FEDA EDİLENLER
İşte yine oluyordu. Bir gün daha başlıyordu ve karanlık, yerini aydınlığa bırakıyordu.
Son birkaç aydır yaptığım gibi yine aynanın karşısına geçmiştim. Aynada bana bakan bu gözler tanıdığım kadına ait değildi.
Aynada bana bakan bu kadın aylar önceki köylü kızına hiç benzemiyordu. Düne kadar çamurda gezen ayaklarım artık kadife halılara basıyor. Yara bere içindeki ellerim artık ipeklere dokunuyordu.
Sonra gözüm arkamdaki manzaraya takıldı. Perdelerden sızan günün ilk ışıkları yüzümde dans ediyordu.
Hayatım hiç olmadığı kadar yolundaydı ve hiç bu kadar dibe batmamıştım.
Üzerimdeki ipek gecelik vücudumdaki çatlaklardan sızan altın ışıltıları artık saklayamıyordu. Göğsümün ortasında vücuduma doğru yayılan altın çatlaklar.
Güzel görünüyordu. Mermerin üzerine işlenmiş bir sanat eseri gibi. Vücudum günden güne kırılıyordu, ruhum dışarı taşıyordu. Derimin parçalandığını hissediyordum. Kızgın demirler göğsümü dağlıyordu ama ben sevdiğim insanlarla fazladan bir gün geçirmek için yine en sahici gülümsememi taktım.
Sahi ben buraya nasıl gelmiştim?
7 Ay Önce
“Neden? Neden? Neden!!!”
Kapıdan girer girmez maruz kaldığım bu bağırışlar yine kardeşime aitti.
“Güvenliğimiz için” dedi annem. Bıkkın ve sarsılmaz sözlerle.
Çıkardığım botları ayakkabılığa doğru fırlatırken terlik alacak mecalim bile yoktu.
Sohbetlerine dahil olmak istemediğim için sessiz bir şekilde yüzümdeki çamurları bile temizlemeden sobanın kenarındaki mindere kıvrıldım. Bahar gelmişti yine. Artık tarladaki son havuçları hasat ediyorduk. Babam da ben de bir haftadır tarlamızı yeni ekinlerine hazırlayıp son hasılatı topluyorduk. Kasaları yüklerken aniden bastıran yağmur bizi çalışamayacak hale getirmişti. Babam da gerisini kendisinin halledeceğini söyleyip beni eve yolladı. Eğer yağmur bu şiddetiyle devam ederse tavanın akması an meselesiydi.
Okulu bahane ederek yardıma gelmeyi reddettiği yetmiyormuş gibi bir de burada yine şikâyete başlamıştı.
Kardeşim kafasındaki ıslak havluyla yere oturmuş ipleri sökülen okul eteğini dikiyordu. Eteğe o kadar gaddarca davranıyordu ki iğne batırdığı kumaşı bu köydeki insanlar olarak gördüğünden emindim. Annem de karşısında yere bağdaş kurmuş önündeki tepside akşam yemeği için sebze doğruyordu. Sobanın üstünde dumanı tüten tencereden ise et kokusu geliyordu. İşte bu yeni bir şey.
Her akşam bıkmadan konuşulan bu mesele bugün de bir yere varamamıştı. Gözlerini kısa bir üzerimde gezdiren Rosalina çenesini kaldırıp anneme döndü tekrar. Annemin sözlerinden daha çok ona arka çıkmamama kızıyordu.
Belli ki bugün konuşmayı uzatmaya niyetliydi. Genç Arkenleri toplamak için kente gelen başkent memurları bugün yarın döneceklerdi ve Ros sanki asıl ailesi onlarmış da biz onu alıkoyuyormuşuz gibi davranıyordu “Sadece birimiz bile başkente girebilirsek hayatımız kurtulur. Kırık bir soydan gelen Arken o kadar da tuhaf ve görülmedik bir şey değil. Akademiye girmek istiyorum. Kendimi koruyabilirim. Kimsesiz olduğumu söylerim, size gizlice yardım ederim.”
