözlerinin dolmasına sebep oldu. Kaan 2’nin endişeli yüzünü gördü. Gözlerinin önüne gelen bulanık görüntüler, hatırladığı yankılanan bir kahkaha ve sırtına aldığı darbe Hepsi gerçeğe çok yakındı. “Kaan sakin ol sadece halüsinasyon görüyosun. Korkuna yenik düşersen silüet buraya gelir.” Diye fısıldadı Kaan 2, sesi çatallı ve boğuk çıkıyordu. Ama eğer gerçekten öyleyse, neden göğsüne vuran acı bu kadar gerçek hissettiriyordu? Arkasındaki karanlık mağara sessizdi. Fazla sessiz. Rüzgâr bile esmiyor gibiydi. Bir an için, iliklerine kadar hissettiği bir bakışın ağırlığıyla irkildi. Birinin onu izlediğini biliyordu.“Kaan,” diye fısıldayan bir ses duydu. Boğuk ve tanıdık bir ses. Çok tanıdık bir ses. Kaan’ın kalbi hızla atmaya başladı. Gölgelerin arasından beliren silueti görünce, içinde bir şeyler paramparça oldu. “Sen…” dedi, nefes nefese. Ama kelimeleri tamamlayamadan, dünya bir kez daha gözlerinin önünde karardı.
—————————
5 saat sonra…
—————————
Kaan gözlerini açtığında, tavanda titreşen soluk bir ışık gördü. Gözbebekleri yavaşça odaklandı. Başının içi zonkluyordu, vücudu ise bir çuval gibi ağırdı. Neredeydi?Kokusuz, soğuk bir oda… Duvarlar çıplaktı, pencere yoktu. Üzerinde ince bir battaniye vardı, ama bulunduğu şey bir yatak değil, sert bir sedyeye benziyordu. Kalkmaya çalıştı ama vücudu ona ihanet etti. Kasları sanki bir ağırlık altındaydı. Tam o anda, odanın köşesinden gelen hafif bir hareket fark etti. Biri onu izliyordu. Kaan’ın nefesi kesildi. Kalbi hızla atarken, sesini toparlamaya çalıştı. “Kim var orada?”Gölgenin içinden biri yavaşça öne çıktı. Ve Kaan, o yüzü gördüğünde içinde bir şeyler paramparça oldu. O’ydu. Ama bu kez gözlerindeki ifade farklıydı. Hiç olmadığı kadar sakin ve… pişman mı?“Uyandın demek.” Sesindeki ton ürkütücü derecede sakindi. Kaan’ın boğazı kurudu. “Beni buraya neden getirdin?”Bir anlık sessizlik oldu. Sonra karşısındaki kişi iç çekti ve şöyle dedi:“Sana gerçeği anlatmam gerekiyor.” Kaan’ın zihni alarma geçti. Gerçek mi? Ne gerçeği?Ellerini yumruk yapmak istedi ama hâlâ vücudu ona tam anlamıyla itaat etmiyordu. Göğsündeki ağrı hafiflemişti ama nefes alırken hâlâ derin bir batma hissediyordu. Karşısındaki kişi birkaç adım attı ve sedyenin yanındaki eski bir sandalyeye oturdu. Yüzündeki ifade anlaşılmazdı. Ne öfke vardı, ne de merhamet. “Sana saldırdım, biliyorum.” Kaan’ın gözleri kısıldı. Bunu bu kadar sakin söylemesi kanını dondurmuştu.“Ama bunu yapmam gerekiyordu.” Kaan dişlerini sıktı. “Ne saçmalıyorsun sen?” diye hırladı. “Beni öldürmeye mi çalıştın? Hangi gerekçe bunu haklı çıkarabilir?” Diğeri derin bir nefes aldı, gözlerini kısa bir an kapattı. Sonra Kaan’a baktı. “Eğer bunu yapmasaydım, seni çok daha kötü bir son bekliyordu.” Kaan’ın nefesi kesildi.Bu ne anlama geliyordu? Kaan bunun bir son olmasını istemiyordu. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu, sesi çatallı çıkmıştı. Karşısındaki kişi başını eğdi, ellerini birbirine kenetledi. Sonra gözlerini Kaan’a dikerek konuştu: “Beni dinle, çünkü bundan sonra geri dönüş yok.”
“Kaan?”
“Efendim?”
“Kaan?”
“Kaan?”
Yankılı sesi duyduğu anda açıldı Kaan’ın gözleri. Kaan 2 endişeli bir ifade ile bakıyordu. Kaan’a
“Şükürler olsun.”
Diye bana sarıldığında duraksadım. Uzun zamandır bana kimse sarılmamıştı birkaç saniye sonra benim de Kaan 2’ye sarılmam gerektiğini fark ettim.
“Yorgunum.”
“Biliyorum.”
