İçeriğe geç

Kökler ve Dikenler

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Kökler ve Dikenler

Bölüm 2

2- Seçimler ve Sonuçlar

Seçimler ve Sonuçlar

Arken olmak bu dünyada olabilecek en muazzam şeydi. Sadece doğduğunuz için sahip olduğunuz bu ayrıcalıklar sizi, ailenizi ve sizden sonra gelen neslinizi koruma altına alırdı.

Önünüzde diz çökülür ve dünyanın bütün zenginlikleri ayaklarınızın altına serilirdi.

Bu tanrının bir hediyesiydi.

Peki biz neden evimizi sırtımızda taşıyorduk. Biz neden kaçıyorduk.

Yıllardır bunları sorup duruyordum. Anneme, babama, kendime. Hiçbir zaman bir cevap alamadım ve artık alamayacağımı da biliyordum. Kabullendim ve köşeme çekildim.

Ama artık kaçamayacağımız bir noktadaydık. Akıp giden yolu izlerken kafamın içi boşalmış gibi hissediyordum. Yıllardır beni tehdit eden iç sesim, annemin söyledikleri, yaşananlar tamamen susmuştu.

Askerlerin zırhlı aracında evimize doğru gidiyorduk. Yapabilirdim, onları hipnotize edip kaçabilirdik ama yapamadım.

Araç şehrin sokaklarından geçerken kutlama yapan insanları yararak ilerliyordu. İnsanlar, çoktan portala doğru yola çıkmaları gerekirken bu aracın neden hala burada olduğunu sorguluyorlardı. İçerisi görünmediği için kendimi şanslı hissettim. İki Askerin karşısına oturtulmuştuk. Dikkat çekmemek için nefes bile almamaya çalışıyorduk. Mümkünmüş gibi. Onlar ise gözlerini bile kırpmadan bakışlarını ikimizin arasında gezdiriyorlardı.

Merak dolu ifadeleri çok şey sormak istiyor gibiydi ancak komutanları olduğunu düşündüğüm asker konuşmamaları konusunda katı bir şekilde uyardı onları.

Böyle bir araçla 10 dakika bile sürmeyecek yol bir ömür kadar uzadı. Ros eteğimin kumaşını tırnakları arasına almış çekiştiriyordu. Sanırım onun da hayalindeki bir suçlu gibi alınmamız değildi.

Köydeki evleri bir bir geride bırakan araç arkasında büyük bir uğultu bırakıyordu. Başkent aracının bu köyde ne işi vardı.

Bahçenin tahta kapısına vardığımızda derin ve sesli bir nefes aldım. Araçtaki askerlerin merak dolu ifadeleri arasında araçtan indik.

Etrafa toplanmış köy ahalisi ise önce aracın neden burada olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Sonra ise bizi gördüler. Daha doğrusu üzerimizdeki başkent pelerinlerini.

Uyanışını gerçekleştiren Arkenlere başkente kabullerinin bir simgesi olarak temsil ettiği gücün pelerini giydirilirdi. Pelerinler beyaz ipekten dokunmuştu. Üzerinde ise mor renkli menekşe nakışları işlenmişti. 300yıldan fazladır şifacı görünmediği için pelerinleri de artık dikilmiyordu. Bu yüzden üzerime Ros’unki gibi bir kâhin pelerini vermişlerdi.

Bu pelerinler için canını verecek insanlar tanıyordum. Bunu taşımak bir gurur kaynağıydı. Ama bu askerler bizi onurlandırmak için değil afişe etmek için giydirmişlerdi.

Komutan evin kapısına vardığında iki kız kardeş yan yana durmuş annemizin kapıyı açtığındaki hayal kırıklığını görmeyi bekliyorduk. Ama öyle olmadı. Kapıyı açan annem beklediğimiz gibi görünmüyordu.

Annemi daha önce hiç böyle görmemiştim. Üzerinde yeni şifon bir elbise vardı. Saçlarını şekillendirmiş omuzlarından aşağı bırakmıştı. Yakasında elmas ve altın karışımı başkentten olduğu belli olan bir broş vardı. Yüzünde hafif bir makyajla ve buna yakışan hafif bir gülümsemeyle bize doğru yürüdü. Topukluların tıkırtıları eşliğinde yanımıza kadar gelip komutanı buyur etti.