“Babanın ve ablanın başına gelenleri hatırlamıyor gibi konuşuyorsun”
Kısa bir an bana bakıp tekrar anneme döndü. “5 yıl önce olan bir şey için bizi hala bu aptal insanların içinde bu sefil köye hapsediyorsun”
Annem ise dakikalar sonra geldiğimi yeni fark etmişti. “Ne dersin Artheria. Sen de gitmek istiyor musun?” alaycı sesi beni değil Ros’u bastırmak içindi. Acılarımı kardeşime karşı kullanıyordu. Kardeşim ise annemin bu anlamsız iğnelemesinden sonra iyice sinirlendi.
Tıpkı kendisi gibi bütün kahinlerin sahip olduğu mor irisleri olan parlak gözlerini belertmiş, anneme öfkeyle bakıyordu. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki köydekilere ikiz olduklarını söylesek hiç kimsenin yadırgamayacağına adım kadar emindim. Annemin yanaklarındaki benler olmadan onları ayırt etmek pek kolay olmuyordu hele Ros’un uyanışından sonra annem gibi kâhin olması dolayısıyla bir gecede ortaya çıkan mor gözleri onları iyice ayırt edilemez hale getirdi.
Bu yıl onun uyanış yılıydı. Bütün Arkenler gibi zenginlik ve refah içinde yaşaması gerekiyordu.
Sahip olduğu bu imkanlara rağmen başkente gidemiyor olmasının tek sebebi ise bizdik. Daha doğrusu babam ve ondan miras aldığım şifacılık yeteneğim. Sonunculardık. Annem bizi korumayı hayat gayesi edinmişti. Ros’a göre bir tehlike yoktu sadece kuruntu yapıyorduk.
Oysa yıllar önce yaşadığımız dehşet daha dün gibiydi. Üzerimize saldıran çürükler, yerlere sıçrayan babamın kanı. Ölümün elinden sökerek almıştık onu. Ben ise hala ellerimde babamın kanı, kulağımda Ros’un çığlıklarıyla yaşıyordum. O günden sonra annem güvenlik tedbirlerimizi arttırdı ve daha katı kurallarla geri döndü. Şimdi ise kardeşim annemin kalesinde bir gedik açmaya niyetli görünüyordu.
Annemin ise başka bir derdi olduğunu da biliyorduk çünkü her başkent lafı geçtiğinde sanki biri ruhunu bedeninden çekiyormuş gibi bir tepki veriyordu ama yıllardır ona inanıyormuş gibi yapıp rutinimize devam ediyorduk. Görünüşe göre Ros bu sessiz anlaşmayı bozmaya karar vermişti.
Annem elinde sebze doğradığı bıçağı tepsiye bıraktı. Yavaşça kafasını kaldırdı. Bakışları kızgınlık ve endişe vardı. Sanırım. Ne düşündüğünü anlamak bazen imkânsız oluyor, hep o düz ifadesini takınıyor.
“Akademiye girdiğinde ne olacak sanıyorsun. Öylece girmek kolay mı? Bütün aileni mercek altına alacaklar. Hepimizi tek tek inceleyecekler. Yeteneği miras aldığın biri olmalı. Arken soyundan gelmeyen biri yetenek sahibi olamaz. O zaman da önce beni sonra babanı araştıracaklar. Kimsesizim demene hemen inanacaklar mı?”
Kardeşim yine alaycı bir bakış takındı. Gözlerini devirdi.
“Senin bu başkent nefretini anlamıyorum. Düzgün bir sebep bile sunamıyorsun. Hayatında hiç görmediğin bir yer hakkında çok fazla önyargılısın.”
Annem hemen savunma moduna geçti. “Ablanın ve babanın durumunu...”
Ros artık bunları duymaya katlanamıyormuş gibi elleriyle kafasındaki havluyu kavradı sessiz çığlıklar atmaya çalışıyordu. Çok komik görünüyordu. “Sürekli ablamı bahane ediyorsun ama sen de biliyorsun onu el üstünde tutarlar. Krallığın azizesi gibi yaşar. Ayrıca köydekiler anlamıyor mu sanıyorsun. Yaşlanmıyorsunuz. Kardeşlerin olduğumuzu söylüyorsun ama size anne baba dediğimizi kaç kere duydular. Artık yer değiştirmemiz de işe yaramıyor çünkü bütün köyler sizi tanıyor. Böyle çok mu güvendeyiz?”