Geçmişin acıları bazen en sessiz anlarda bile seni yakalar,” dedi Kaan 2, sesi neredeyse fısıltı gibi. “Ama her acı, seni daha güçlü kılmak için orada. Şimdi, birlikte ileriye bakma zamanı.”Kaan, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; rüyasında yaşadığı dehşetin gölgesi hala zihinlerinde dans ediyordu. Fakat şimdi, sıcak kolların ve samimi sözlerin huzuruyla yeniden doğduğunu hissediyordu. Zaman sanki yavaşlamış, her anın, her dokunuşun ve her kelimenin özenle işlenmiş bir melodinin parçası olduğu anlaşıyordu.“Belki de bu, içimdeki yaraları iyileştirmem için bana gönderilmiş bir işarettir,” diye düşündü Kaan, gözlerinde umut kıvılcımları belirirken. “Geçmişi değiştiremeyiz ama geleceği birlikte inşa edebiliriz.”Kaan 2, Kaan’ın alnını hafifçe okşadı; bu dokunuş, yalnızca fiziksel bir temasın ötesinde, ruhların derinliklerinde yankılanan bir söz gibiydi. “Güven, her şeyin başlangıcıdır,” dedi yavaşça. “Ben buradayım; seninle her zorluğu aşmaya hazırım.”Gecenin ilerleyen saatlerinde, iki yürek arasında sözcüklere sığmayan bir anlayış oluştu. Karanlık rüyaların acısı yerini, birbirlerine duydukları sarsılmaz inanca bıraktı. Ve o an, yeni bir günün ilk ışıklarıyla birlikte, iki yaralı ruhun birlikte yeniden dirilişe, umut dolu bir geleceğe adım atacağı hissi tüm odayı sardı.
Kaan tam bir şey söyleyecekti ki mağaranın derinliklerinden gelen tiz bir ses yankılandı. Bir su damlasının sesi gibi değildi bu. Daha derin, daha keskin, neredeyse bilinçli bir yankılanmaydı. İkisi de bir anda sessizleşti. Kaan 2, dikkat kesilip mağaranın karanlık tünellerine baktı. “Burada yalnız olmadığımızı söyleme bana,” diye fısıldadı Kaan. Kaan 2 yutkundu. “Sorun yok.” Kaan 2, Kaan’ın koluna destek olup ayağa kaldırdı. Uzun süredir uzandığı için başı dönmüştü ama korku, vücudundaki ağırlığı ikinci plana atmıştı. İkisi de sessizce mağaranın başka taraflarına doğru ilerlerken, o tuhaf yankının tekrar duyulmasını bekliyorlardı. Ama gelmedi. Ya da sadece, doğru anı bekliyordu.
Kaan ve Kaan 2, mağaranın içinde hareketsiz kaldılar. İkisi de nefeslerini tutmuş, biraz önce duydukları yankının tekrarlanmasını bekliyordu. Ama ses kesilmişti. Kaan, titreyen bir nefes verdi. “Yanlış mı duydum?” diye fısıldadı. Kaan 2, gözlerini karanlığa dikmiş halde başını iki yana salladı. “Hayır. Kesinlikle bir şey vardı.” Mağaranın soğuk havası, derilerinin altına işliyordu. Yalnız olmadıklarını hissetmek, ortamın kasvetini daha da ağırlaştırıyordu. Taş duvarlardan yansıyan loş ışık, gölgeleri dans ettiriyor, her hareket eden şekil, bilinçli bir varlıkmış gibi gözüküyordu. Kaan, elini boğazına götürdü. Hâlâ hafif bir yanma hissediyordu. Rüyası-ya da halüsinasyonu-aklına geldi. O anı tekrar düşündüğünde, gördüğü yüz netleşmiyordu ama bir şey belliydi: O kişi tanıdıktı. Kaan 2, bir adım attı. Çizmelerinin altındaki taşlar hafifçe kıpırdadı, ama yankılanan tek ses bu değildi. Bir şey hareket etti. Mağaranın derinliklerinden, karanlığın içinden, boğuk bir sürtünme sesi yükseldi. Kaan ve Kaan 2, aynı anda dönüp geldikleri yola baktılar. Geldikleri tünelin karanlık kısmında, belli belirsiz bir silüet duruyordu. Kaan’ın kalbi göğsünde şiddetle atmaya başladı. “Bu… bu da mı halüsinasyon?” Ama Kaan 2’nin yüzündeki donuk ifadeyi görünce, bunun sadece kendi kafasında olmadığını anladı. Silüet hafifçe kıpırdadı. Ve ardından, yankılanan bir fısıltı duyuldu: “Burada olmaman gerekiyordu.” Kaan’ın nefesi kesildi. O sesi duyduğu anda, tüm vücudu buz kesti. Bu sadece yankılanan bir uğultu değildi. Bilinçliydi. Gerçekti. Yanındaki Kaan 2 de kıpırdamadan duruyordu. Gözleri büyümüş, kasları gerilmişti. Silüet, mağaranın loş ışığında neredeyse gölgelerle bütünleşmişti. Yüzü seçilmiyordu, ama varlığı hissediliyordu. “Burada olmaman gerekiyordu.” Ses bir kez daha mağaranın taş duvarlarından yankılandı. Ama bu sefer… daha yakından gelmişti. Kaan, boğazındaki metalik tadı tekrar hissetti. Kalbinin atışı kulaklarında yankılanıyordu. İçinden kaçmak geliyordu ama bacakları sanki yere çivilenmişti. Kaan 2, hafifçe ona yaklaşıp alçak sesle fısıldadı: “Geri çekilmeliyiz.” Ama Kaan, gözlerini silüetten ayıramıyordu. Çünkü içindeki bir his, gördüğü şeyin sadece bir gölge olmadığını söylüyordu. Ve sonra, silüet bir adım attı. O anda, mağaranın içindeki hava değişti. Islak taş kokusunun yerini, keskin ve tanımlanamaz bir koku aldı. Sanki mağaranın derinliklerinden yükselen eski bir anının kokusu gibiydi. Kaan yutkundu. “Sen kimsin?” diye sordu, sesi kısık ama titrek çıkmıştı. Silüet bir süre cevap vermedi. Ama sonra… “Ben mi?” Sesi bu sefer farklıydı. Daha çok… tanıdık.