Pencerelerinden bizi gizlice izlediğini sanan köy halkı annemin bu haline fal taşı gibi açılmış gözlerle izlediler. Yıllardır kimseyle konuşmayan dışarı çıkmayan annemi ilk kez görmüş gibiydiler.

Onlar annemin zarif gülümsemesini görüyorlardı ama gözlerindeki hüzün karnıma yumruk yemişim gibi hissettirdi. Parmaklarındaki hafif titreme onu tanımayan birinin anlayacağı bir işaret değildi. Ama biz biliyorduk, annem ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

Komutan annemin mor gözlerini sorgular bir bakış atıp baş selamı verdi. “13. Güney alayı komutanı Katon Albert.” Karşılarında görmeyi bekledikleri şey bir Arken değildi. Buraya köylü bir aileden kızlarını koparmaya gelmişlerdi ama gördüğü kadın bir kâhindi.

Annem de aynı baş selamını verdi. “Roschelda Thorne. Memnun oldum komutan evimize hoş geldiniz.”

Bizi içeri buyurduğunda bütün dünyayı gerimizde bırakarak kapıyı ardımızdan kapattık. Komutan ve bizi enseleyen iki Arken bizimle içeri girdi.

Sobanın kenarına küçük bir yemek masası kurmuşlardı. Masamız olduğunu bile bilmiyordum. Oldukça hazırlıklılarmış. Babam mutfaktan elinde bir tepsi çay ile çıktı. Annem kadar özenli görünüyordu. Altın gözlerini kalkanının arkasına saklamış sadece kalkanının zeytin yeşili essentiasını açıkta bırakmıştı. Buradaki askerler için o sadece bir kalkandı.

Bunu akıl edememiş olduğum için içimden kendime lanetler okudum. Aptal Artheria.

“Oturun lütfen” deyip hepimizi masaya oturttu. “Son güne kadar beklettiğimiz için kusurumuza bakmayın. Kızımız biraz korktuğu için biraz ertelemek istedi. İlan etmek için pek doğru zaman seçemedi.” İlan ettiğimizi ima ediyordu ama hayır biz ifşa olmuştuk. Bu yüzden komutanın da kafası karıştı.

“Kızlarınız ilan etmedi, biz onları yakaladık.” Gece yaşananlardan sonra onu kaçak olmadığımıza ikna etmek kolay olmayacaktı.

Babam oldukça sakin ifadeyle konuşmasını sürdürdü. “Gebetto’nun restoranında değil miydiniz? Orada olacağınızı düşündüğümüz için oraya göndermiştik.” Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak dumanı tüten çayımı içiyordum.

Komutan sertliğinden bir şey kaybetmeden babamı sıkıştırmaya devam etti. “Biz oradaydık ama kızlarınız depoda saklanmıştı. Erlerim seslerini duymasaydı doğrudan yola çıkacaktık. Bu kabul edilir bir şey değil.” Sonlara doğru bana attığı kısa bakışlarla konunun başka bir şey olduğunu ima ediyordu. Katonların duyularını hafife almışız.

Annem hafif bir gülmeyle “Bize kaçak iması yapıyormuşsunuz gibi hissettim.” Dedi.

“İma etmiyorum. Burada uyanış gerçekleştiren iki arken var ve onları biz bulduk. Sizin teslim etmeniz gerekirken. Şifacıyı söylememe bile gerek yok.” Sesi yükselmişti artık.

Annem elindeki çayla kirpiklerinin arasında komutana kısa bir bakış attı. O kadar asil görünüyordu ki bizim de omuzlarımız istemsizce dikleşti. “Sizi benimle böyle konuşmaktan menederim. Karşınızda sesinizi yükseltebileceğiniz biri yok. Kızlarım uyanışını yeni gerçekleştirdi. Küçük kızım akademi yaşında elbette sizinle gelecek ama büyük kızım 21 yaşında bir yetişkin akademiye gelme gibi bir zorunluluğu yok. Şifacı olması bizim için bir anlam ifade etmiyor.” Buradaki tek komutan benim annemdi.

Bunca yıl bizi peşinden sürüklemesine şaşırmıyordum artık. Zihinbazlığının etkisinde doğal bir ikna kabiliyeti gelişmiş. Essentiasını bile kullanmadan herkesi her şeye ikna edebilirdi. Babam ve iki kızı olarak kalkana sahip olmamıza rağmen bazen bizi bile ikna edebiliyordu.