Açıkçası bazen hak veriyordum. Ros’un birkaç yıl önce kentteki bazı kızlar tarafından zorbalığa uğradığını biliyordum. Köyün en uzağında yaşıyor olmamız ve hakkımızda çıkan ucube dedikoduları çocukların da kulağına gitmiş ve okulda, sokakta onunla alay etmeye başlamışlar. Tamam sonrasında hepsinin zihnini ele geçirip intikamını almıştık ama içindeki çocuk bir kere yaralandı. Bu şehirden de önceki ayrıldığımız şehirden de nefret ediyor buralardaki insanlara karşı kin güdüyordu.
Kıtadaki en büyük kural Arkenler ve ailelerinin dokunulmazlığıydı. Ros’a göre, bizler de Arken olarak saygıyı ve önümüzde diz çökülmesini hak ediyorduk ama annem ve biz onu bu ayrıcalıklı dünyadan alıkoyuyorduk.
Uzandığım minderden bir hışım kalktım. “Bir gün evde kalayım dedim onda da huzur bırakmadınız”
“Senin huzurun mu var. Ellerini ayaklarının haline bak. Kendi Essentianı bile kullanamıyorsun. Bu yaşına geldin hala babam seni iyileştiriyor.”
Artık bıkmıştım bu konuşmalardan. Sürekli konuşuyor, şikâyet ediyor ve serzenişte bulunuyor. Sonuç mu? Koca bir hiç. “Yeter artık! Senin derdin ne. Sürekli şikâyet etmekten başka bir şey bilmiyor musun sen. Yeteneklerin daha yeni ortaya çıktı. Biraz sabret. Gitmen gerekiyorsa görülerin sana haber verir zaten ama hırsların Essentianı tüketiyor haberin olsun. Bu gidişle hiçbir görün kalmayacak”
Biraz kızgın, biraz da kırgın bir şekilde bana baktı. Onun gibi düşündüğüm halde onu savunmamam zoruna gidiyordu. Sonuçta o sadece bir kâhin olsaydı rahat bir hayat yaşayabilirdi ama bizim varlığımız onu kısıtlıyordu. Tehlikede olmadığımız inancındaydı ve kendini bizim için feda ediyormuş gibi hissediyordu. O da beni kırmak istiyor, bakışlarından belli, “Sen ne anlarsın ki. Yıllardır bir korkak gibi saklanmaktan başka bir şey yapabildiğin yok. Bir fareyi bile iyileştiremiyorsun. Benim Essentiamı hırsım tüketiyorsa seninkini de korkaklığın tüketiyor.”
Bu doğruydu. Ben Essentiamı yıllardır kullanamıyordum.
Bu söylediklerinden pişman olmayacaktı çünkü ben de olmayacağım. Tüm gün küs kalacağız ve akşam yemeğine oturduğumuzda her şeyi unutmuş olacağız. Hep böyle oluyor zaten.
Yanından geçip kapıya ulaştım. Hızlıca botlarımı giydim ve ana caddedeki lokantaya doğru ilerdim.
Yağmurluğun şapkasını kafama geçirip koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Baharın ilk haftasıydı ama yağmurlar devam ediyordu. Çamur içinde kalan yollarda bata çıka restoranda vardım.
Bugün babam mahsulleri buraya getirecekti. Arka kapıda buldum onu. Malları yerleştiriyordu.
“Selam baba. Umarım çok geç kalmadım.” Hemen kollarımı sıvayıp kasalardan birini aldım.
“Bugün gelme demedim mi ben sana. Niye laf dinlemiyorsun. Git uyu biraz hastalanacaksın bak. Bırak o kasaları ağır onlar.”
Arkamdan söylenen babama tek yapabildiğim gülmekti. O da yoruluyordu. En azından birkaç tane taşısam 10 dakika erken giderdik eve. Sonuncuları da yerleştirdikten sonra makbuzu kasaya bırakmak üzere restoranın içine doğru ilerledim.
Restoranın içini leziz yemek kokuları doldurmuştu. Ancak masalarda oturan müşteriler tedirgin ve sessiz görünüyorlardı.
Kasanın oraya geldiğimde iki çift gümüş gibi parlayan hareyle denk geldim. Kasanın orda restorandın sahibi Bay Gebetto ile konuşuyorlardı. Gümüş gözler. Burada ne işleri vardı.
