İçeriğe geç

Kökler ve Kül

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Kökler ve Kül

Bölüm 3

Üçüncü Bölüm: Yol Ağzı

Eryn sabah erken ayrıldı.

Vedalaşacak kimse yoktu zaten. Ev sahibine bir ay önceden kira vermişti, borcу yoktu. Odada bıraktığı şeyler az ve değersizdi; kırık bir tarak, birkaç eski kıyafet, bir mum. Bunlar Karathal'da kaldı. O da çıktı.

Çıkış Güney Kapısı'ndan oldu.

Karathal'ın dört kapısı vardı; Kuzey Kapısı tüccarlara açıktı, büyük arabalara göre yapılmıştı, her sabah kalabalıktı. Doğu Kapısı askeri bölgeye yakındı, geçişler kayıt altına alınırdı. Batı Kapısı nehir iskelesine çıkardı, balıkçılara ayrılmıştı fiilen. Güney Kapısı ise şehrin en sessiz kapısıydı; köylere, küçük kasabalara, Orta Yol'a açılırdı. Burayı kullananlar ya önemsiz sayılırdı ya da önemsiz görünmek isterdi.

Eryn ikinci türdendi.

Kapı görevlisi esnedi, belgesine baktı, geri verdi. Sormadı nereye gittiğini. Sormadılar genellikle; Güney Kapısı'ndan çıkan insanlar ya zaten sorulamayacak kadar sıradandı ya da soru sormayı caydıracak kadar hazırlıklıydı. Eryn ikisi arasında bir yerdeydi.

Dışarısı soğuktu.

Karathal'ın surlarının dışında sabah farklıydı. Şehirde sabah gürültüyle gelirdi, seslerle, insanlarla. Burada ise yavaş geliyordu; önce ışık, sonra kuşlar, sonra rüzgar. Eryn bir süre yürüdü, arkasına bakmadı. Dönüp bakmak bir şeyi değiştirmezdi; şehir orada olmaya devam ederdi, o da burada yürümeye.

Orta Yol geniş ve düzdü.

Yüzyıllar önce yapılmıştı, büyük taş bloklarla döşeli, kenarları çalılıklarla çevrili. Zamanla bazı taşlar yerinden oynamış, çatlakların arasından otlar çıkmıştı. Ama yol hâlâ güçlüydü; altındaki temele yüz yıl daha yetecek gibi duruyordu. Kim yapmıştı bu yolu, hangi ellerin emeği gitmişti içine, kimse düşünmüyordu artık. Sadece üzerinde yürüyorlardı.

İlk saatler sessiz geçti.

Birkaç köylü geçti karşı yönden, bir at arabası, iki çocuklu bir aile. Kimse kimseye bakmadı. Yolda insanlar birbirine bakmazdı; herkesin kendi meselesi vardı, kendi yükü.

Öğleye doğru bir han gördü yol kenarında.

Han küçüktü ve bakımsızdı ama dumanı tütüyordu, bu önemliydi. Duman tüten yerler sıcaktı, sıcak yerler insandı. Eryn içeri girdi.

Dört kişi vardı; köşede uyuyan bir yaşlı, masada konuşan iki adam, tezgâhın arkasında şişman ve yorgun görünen bir kadın. Kadın Eryn'e baktı, başını salladı. Eryn masaya oturdu.

"Ne var?" diye sordu.

"Çorba." Kadın zaten dönmüştü. "Ekmek de."

"İkisi de."

Çorba geldi, ısındı. Ekmek sertçeydi ama bayat değildi. Eryn yedi, etrafını dinledi.

İki adam konuşuyordu. Alçak sesle ama Eryn yakındı.

"...dedim ya, Varon'un köyünde duyduk. Doğu'dan gelenler anlatmış..."

"Ne anlatmış?"

"Yıkılmış köyler varmış. Yangın değil, deprem değil. Sadece boş. İnsanlar gitmiş, hayvanlar gitmiş, ama evler yerli yerinde duruyormuş..."

"Saçmalama."

"Ben de öyle dedim. Ama anlatan adam gözüyle görmüş dedi."

Eryn yavaşça kaşığını tuttu.

"Kaçıncı köy bu?"

İki adam döndü. Eryn'e baktılar, sonra birbirlerine. Konuşmak istemedikleri belliydi, ama soru sorulmuştu.

