Sesi önce Caen duydu.
Eryn'in omzuna dokundu, hafifçe ama kararlıca. Eryn zaten yarı uyanıktı; yabancı bir yerde uyumak böyleydi, vücut dinlenirdi ama kulaklar dinlenmezdi. Gözlerini açtı, Caen'in işaret parmağı dudaklarındaydı.
Sessiz ol.
Ateş sönmüştü, sadece köz kalmıştı. Orman karanlıktı, üstlerindeki yaprak örtüsü gökyüzünü kapatıyordu neredeyse tamamen. Eryn doğruldu, yavaşça, bir ses çıkarmadan.
Sonra o da duydu.
Ayak sesleri. Ama hayvan değildi; hayvanlar düzensiz basardı, durur, koklardı, tekrar yürürdü. Bu sesler düzenliydi. Birden fazla insan, aynı tempoda, aynı yönde. Yoldan değil, ormanın içinden geliyorlardı.
Eryn bıçağını çekti.
Caen de bir şey çıkardı; kısa, tek taraflı, sade bir kılıç. Pahalı değildi ama bakımlıydı. Kullanan birinin kılıcıydı, dekorasyon değil.
Bekledi.
Sesler yaklaştı, durdu.
Uzun bir sessizlik oldu. Orman nefesini tutmuştu sanki. Sonra bir dal kırıldı, soldan, yakın. Eryn o yöne döndü.
Işık belirdi.
Küçük, titrek, yeşilimsi bir ışık. Fenerin ışığına benzemiyordu; bu içeriden parlıyordu sanki, taşınan değil, yayılan bir ışıktı. Ve o ışığın arkasında bir figür vardı.
Kısa boylu. Geniş omuzlu. Başında derin bir kapüşon.
"Ateşiniz sönmüş," dedi figür. Sesi tuhaftı; hem yaşlı hem genç, hem alçak hem tiz, sanki aynı anda iki kişi konuşuyordu. "Soğuk bir gece için kötü."
Eryn bıçağını indirmedi. "Kim olduğunu söyle."
Figür kapüşonunu indirdi.
İnsan değildi.
Yüzü insana benziyordu, iki göz, bir burun, bir ağız, ama oranlar yanlıştı. Gözler biraz fazla büyüktü, irisleri düz siyah, beyazı yoktu. Derisi açık gri, neredeyse taş rengindeydi. Kulaklarının uçları sivrilmişti, ama Eryn'in bildiği efsanelerdeki gibi değil; bu daha kısa, daha kalındı.
Bir Taşçı.
Eryn daha önce hiç görmemişti ama tanımları biliyordu. Karathal'ın eski kitaplarında geçerdi; Dağ Halkı, Taş Konuşanlar, Kuzey'in Sessizleri. Birçok ismi vardı ama kendileri sadece bir isim kullanırdı.
Dorrath.
"Sizi takip etmiyordum," dedi Dorrath, Eryn'in düşüncelerini kesercesine. "Aynı yöne gidiyoruz, bu kadar." Elindeki yeşil ışık küçüldü, avucuna sığdı, söndü. "Merrat'ı geçtiniz. Gördünüz."
"Gördük," dedi Caen.
"Kaçıncısıydı?"
"Bilmiyoruz."
Dorrath bir ses çıkardı, insan boğazından çıkacak bir ses değildi tam olarak; taşların birbirine sürtünmesine benziyordu, ama içinde üzüntü vardı.
"Yedincisi," dedi. "Merrat yedinciydi."
Ateşi yeniden yaktılar.
Bu sefer daha büyük; Dorrath'ın yanında iki kişi daha vardı, her ikisi de Dorrath gibiydi, gri tenli, siyah gözlü. Biri kadındı, öbürü o kadar genç görünüyordu ki neredeyse çocuktu. Ama Dorrath'ın daha sonra söylediğine göre Taşçılar'da görünüş yaşı vermezdi; o genç görünen yüzün arkasında yüz yıl olabilirdi.
Eryn bunu duyunca bir an duraksadı.
Ateşin etrafında altı kişi vardı. Hiçbiri ötekine tam güvenmiyordu ama soğuk herkese eşit davranıyordu.