Komutan afallamış olsa bile geri adım atamaya niyetli değildi. “Davranışlarınız ve yaşananlar şüpheli. Hükümet binasına ifade vermeye gelmelisiniz. Yoksa bu kaçak şüphesinden kurtulamazsınız. Siz de bizi anlayın Noxren geçmişi olan birilerini elimizden kaçırmak istemeyiz.” Bu açıkça çürük olabileceğimizi ima etmekti.

Annem bardağını yavaşça önüne bırakarak aynı sakinlikle cevap verdi. “Karşınızda Andreas Richter’in kızı var. Soyuma dil uzatmadan kim olduğumu iyi öğrenmelisiniz. Eminim bu yaşananların babamın kulağına gitmesini istemezsiniz.”

Çayı boğazına takılan Ros’un sırtına hafif hafif vurmaya başladım. Onu çok iyi anlıyordum. Annemin bir ailesi olduğunu bile bilmiyorduk. Andreas Richter… bu ismi biliyordum. Bu kıtada yaşayan herkes bu ismi bilirdi. Annemin babası Kralın danışmanıydı. Bizim dedemiz bir parlamento üyesi.

Ros bakışlarını çay bardağına sabitlemişken gözlerine inen parıltılar bunun farkına vardığını gösteriyor. O artık herhangi biri değildi. Artık önemli biriydi. Hiç kimsenin yok sayamayacağı kadar yüksekteydi.

Komutan duyduklarını idrak edene kadar biz de surat ifademizi toparlamaya çalıştık.

Diğer iki asker bir anda oturdukları yerden oturuşlarını düzelttiler. Arkenler insanlardan üstün görünseler dahi kendi aralarında da bir hiyerarşileri vardı. Ve az önce adı geçen Andreas Richter, ailesi ile bu piramidin tepesindekilerden biriydi.

“Anneme olan benzerliğimi fark edememiş olamazsınız. Başkentte yaşamıyor olmam statümün düştüğü anlamına gelmiyor. Bu söylenenleri duymamış sayacağım siz de daha fazla kurcalamayın.” İtiraz istemeyen ses tonu bu durumdan zararlı çıkanın o olacağını söylüyordu.

Komutan yenilgiyi kabul etmiş gibi görünse bile şifacı durumunu yok saymamaya kararlıydı. “Elbette size inanıyorum ancak yine de soy madalyonunuzu göstermeniz gerekiyor. Ve ne yazık ki şifacı meselesi benim göz ardı edebileceğim bir durum değil. Parlamentoya bir bildiri gönderdim bile. Bu durum yakında kralın kulağına gidecektir. Ve eminim babanızın da kulağına gidecek. Neticesinde kızı kıtadaki son şifacıyı saklıyormuş. Bundan haberi olmaması mümkün mü?” zafer kazanmış bir edayla cüssesine oldukça tezat duran minicik sandalyede arkaya yaslanmaya çalıştı.

Annem hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp odanın sağında duran aynalı dolaba ilerledi. Çekmeden yuvarlak parlak bir metal cihaz çıkardı. Soy madalyonu dedikleri şey bu. Kırsal kesimlerde ve küçük şehirlerde yaşayanların madalyonu olmazdı. Bizim de yok. Ama annemin madalyonu az önce söylediklerinin gerçek olduğunu adeta haykırıyordu.

Komutan gördüklerine ikna olmuş olmalı ki daha ılıman bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Eminim saklamak gibi bir niyetiniz yoktur ama içinde bulunduğunuz durum dolayısıyla hiç kimse itham edilmeden sulh içinde çözüme kavuşturmalıyız. Ama bu durum benim karar verebileceğim bir şey değil. Kızınız bir süre başkentte misafir edilmeli.” Geri adım atmayacaktı. Görevini yapıyordu ve zorla bile olsa eninde sonunda onlarla gitmek zorunda kalacaktım.

Annem de bunu anlamış olmalı ki kısa bir an gözlerini gözlerimle buluşturdu. Gitmemi istediğini anlamıştım. Zorla değil kendi isteğim ile gitmeliyim. Bu daha onurlu olacaktı. Seçim şansım varmış gibi yapmalıydım.

Fikrini sormak için babama baktığımda gözlerinin pencereden bize doğru çevirdi. İçimden bir ses bu gösterinin onun eseri olduğunu söylüyordu. Çoğu zaman bizi desteklerdi ama söz konusu annem olduğunda bizi geri plana atabiliyordu. Şu an olduğu gibi.