"Bilmiyoruz," dedi içlerinden siyah sakallı olanı. "Söylentiler. Belki beş, belki on."

"Hepsi Doğu Yolu üzerinde mi?"

Adam durdu. "Sen de mi oraya gidiyorsun?"

Eryn cevap vermedi. Kaşığı bıraktı, parayı masaya koydu, kalktı.

Dışarı çıkarken kadın seslendi arkasından. "Yolun açık olsun."

Karathal'da insanlar bunu söylerdi uğurlama yerine. Eski bir deyimdi, nereden geldiği bilinmiyordu. Eryn duyunca her zaman tuhaf hissederdi; yol açık olmak zorundaydı, yol zaten açıktı, açık olması için dilek gerekmiyordu. Ama insanlar yine de söylerdi. Belki yol için değil de, yürüyen için söyleniyordu.

Belki yürüyen kaybolmasın diye.

İkinci gün öğleden sonra Eryn onu fark etti.

Takip ediliyordu.

Bunu anlamak zor değildi; zor olan doğru anlamaktı. Takip edenler çoğu zaman kötü niyetli olmak zorunda değildi; meraklı köylüler, aynı yöne giden yolcular, rastlantısal paralel yürüyüşler. Ama bu farklıydı.

Adam yaklaşık iki yüz adım gerisindeydi. Hızını Eryn'inkiyle eşleştiriyordu; Eryn yavaşladığında o da yavaşlıyordu, Eryn durduğunda o da bir yerde oyalanır gibi yapıyordu. Yeşil pelerini vardı, kapüşonu çekilmişti. Yüzünü göremiyordu.

Eryn bir karar verdi.

Yol ileride çatallıyordu; sağ kol Doğu'ya devam ediyordu, sol kol küçük bir köye sapıyordu. Eryn sola döndü. Hızlandı. Köy yoluna girdi, kısa bir sure yürüdü, sonra yolun kenarındaki ağaçlığa çekildi.

Bekledi.

Yeşil pelerinli adam köşeyi döndü. Durdu. Eryn'i göremiyordu artık, bunu anlıyordu, etrafına bakıyordu. Birkaç adım ilerledi, durdu, geri döndü.

Sonra sesi geldi.

"Saklanmak zorunda değilsiniz."

Eryn kımıldamadı.

Adam döndü, tam ağaçlığa baktı. Kapüşonunu indirdi. Genç bir yüz çıktı; yirmi beş, belki yirmi yedi yaşlarında, saçları koyu, gözleri açık kahverengi, yüzünde ne tehdit ne de gülümseme vardı. Sadece yorgunluk.

"Ben de Doğu'ya gidiyorum," dedi. "Ve siz Karathal'dan çıktığınızdan beri aynı yolu kullanıyoruz. Bu benim suçum değil."

Eryn ağaçlıktan çıktı. "Adın?"

"Caen." Durakladı. "Sadece Caen."

Sadece demek bir şeyler gizliyordu. Ama Eryn bunu şimdi sormazdı.

"Neden Doğu?"

Adam cebinden bir şey çıkardı. Küçük, metal, yuvarlak.

Eryn'in midesi sıkıştı.

Nesne aynıydı. Aynı sembol, aynı metal, aynı ağırlık. Köklerinden koparılmış dal.

Caen nesneyi avucuna kapattı. "Demek ki sen de aldın." Etrafına baktı, sesi düştü. "O yaşlı kadın sana da mı geldi?"

Eryn cevap vermedi. Ama cevap vermemesi zaten cevaptı.

İkisi bir süre birbirine baktı. Yoldan uzakta, ağaçların arasında, öğleden sonra güneşi yaprakların arasından süzülüyordu.

"Ben yalnız gitmek istiyordum," dedi Eryn sonunda.

"Ben de," dedi Caen. Omuz silkti, içinde gerçek bir üzüntü yoktu ama kabul da vardı. "Ama bana göre yalnız gidenler Doğu'ya varmıyor."

"Bunu nereden biliyorsun?"

Caen cevap vermedi bu sefer. Sadece döndü, Orta Yol'a doğru yürüdü.

Eryn bir an olduğu yerde kaldı.

Sonra ardından yürüdü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.