Heyecanımı belli etmemem gerekiyor. Arken olduklarını anlamak daha doğrusu Katon olduklarını anlamak hiç de zor değildi. Normal bir insanın iki katı büyüklükteki cüsseleri ve üzerlerindeki şövalye zırhları kendilerini ele veriyor. Gebetto ise sırf Katonlardan biri yaslandığı için çatlayan tezgâha korkmuş gözlerle bakıyordu. Korkunç ve kusursuz görünüyorlardı.
Karşımda duran bu askerler elle çizilmiş kadar güzel görünüyorlardı. Şimdiye kadar gördüğüm bütün arkenler kadar güzellerdi. Sanırım tanrı beni unuttu. Tarlada giydiğim çamurlu çiftçi tulumum, yorgunluktan etrafı morarmış gözlerim ve taramaya bile üşendiğim kumral saçlarım beni pek doğa üstü göstermiyordu. Yıllardır baskıladığım Essentiam ise beni iyileştirmekten çok uzak sadece sırtımda bir kambur gibi hissettiriyordu. Horasa’daki akranlarıma benziyordum. Benden şüphelenebilecekleri bir hiçbir şeyim yok.
Onları gören herkes heyecanlanır. O yüzden benim bariz korkudan olan anlık duraksamamı genç bir kızın heyecanına verdiler. Hemen son irade kırıntılarımı da kullanarak başımı eğip selam verdim. Normal insanlar her zaman Arkenler saygı duymalı ve onlara boyun eğmeliydi. Ben de şu an oldukça normal bir insandım.
Buradaki herkes onları cüsselerinden ve zırhlarından tanıyorlar ama biz arkenler birbirimizi gözlerimizin renginden tanırız. Normal insanların göremediği parlak gözlerimiz. Ancak ben yıllardır altın renkli gözlerimi lenslerin altına saklıyordum. Annemin tanınmamamız için koyduğu kurallardan biriydi. Onlar beni tanıyamazdı.
Gözlerine bakma. Gözlerine bakma.
Makbuzu verip gideceğim. Hayır Artheria senin kim olduğunu bilmiyorlar. Makbuzu uzattığım ellerim titremeye başladı. Lens taktığımı mı anladılar acaba. Ya da Essentia yayıyor olabilirim. Bu şekilde kaçtığımız için bizi cezalandıracaklar. Arkamı dönüp kaçsam. Hem bizler son şifacılarız bizi idam edemezler. Ya gerçekten bizi avlarlarsa. Babam da burada. Asla kaçmaz kendisini de yakalatacak. Peki bizi sakladığı için anneme ne olacak.
Onlar çürük değil. Babama zarar vermeyecekler.
Bir anda ellerini benim tarafıma doğru uzattı. Dizlerimin bağı çözüldü. Ensemden sırtıma akan ter damlaları geçtikleri yeri yakıyordu adeta. Ellerimdeki makbuz bile elimin terinden ıslanmıştı. Ayaklarım yere çivilenmişti.
Omzumun üzerinden uzatılan kâğıdı fark ettim sonra. Arkamdan birinin geldiğini bile fark etmemişim. Bütün duyularım bana ihanet ediyordu. Kâğıdı alan Katon Gebettoya döndü. “Uyanış yarın bitiyor. O yüzden akşam yemeğini erken yiyeceğiz ona göre hazırla.” Deyip arkadaşı ile uzaklaştılar. Onlar uzaklaşana kadar kafamı yerde tuttum.
Tam da o sırada arka kapıda babamı gördüm bana doğru tedirgin bir şekilde geldi. Benimki gibi altın renkli olan gözlerini lensler altında saklamıştı ama acıma ve hüzün barındıran duygularını gizleyemiyordu. Ne zaman onlardan biriyle karşılaşsam aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyorum. Gözümün önüne boğazı kesilen babam, okul ceketiyle babamın kanını durdurmaya çalışan Ros ve bana doğru yaklaşan cesaretimin katili çürük geliyor. Sadece ona sarılıp ağlamak istedim ama konuşacak takati bile bulamadım kendimde. İnsan neyden kaçtığını bilmiyorken yakalanma düşüncesi bile cehennem gibiymiş.
Bütün yolu tek kelime etmeden babamın kollarının altında yürüdük. Kapıyı Ros açtı.