“Madem Artheria da sizinle gelmek istiyor bizim için bir sakıncası yok. Yarın sabah onları almaya gelebilirsiniz. Rosalina’nın hazırlıkları tamam ama Artheria için hazırlıksız yakalandık. Biz de vedalaşmış oluruz.” Neşeli çıkan sesi komutanın üzerimizde yaratmaya çalıştığı hakimiyetin bir işe yaramadığı söylüyordu. İşler onun değil bizim istediğimize göre işliyormuş gibi.

Diğer iki asker bu gergin sohbet esnasında iyice pelteye dönmüşlerdi. Komutanları bekledikleri otoriteyi kuramamıştı.

Komutan tam itiraz edecekken annem bir anda ayağa kalkıp gözlerinden Zihinbaz essentiasını serbest bıraktı. Karşımızdaki üç kişi içi boş bir kabuğa döndüler. “Onları yarın almaya geleceksiniz. Başkente varana kadar başka kimseye şifacıdan bahsetmeyeceksiniz. Benim kim olduğum ise bizim küçük sırrımız olarak kalacak.”

Essentiasını tamamen geri çektiğinde düzelen askerler bir an birbirlerine baktılar. Neyse ki hipnotize edildiklerini hatırlamayacaklardı. “Tamam biz onları sabah almaya geliriz. Daha fazla rahatsızlık vermeyelim.” Deyip ayaklandılar. Biz de arkalarından kapıya yöneldik.

Diğer evlerin bahçelerinde ve pencerelerinde olan yüzler artmıştı. Sadece köylüler değil şehirden tanıdık birkaç simada çaktırmadığını düşünerek buraya bakıyordu. Karşılarında hor gördükleri ucube ailesi bir anda Horasan’ın gurur haline gelmişti. Askerleri araçlara bindirdikten sonra oyalanmadan yola çıktılar.

Biz de içeri geçmek için arkamızı döndüğümüzde yan taraftaki fırıncı ablanın sesini duydum. “Roschelda kardeşlerin başkente mi gidiyor? Ama tanrım çok şanslısınız. Tebrik ederim.” Heyecanını bastıramadığı sesiyle yaşananların gerçekliğini yüzümüze vuruyordu.

“Evet öyle. Teşekkür ederiz” deyip küçük bir gülümseme baş selamıyla konuşmayı kesti. Biz de peşinden içeri girdik. Asıl savaş şimdi başlıyordu.

Annem ayağındaki topukluları evin bir kenarına fırlattıktan sonra az önce kalktığı sandalyeye oturdu. Kollarını masaya dayayıp kafasını üzerine koydu. Titreyen sırtı gözlerimi doldurmuştu.

Ben annemi ilk kez ağlarken görüyordum. Babam yanına oturup kollarını ona dolayıp sıkıca sardı. Yaşananları konuşmak için önce sakinleşmesini bekleyecektik.

Annem iç sesleri dışında evden çıt çıkmıyordu. Dışarda kopan fırtınanın dövdüğü pencerelerimiz bile uğursuz sessizliği bozamıyordu.

Uzunca bir süre böyle durduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi ayaklanıp banyoya gitti. Bize bağırıp çağıracağı anı bekliyorduk. Savunmamız, mazeretimiz hazırdı ama o bize bakmıyordu bile.

Sofra kurmaya başladığında ise Ros’da ipler koptu. “Neden bir şey demiyorsun? Sormayacak mısın ne olduğunu? Ya da biz mi soralım bu halinizin ne olduğunu.” İnanamaz gözlerle lüks kıyafetler içindeki ailemizi izliyorduk. Biri yer sofrası kuruyordu biri sobayı harlıyordu. Bu tezat görüntü bugün yaşananların özeti gibiydi. “Madem bu kadar kolay kabullenecektin niye bize bu işkenceyi yapıyorsun? Anne senin derdin ne?” bağırmaya başladığında annem elindeki metal tabağı metal tepsiye doğru fırlattı.

Kızarmış gözleri öfke doluydu. Yine de sakince cevapladı bizi. “Seçimler ve sonuçlar. Siz seçiminizi yaptınız ve artık sonuçları sizi ilgilendirir.” Tekrar yemekle ilgilenmeye başladığında buz gibi bir sesle konuşmaya devam etti. “Biz sizinle başkente gelmiyoruz. Orada ailemin yanına gideceksiniz. Okul açılana kadar idare edersiniz.”

