Aralarındaki o sert, gergin havanın yerini yavaş yavaş derin ve ağır bir sessizlik aldı. Anna, bakışlarını yere indirmiş, fırtınanın dinmesini bekler gibi derin nefesler alıyordu. Ancak Reeve, onun bu sessizliğinin altında saklanan o kırılganlığı ve savunmasızlığı ilk kez bu kadar net gördü. İçindeki tüm öfke bir anda buharlaşıp gitti. Reeve, aralarındaki o görünmez ama aşılmaz gibi duran mesafeyi tek bir adımla kapattı. Anna başını kaldırdığında, Reeve’in tam karşısında durduğunu ve gözlerinde daha önce hiç görmediği bir yumuşaklık olduğunu fark etti.
Reeve, yavaşça Anna'ya doğru eğilip konuşmaya başladığında sesi adeta bir fısıltıdan ibaretti; her bir kelimesi aralarındaki mesafeyi biraz daha eritiyordu. Anna’nın gardını tamamen indirmesine yeten şey söyleyeceği süslü laflar değil, Reeve'in elini uzatıp tereddütle de olsa Anna’nın koluna dokunduğu o anki samimiyetiydi. O tek bir dokunuş, Anna’nın günlerdir içinde biriktirdiği tüm savunma mekanizmalarını darmadağın etmeye yetti.