"Boş köyler ne zaman başladı?" diye sordu Eryn.
"Kış sonu," dedi Dorrath. Diz çökmüştü, ateşe bakıyordu. "İlk Voras'tı, küçük bir çiftçi topluluğu, nehir kenarında. Sonra Kilmet. Sonra diğerleri." Durdu. "Hepsi Doğu Yolu üzerinde."
"İnsanlar nereye gitti?"
"Bilmiyoruz." Bu sefer genç görünen Taşçı konuştu, sesi beklenmedik kadar derine sahipti. "Ama izler var. Toprakta izler. Hepsi aynı yöne gidiyor."
"Hangi yön?"
"Doğu."
Eryn Caen'e baktı. Caen ateşe bakıyordu, yüzü düzdü.
"Siz de oraya gidiyorsunuz," dedi Dorrath. Soru değildi.
"Evet."
"Neden?"
Eryn cevaplamadan önce düşündü. Bu soruya doğru cevabı vermek önemliydi; yanlış cevap güvensizlik yaratırdı, fazla doğru cevap tehlike.
"Bir şeyin başladığını biliyoruz," dedi sonunda. "Ne olduğunu anlamak istiyoruz."
Dorrath ona uzun baktı. Siyah gözler okunaksızdı, ifade vermiyordu, ama bakış yoğundu.
"Korvael," dedi.
Sadece o kelime. Başka bir şey söylemedi.
Ama söylemesi yeterliydi. O kelimeyi bilmesi, o kelimeyi duyduğunda kaçmaması, her şeyi değiştiriyordu.
"Sen de biliyorsun," dedi Eryn.
"Dorrath halkı her şeyi bilir," dedi yaşlı görünen kadın Taşçı, ilk kez konuşuyordu, sesi dümdüzdü. "Bilmek ile anlamak farklı şeyler."
Orman sessizdi etraflarında. Ateş yanıyordu. Yukarıda, yaprakların arasındaki boşluklardan yıldızlar görünüyordu.
Sabaha karşı Dorrath Eryn'in yanına geldi.
Diğerleri uyuyordu, ya da uyur gibiydi. Caen'in gözleri kapalıydı ama nefesi çok düzgündü, uyuyan insanın nefesi değildi. Eryn bunu fark etti, not etti, geçti.
Dorrath yanına oturdu. Bir süre ikisi de konuşmadı.
"Sembolün var," dedi Dorrath sonunda.
Eryn şaşırmadı. "Gördün mü?"
"Hissettim." Taşçı elini toprağa koydu, avucunu yere yasladı. "Dorrath halkı toprağı hisseder. Toprak her şeyi taşır; sesi, ağırlığı, geçmişi. Sen o nesneyi taşıdığından beri toprak farklı titriyor."
Eryn nesneyi çıkardı. Karanlıkta bile görünüyordu, hafif, soluk bir parıltıyla.
"Bu ne?" diye sordu. Gerçekten bilmek istiyordu, kadının söyledikleri yetmemişti.
Dorrath nesneye baktı. Dokunmadı.
"Bir anahtar değil," dedi. "Bir işaret de değil." Durdu. "Bir tohum. Korvael'in son büyücüleri yapmış. Yok edilmeden önce." Gözlerini kaldırdı, Eryn'e baktı. "İçinde bir şey uyuyor. Doğru yere götürürsen uyanır."
"Ne uyuyor içinde?"
Dorrath cevap vermedi hemen. Toprağa baktı, sonra gökyüzüne, sonra tekrar Eryn'e.
"Hafıza," dedi. "Korvael'in tüm hafızası."
Sessizlik çöktü.
Eryn nesneye baktı. Avucundaki küçük metal parça, o basit sembol, o köklerinden koparılmış dal.
İçinde bir uygarlığın tüm hafızası.
Dört yüz yıllık hafıza.
Sabah kuşları ötmeye başlamıştı uzaktan. Orman yavaş yavaş aydınlanıyordu. Bir yerde bir ağaç gıcırdadı, rüzgarla.
Eryn nesneyi kapattı, sıktı, pelerinine koydu.
Doğu daha uzaktı sandığından. Ve her adımda daha da derinleşiyordu