Karşısında gördüğü manzara onu biraz afallattı. “Sana söylediklerim için bu hale gelmedin dimi?”. Ona cevap vermeden hızlıca içeri girdim hemen sobanın yanındaki minderime kuruldum. “Ya her gün küfür kıyamet içimden geçiyorsun ben sana tek kelime edince hemen mağdur rolü. Sırf annem kızsın diye yapıyorsun dimi.”.
Annem şüpheci bir şekilde bana bakıyordu. Ben de ona bakmaya başladım. Yıllar önce bize saldıran bir çürüktü. O yaratığın eti kemiğinden ayrılmış çürük bedenini hatırlıyorum. Katranlanmış gözleri, sarsaklayan vücudu gözlerimin önünden bir an olsun gitmiyor. Oysa bugün karşılaştıklarım ise gözlerinde Essentiaları bir çift mücevher gibi parlayan başkent askerleriydi. Bize benziyorlardı. Onlardan korkmam için bir sebebim yoktu.
Bizler arkenler olarak aynı taraftaydık. Binlerce yıl barış içinde yaşadık onlarla. Neden kaçıyoruz biz? Şifacılar neden soykırıma uğradı. Annem bir şey mi biliyor yoksa kafasında başka şeyler var da bu korkuyu bize bir maşa olarak mı kullanıyor? Bugün yaşadığım korku gerçek miydi yoksa annemin bize dayattıkları mı beni o hale getirdi. O Katonlarla göz göze geldiğim ilk an aklımdan yıllar önce yaşadığımız şeyler ve annemin çocukken anlattığı masalları geçti. Bizlerin yakalandığı ve işkence gördüğümüz masallar.
“Bay Gebetto’nun lokantasında iki Katonla karşılaştım. Öyle bir anda karşımda görünce korktum.” Korktum. Çünkü ben bir korkaktım. Tıpkı Ros’un söylediği gibi.“Orada yemek yiyorlarmış hatta yarın akşama doğru gideceklerini söylediler.”
Annem rahatlamış gibi bir nefes verdi. “Sonunda gidiyorlar. Rahat bir nefes alacağız.” O an Ros ile göz göze geldim. Halime üzülmüş gibi görünüyordu. Çünkü o gün neler yaşadığımızı çok net hatırlıyordu. Bu olayı beni ne kadar sindirdiyse onu o kadar güçlendirdi. Benim küçük kardeşimin ölümden daha çok korktuğu bir şey vardı. Çaresiz kalmak.
Ertesi gün uyandığımızda ise evin içerisinde çok tekinsiz bir hava vardı. Annemin Essentiası menekşe kokulu ince bir sis tabakası gibi bütün odayı doldurmuştu. Belli ki yeni bir kehanet görmüştü.
Sorsam bile cevap alamayacağımı bildiğim için kahvaltı hazırlamaya başladım. Arkamdan mutfağa giren annem kenarda duran tepsilere çarpıp düşürdü hepsini. Çok üstünde durmadan sofrayı sobanın yanına kurmaya başladım. Annem ise tavada sebze kızartmaya karar vermişti. Babam da uyanmış yerdeki yatakları kaldırıyordu.
Bir anda içeriyi yanık kokusu sardı. Babamla mutfağa koştuğumuzda gördüğümüz manzara daha da tuhaftı. Annem mor gözlerini duvara dayamış elinde artık yanmış olan patlıcanları tavada çevirmeye devam ediyordu. Andan kopmuştu.
Babam yanına gidip elindeki maşayı alana kadar neler olduğunu fark etmedi. “Rosche iyi misin.” Annem nerede olduğunun yeni farkına varmış gibiydi. Mutfağı saran dumanı fark ettiğinde birkaç adım gidip etrafına baktı. “İyiyim. Dalmışım.” Dalmak? Dalgınlık böyle bir şey değildi. Tam bir şey söyleyecekken babam bana bakıp engel oldu.
Yine bir şeyler oluyordu ve bu ikisi yine bizden saklıyorlardı.
“Ne oluyor ya? Bu koku ne? Bu duman ne?” Görünüşe göre Ros da uyanmıştı. Söylene söylene mutfağa kadar geldi. “Niye burada toplandınız.” Annemi gördüğünde adımları duraksadı.