Duyduklarıma inanmak istemiyordum. “Ne demek biz gelmiyoruz? Bizi oraya tanımadığımız insanların arasına mı göndereceksiniz? Zaten ifşa olduk. Kaçak da değilmişsin. Gitmemize izin verdiğine göre tehlikede de değiliz. Hala niye bu kadar inat ediyorsun.” Bütün gün yaşananların yoğunluğuyla ağlayarak patlayıverdim. “Anne biz neyden kaçıyoruz. Sen neyden kaçıyorsun?” gittikçe kısılan sesim gerçekler için adeta yalvarıyordu.

Yanaklarımdaki yaşları gözleriyle takip ettiğinde yumuşar sandım. “Ben oraya gelemem. Babanız da beni yalnız bırakmak istemiyor. Valthera güvenli bir yer. Hiçbir sorunla karşılaşmayacaksınız. Hak ettiğiniz hayatı yaşayabileceksiniz.” Son söyledikleri ‘istediğiniz buydu’ der gibiydi.

Ros hala onu yumuşatabileceği inancıyla kendini anlatmaya çalıştı. “Bilerek yapmadık anne yemin ederim. Vazgeçmiştim. Biz gitmelerini bekledik ama bizi duymuşlar. Kaçamadık.”

Annemin ifadesi hiç değişmedi. Bundan sonra olacak hiçbir şey fikrini değiştirmeyecekti. “Söyledim ben size. Yalvardım. Ama siz bunu istediniz. Oraya gitmekten kaçamazsınız. Çoktan haber vermişler.” Kendine hatırlatmaya çalışıyor gibi kafasını sallayarak söylüyordu.

“Bunca zaman bizi korumaya çalıştın. Oranın tehlikeli bir yer olduğunu sen söyledin. Bizi öylece orada mı bırakacaksın?” yıllardır kabuslarımızı besledikten sonra bizi canavarların arasına mı atacaktı?

“Yalan söyledim. Gitmek istemeyin diye öyle şeyler söyledim. Av falan da yok. Sizi korkutmak için söyledim.” Söyledikleri içimde bir şeylerin kopmasına sebep oldu. Hayatım bir balon gibi sönüverdi gözlerimin önünde. Harlanan sobadan yükselen ateş bile bedenimi ısıtmaya yetmemişti.

“Bize saldıran çürükler? Onlarda mı yalandı. Ne yaşadığımızı unuttun mu?” hala tutunacak bir dal arıyordum.

“Onların doğası böyle. Kim olsaydı saldırırlardı. Noxrenlerin bilinci yok.” Av olmadığımıza mı sevineyim bunca zamandır annemiz babamız tarafından kandırıldığımıza mı üzüleyim.

“Neden? Bir sebebin olmalı. Bize yaşattığın bu kâbusun bir sebebi olmalı.” Sevgilerin asla şüphe duymadığım ailem bunu yaptıysa mutlaka bir sebepleri olmalıydı.

“Ben gitmeyeceğim. Beni de yanınızda götürün.” Valthera hayallerimin üstüne toprak atalı yıllar oldu. Onları tekrar diriltemem, bununla yüzleşemem.

Annemin soğuk ifadesi ilk kez kırıldı. “Kardeşini yalnız bırakamazsın.”

Söyledikleriyle iyice sinirlendim. “Ama siz bizi bırakıyorsunuz.” Derken sesimi yükseltmiştim.

Babam ellerini kafama uzatıp saçlarımı okşamaya başladığında gözlerimdeki yaşları daha fazla tutamadım. “İnan bana sizin iyiliğiniz için yapıyoruz. Annen ne yaptıysa sizin için yaptı. Eğer biz bugün sizinle gelemiyorsak bunun bir sebebi var.” sonra kelimelerini toparlamaya çalışarak gözlerini havaya kaldırdı.

Aldığı derin bir nefesten sonra sözlerine devam etti. “Daha önce görüler hakkında ne söylediğimizi hatırlıyor musun? Gelecek değişkendir ve görüleri çoğu zaman kimseye anlatamazsın. Annen uzun yıllardır bir şeyler görüyor. Güçleri bunları paylaşmasına engel oluyor. Çok denedik size söylemeyi işler daha da kötüleşti her seferinde. İşte şimdi buradayız. Biz gitmek zorundayız. Orada güvende olacaksınız. Anneniz sizi güvenmediği insanların yanına göndermez.” Diğer kolunu kaldırıp Ros’u da kanatlarının altına aldı. Kafamıza kondurduğu öpücük bir veda busesiydi.

Sofranın başında konuşmaya hiç dahil olmayan annem ise boynunu bükmüş elindeki ekmeği çorbasına batırıyordu. Keşke konuşabilse. Keşke bir kere gerçek düşüncelerini duyabilseydik. Bir kere önündeki katman katman duvarlar olmadan gözlerimizin içine bakabilse.

“Biliyorum.” Dedim gözlerimi annemden ayırmadan. Bizi canından bile çok sevdiğini biliyorum. Ama bu kadar yaşanan şeyden sonra bir önemi var mıydı?

Bir görünün peşinden hayatımızı çalmaya hakkı var mıydı?

Kolumu babama sarmaya çalıştığım anda dünyam karardı.

Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyordum. Sesim dahi çıkmıyordu. Adeta boşlukta süzülüyordum. Ne kadar zaman böyle kaldım bilmiyorum. Zaman kavramımı yitirmiştim.

Bir an sonra kulağıma bir ağlama sesi doldu. Kısık ve sessiz bir ağlamaydı. Ayaklarımın yerlere temasını hissetmeye başladığımda bulunduğum ortamın soğuğuyla titrerken kollarımı kendime doladım.

Aynı sesi arkamdan duydum bu sefer. Dönüp baktığımda kabarık kırmızı elbiseli bir kadın gördüm. Bir masaya kollarını dayamış kafasını üzerine koymuştu. Omuzları sarsılarak ağlıyordu. Bu tanıdık görüntü kalbimin sıkışmasına sebep oldu.

Burnuma tanıdık bir koku gelene kadar etrafı fark etmemiştim. Beyaz mermerlerle çevrili bir odaydı burası. Kan kokuyordu. Az önce baktığım boşlukta ise şu an parmaklıklar vardı. Altın parmaklıklar.

Tekrar kadına döndüğümde merakına yenik düşüp yanına doğru yavaş adımlarla ilerledim. Kapalı göz kapaklarından sicim gibi yaşlar yanaklarından süzülüyor kırmızı elbisesinin yakasını daha koyu bir kırmızıya boyuyordu. Annemdi.

Nefesim adeta boğazıma kaçmıştı. Ne kadar süre bakkaldım bilmiyorum ama ellerim saçlarına gidene kadar dizlerimin üzerine yere çöktüğümü fark etmemiştim. ‘Anne’ diye bir fısıltı döküldü dudaklarımdan. Beni duymuyordu. Saçlarını yüzünden çekip onunla göz göze gelmeye çalıştım. Kapalı gözlerinin altındaki pürüzsüz elmacık kemikleri göğsümün ortasına yeni balyoz indirmişti

Annem olduğunu düşündüm. Ama yanaklarındaki sıra sıra dizili benleri yerinde yoktu.

Rosalina’ydı.

Dudaklarımdan farkında olmadan yükselen bir haykırışın ardından zemin çatlamaya, her şey yıkılmaya başladı. Ta ki tanıdık sıcaklık bedenimi sarana kadar.

Yerde babamın dizleri üzerinde uzanıyordum. Üçü de tepemde endişeli gözler ile beni izliyorlardı. Ros ile göz göze geldiğimde bana mutlu bir ifade ile baktı. Sonra annemin sıcak kollarını hissettim etrafımda. Sırtımı sıvazlamaya başladığında hala onları kavrayamamıştım.

“Ne oldu?” Ros elindeki aynaya bana uzattığında ne demeye çalıştığını anlamadım. Aynaya baktığımda gördüğüm gözler beni dehşete düşürdü. Gözlerimden mor bir essentia taşıyordu.

Sonra olanlar bir bir zihnime dolmaya başladı. Ben bir kehanet görmüştüm. Gözlerimdeki mor essentia geri çekilmeye başladığında yerini tekrar altın harelerim aldı.

Gördüklerimi anımsadığımda anneme bakmaktan kendimi alamamıştım. Bana hüzünlü ve anlayış dolu gözlerle bakıyordu. Böyle bir şey nasıl söylenirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.