Endişeli gözlerle bana baktı. ‘Sorma’ anlamında kafamı salladım. Gözü ocağın üzerinde kömürleşmiş patlıcanlara kaydığında suratını buruşturdu. “Kızarmış kömür. Krallara layık bir kahvaltı.” Ortamı yumuşatmak ve gerginliği dağıtmak deyince de Ros. Ardından yine söylene söylene banyoya geçti.
Banyoya doğru bağırdım “Beğenmediysen kendin hazırla”
O da geri bağırarak cevapladı beni. “Okula geç kaldım. Hazırlanmam gerekiyor”
“Erken kalksaydın o zaman”Dalgınlık meselesi dışında sabahımız her zamanki gibi geçiyordu.
Kahvaltımızı edip hazırlandık. Botlarımı giyerken gözlerim Ros’a kaydı. Eteğinin söküğünü çok güzel dikmişti. Dünkü kavgada sinirinden ortadan ikiye ayırır sanmıştım ama o gayette özenli hazırlanmış, ayakkabılarını silmiş, saçlarını düzgünce örmüştü.
Kapıya çıkmadan annemin sesini duyduk. Ros’a hitaben konuştu. “Bugün okula gitmesen bir şey olmaz. Peynir mayalamamız gerekiyor. Bana yardım et.” Sesi emreder değil yalvarır bir biçimde çıkıyordu. Yardım istiyordu ama bu yardımın peynir ile ilgili olmadığına neredeyse emindim. Hafta sonu beraber yapma konusunda anlaşmıştık. Bu da nereden çıktı.
Ros ise arkasını dönmeden cevapladı “Gitmek istiyorum”. Bir şeyler oluyordu ve bunun annemin görüsü ile ilgili olduğunu görebiliyorum.
“Gitme” Fısıldar bir şekilde son kez tekrarladı.
Ros ise “Geç kalıyorum” deyip koşarak kapıdan çıktı.
“Anne neler oluyor?”
Elleriyle kafamı zarifçe iki yanından tuttu. Dolu gözleriyle altın renkli gözlerimin içine bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibi baktı. “Bilmiyorum bebeğim ama sadece şunu bil. Ben bu hayatta her şeyi sizin için yapıyorum. Bana güveniyor musun?”
Şüphelerim var diyemedim. “Güveniyorum”
Gülümseyip yanağıma küçük bir buse kondurdu. Bu onun dilinde seni seviyorum demekti. “Seçimler Artheria. Bu hayatta her seçimimizin bir sonucu var.” Daha fazla konuşmadan benden ayrılıp mutfağa girdi. Arkasından bir süre baktıktan sonra ben de kapıdan çıkıp tarlaya gittim.
Akşama kadar babamla traktör sürdük. Bu sabah yaşananları kafamın ücra bir köşesine atıp kendime düşünmeyi yasakladım. Babam da normal günlere kıyasla oldukça sessizdi. Bütün gün birbirimizle tek kelime etmeden çalıştık durduk. Bu sık olan bir şey değildi.
Akşam ise yorgun argın eve döndüğümüzde bizi buz gibi bir ev karşıladı. Annem sobayı yakmamıştı. Çoktan külleri sönen sobanın kenarında oturmuş pirinç ayıklıyordu. Ros ise henüz okuldan dönmemişti.
Banyodan çıktığımda evdeki uğursuz hava dağılmamıştı. Fısır fısır konuşan ebeveynlerim çıktığımı fark edince konuşmayı bıraktılar. Hava çoktan kararmasına ve okul dağılalı saatler olmasına rağmen Ros hala ortalıkta yoktu. “Ros eve dönmedi mi?” Diye sordum.
Sofrayı kuran annem umursamaz bir ses tonuyla “Henüz gelmedi. Okulda cezaya kalmış olmalı.” dedi. İçinde kopan fırtınaların yankısı evin rutubetli duvarlarında yankılanıyordu ama o asla bunu kabul etmeyecekti. Ros’un kendini ifşa etmiş olmasından endişeleniyordum. Bu ihtimalin farkındaydı ama kendisi gibi davranmıyordu ve belki de ilk kez olayı akışına bırakmıştı.
Fakat benim böyle bir lüksüm yoktu. “Okula gidip bir bakayım. Alıp eve gelirim.” dedim.
Cevaplarını beklemeden hızlıca yün kabanımı ve botlarımı giydim, hala ıslak saçlarımı kapüşonumun altına tepikleyip evden koşar adımlarla çıktım. Annemin çıktığım kapıdan arkamdan bir süre izlediğini hissettim.
Şehir meydanına kadar 40 dakika koşar adımlarla yürüdüm. Ceza almış olması için dua ettim.
Her zamanki gibi bütün sokak lambaları ve şehrin önde gelenlerinin yaşadığı evler ışıl ışıldı. Etraftaki kalabalık uyanışın son gecesini kutluyordu. Son 500 yıldır tek bir Arken bile çıkmayan bu şehirde gururları biraz inciniyor olsa da bu onların ‘biz de varız’ deme şekliydi. Açıkçası gülünç görünüyorlardı. Bunlar sadece Arkenlere yaranmaya çalışmanın bir şekliydi.
Okulun demir kapısının önüne geldiğimde gördüğüm asma kilit kafama balyozla vurulmuş etkisi yarattı. Okul tamamen karanlıklar içerisindeydi. Adımlarımı güvenlik kulübesine yönelttiğimde ihtiyar güvenlik cama kafasını yaslamış bir şekilde uyuyordu.
Cama sert bir şekilde tıkladığımda irkilerek uykusundan uyandı. “Rosalina Thorne bugün cezaya mı kaldı?” evet demesini beklerken nefesimi tutmuştum.
Güvenlik ağzındaki salyaları silerken bana ters ters bakmayı da ihmal etmiyordu. “Bugün uyanışın son günü. Herkes kutlamalara katıldı. Kimseye ceza vermezler bu hafta.” Haklıydı bunu göz ardı ettiğime inanamıyorum.
“Ablan ve abin meydana gelmedi mi yine.” Dedi annem ve babamı kastederek. Sorduğu imalı soru ile yine mi katılmadınız demek istiyordu ama annem kutlamalar konusunda yıllardır bizi sıkı bir şekilde tembihlerdi. Sanırım bu şehirden de taşınma zamanımız gelmişti.
Hasta olduklarını söyleyerek başka soru sormasına müsaade etmeden arkamı dönüp uzaklaştım. Ros bu kutlamaya katılacak son kişi bile değildi. Hele de istikbalinin yasını tutarken.
Aklıma gelen düşünceyle ayaklarım yere çivilendi. Bunu yapmış olabilir miydi? Daha fazla vakit kaybetmeden adımlarımı Gebettonun restoranına doğru çevirdim.
Restorana yaklaştıkça insan kalabalığı artıyordu. Arkenler gitmeden onları son kez görmek veya selam vermek için restorana akın etmişlerdi. Gürültünün arasından telaşımın göze batmamasını fırsat bilerek Ros’u bulmaya çalıştım.
Burada bir yerde olmalıydı. Şu an onlar restorandayken şehrin önde gelenleri dışında kimseyi içeri almayacaklardır.
Arka tarafa yönelip deponun kapısına geldim. İki yıldan fazladır tedarik yapıyorduk bu restorana dolayısıyla arka kapının anahtarının nerede olduğunu biliyordum. Ros da biliyordu. Aralık kapı bana onun çoktan buraya geldiğini söylüyordu.
Usulca içeri girdiğimde beni sadece loş bir ışık karşıladı. Kısık ağlama sesi kulağıma geldiğinde onu bulduğumu anladım. Yapmamıştı. Merdivenleri usulca inemeye başladığımda onu karton bir kolinin üstünde ağlarken buldum. Onu ürkütmeden yaklaşıp yanına oturdum. Karşıda havuç kasalarına bakıp ağlıyordu. Dün teslim ettiğimiz havuçlardı.
Mor gözleri kan çanağına dönmüştü. Lenslerini bile takmamıştı. Gözünü karartmıştı. O an evden telaşla çıktığım için ben de lenslerimi takmayı unuttuğumu hatırladım.
Kafasını bana çevirip hüzünle baktı gözlerime. “İzin verseler ne olurdu sanki. Biz bundan daha iyisini hak ediyoruz. O dışarıdaki insanların hepsi bizim için orada” kafasını iki yana sallayarak kendine hatırlatmaya çalışıyordu. “Ama biz onlara hizmet ediyoruz. Bizi aşağılamalarına izin veriyoruz. Tırnağımız olmayacak insanlar bize eziyet ediyorlar.” Hiddetle çıkan sesi nefret doluydu.
Elimi sırtına atıp okşamaya başladım. Onu sakinleştirmem gerekiyordu. “Bir şey mi oldu yine? Bu sefer kim ne yaptı. Söyle onu doğduğuna pişman edeyim” yapardım, daha önce de yaptım.
Elimi tutup kendinden uzaklaştırdı. “Annemle babamı konuşurken duydum. Yine taşınacakmışız. Buradan gideceğim tek yer başkent olur.” Gözleri restorana açılan merdivenlere kaydı. “Hiç değilse arkadaşım olur belki.” Sonlara doğru kısılan sesi yalnızlığının çığlığı gibiydi. Henüz 16 yaşındaydı ama çok yalnızdı. Tıpkı benim gibi.
Kasadan iki havuç alıp birini bana uzattı. Yanıma tekrar oturup havucunu kemirmeye başladı. Daha fazla konuşmak istemiyor gibiydi. Gitmeyecekti. Vazgeçmişti ama haklı olduğunu da bilmemizi istiyordu.
“Seni anlıyorum. Ben de çok gitmek istedim. Ölüm kapımı çalana kadar ne kadar rahat bir hayat yaşadığımı fark etmemiştim. Burada güvendeyiz. Birlikteyiz. Eğer bir gün hayatımız düğümlenirse de başkentin kapıları bize daima açık olacak.” Alaycı bir nefes verip kafasını iki yana salladı.
“Kapılar sana her zaman açık olacak. Sen özelsin ama ben binlerce kâhinden biriyim, sadece var olmak istemiyorum. Biri olmak istiyorum.” Son sözünü söylemiş gibi sırtını döndü bana.
“Dönelim mi artık? Kalabalık dağılmadan aralarına karışırız?” dedim. O sırada yukarıdan bir gürültü koptu. Çıkıyor olmalıydılar.
Bıkkınlık dolu bir ifadeyle yerine iyice kuruldu. “Sanırım beklememiz gerekecek. İstersen çıkalım” deyip muzip bir suratla bana döndü. Lenslerimi takmadığımı fark edince şaşkın bir ses çıkardı “Sen asla çıkamazsın. Bugünün tek yıldızı benim.” Dediğinde gülmeye başladım. Neyse ki dışarının gürültüsü sesimizi bastırıyordu.
Seslerin kesilmesini beklemeye karar verdik. Arkenler buradan ayrılınca kalabalık çok kalmaz dağılmaya başlardı. Dakikalar birbirini kovalarken sesler yavaş yavaş azaldı ardından da tamamen kesildi. Artık çıkma vaktimiz gelmişti.
Yavaşça ayaklanıp deponun kapısına geldik. “Ros anahtar nerede? Kilitlemeyi unutmayalım.” Elimi uzatmış anahtarı uzatmasını beklerken şaşkın bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Ben anahtarla girmedim ki. Kapıyı kırdım.” Ona dehşet dolu bir ifade ile bakındım. Yarın birkaç sapkının Arkenleri görmek için arka kapıyı kırdığı dedikodusu yaymalıydım yoksa bu kapının yerini bilen birkaç kişiden biri olarak sorumlular listesine girecektik.
Kapıdan çıkıp ona döndüğümde kapıya eğilmiş bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kırması bir yana tamir etmeyi de öğrenmişti. “Seni babama söyleyeceğim.”
Kapı kolunu iyice yerine yerleştirdikten sonra bana zafer dolu bir gülümsemeyle döndü. “Ta da” elleri havadayken yüzündeki gülümsemenin anbean kırıldığına şahit oldum. Arkamda bir yere gözlerini sabitlemiş bakıyordu. Gözlerini gözlerime çevirdiğinde hayır anlamında kafasını ki yana salladı. Ben ise arkama dönme gafletinde bulundum.
Bir Elektra ve bir Katon suratlarında şaşkın ve bilmiş bir ifade ile Ros’a bakıyorlardı. Bakışları bana döndüğünde ise suratlarındaki katlanarak artan şaşkınlık, hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacağını adeta haykırıyordu.