İçeriğe geç

Kök ve Gövde

Bölüm 1 · 31 dk okuma

Kök ve Gövde

Bölüm 1

Bölüm 1: Merhaba

“Gözlerinde Bulamadığını, sözlerinde duymazsın.”

Bölüm şarkıları: Ki sen, çözemezsin

(Keyifli okumalar dilerim, bölüm günlerimiz pazar günleridir…)

🌳

Gökten bir yıldız kaydığında doğduğumu sanmıştım, yere çakıldığımı anlamam pek uzun sürmedi.

Annem, ben karnındayken sürekli şarkı söylermiş. Günlüğünden okumuştum. Hep güzel, temiz kalpli kızım diye severmiş beni. Hayata gelmeden önce merhaba demiş bana.”Umarım dünyaya hoş gelirsin güzel Arin’im…” hoş gelip nahoş gittiğimi annem bilmeyecekti.

Onu benden koparıp almışlardı çünkü. İki katlı evimizin her bir basamağında annemin kanını görmüş, o kurşunun silahtan çıktığını duymuştum. En kötüsü de bunu yapan adamı çok yakından tanıyor olmamdı. Bir yıkımın eşiğinden dönüp, diğer yıkımın pençesinde can veriyordum. Bu iki yıkımın tek sebebi: Babam, Batı Kumralı

Bu hayatta yirmi dört yıldır vardım, artık var olmaktan bıkmıştım. Her lafın altında ezilen o kimliğimden çıkmak istiyordum artık.

Benim narin annemin alnında gerisi dolmayacak bir boşluk açan o adam, benim hayatımı bir yıkımın daha ele geçirmesini izleyen adam… o benim babamdı. Babam olduğunu diğer insanların yanında hep kabulleniyordu ama yalnız kaldığımızda bu pek mümkün olmuyordu. Benim Narin annem onun yüzünden can vermiş, onun yüzünden yalnız bırakmaktan korktuğu biricik kızını, bu dünyada yalnız bırakmak zorunda kalmıştı.Bazı şeyler için çok savaşmak gerekir, biliyorum. Ben artık savaşmaktan çok yoruldum. Sırtımı dayayacak bir gövde istiyorum. Köklerimle dik durup, benim yerime savaşacak bir gövde…

*

Dünyaya geleceksin…Merhaba güzel kızım, mehaba Arin’im. Ben senin annenim, değerli köklerinim. Lütfen beni unutma, babanı unut. Babanı unut, Arin! O senin baban olmayı hak etmeyen bir adam. Büyü, Arin. Büyü ki seni yalnız bırakmaktan korkmayayım. Çabuk büyü kızım, büyü ki bu sarhoş adamdan kurtar kendini. Biliyorum, bana çok kızacaksın seni bırakıp gittim diye. Bir sor bakalım istiyor mu annen? Seziyorum Arin, sayılı günlerim kaldı. Bu satırlarda yaşat beni, hiç unutma. Ölüm de, yaşam da senin için, Arin’im.Senin geleceğinin haberini aldığımda yazamadım kızım, çok üzgünüm. Baban telefonumdaki notları okumuş. Sana bir günce bırakacağımı öğrenince sol elimin parmaklarını kırdı. Evet kızım ben solağım. Seni üzmek istemiyorum zaten sevgili kızım. Ama üzül ki, öfken bu üzüntüyle harmanlanıp büyüsün. Kanımı yerde bırakma kızım. Hayır, intikam almanı istemiyorum, sadece kaç. Kaç ve kendini o adamdan kurtar. Parmaklarım her iyileşmeye başladığında tekrar kırdı baban. Ben senin için iyi oldum. Nasıl iyi olduğumu boşver kızım, sen kendine dikkat et olur mu? Biliyorum Arin, seni yeterince sevip hazırlayamayacağım bu dünyaya. Babanın kırmızı deri kaplı bir defteri var, bir tanem. O deftere bütün planlarını, şifrelerini yazar. O defter işine çok yarayacaktır. Oyunu bul, şifreleri çöz. Zafer kötülerin yanındaysa kötü olmaktan korkma. Yeter ki zafere ulaş.

Annen Larin’den, sevgilerle Arin Yelda’m…

***

Sıçrayarak uyandığımda yatağımın hemen karşısında duran aynadaki yansımama baktım. Kan ter içerisinde kalmış yüzümden çekemedim gözlerimi. Gördüğüm kabuslar artık artmaya başlamıştı. Yeşil gözlerimdeki o korku, hiç gitmiyordu. Gövdeme kavuşmadan gitmeyecekti de zaten.

Artık kulaklarımın aşina olduğu cam kırılma seslerini duyunca yavaşça yatağımdan doğruldum. Batı Kumralı yakıp yıkıyordu yine her tarafı. İçerisinde kızının da olduğunu bildiği halde yakmaktan çekinmiyordu. Komodinimin üzerinde duran anahtarı alıp kapıya yöneldim. Zaten kapalı olan kapıyı kilitlediğimde rahat bir nefes verdim. Bu gece de unutmuştum kapımı kilitlemeyi, başka bir gece daha unutursam geri dönüşü olmayabilir di. Babamın bağırışlarını duydukça kulaklarım uğuldamaya başladı. Gözlerimin önünden annem ile olan anılarımız geçtiğinde boğazıma oturan yumruyu ne kadar yutkunsam bile geçiremedim. “Seni geberteceğim!” Diyen babamı duymamak için titreyen ellerimi kulaklarıma kapadım. Bu sefer duyduğum uğultu sesleri de hiç hoşuma gitmemişti. Dudaklarım titrerken ağlamadan önce hep yaptığım gibi alt dudağımı büzdüm. “Anne…” diyebildim zorla. “Neredesin?” Gözümden bir damla yaş süzüldüğünde gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Büzüldüğüm yerde kendi kendime sokularak ısınmayı bekledim. Bu hiç mümkün olmuyordu çünkü benim bedenim hep soğuktu. Bulacağım gövdenin sıcak olmasını diledim. Sesler artmaya, hatta ardına sığındığım kapının hemen arkasından gelmeye başladığında korkudan bütün bedenim kasılmıştı. Geceleri, hiç sevmiyordum bu yüzden. Babamın ettiği küfürleri duymaktan bıkmıştım. Annem hakkında söylediği yalanlardan, her şeyden! Bu evden kurtulmak istiyordum, annemin de dediği gibi. Pek mümkün değildi ama olsun du. Kilitli kapıma güvenmek zorunda olarak pencereme yöneldim. Açık olan pencerenin önündeki toz pembe koltuğuma attım kendimi. Her şeyden kaçmak, tek arkadaşım Meyra’nın yanına, Kayseri’ye gitmek istiyordum. İzmir çok güzeldi ama ben koskoca şehirde boğuluyordum. Ellerim zorlukla telefonuma gitti. Kilidini açtığımda galerimde duran ve hep sakinleşmemi sağlayan o videoyu açtım. Videodaki güzel annem, üç yaşındaki Arin ile havuçlu kek yapıyordu. Dudaklarım istemim dışı kıvrıldı. Telefon ekranındaki annemin yüzüne dokundum. Elleri yine yaralıydı ama kek yapıyordu benim için. Gülüşlerimiz, şimdilerde uğramaya yüzümün olmadığı mutfakta yankılanıyordu. Benim komik konuşmalarım annemi neşelendiriyor, ama gözlerindeki o üzgün ifade yerini koruyordu. “Aferin benim akıllı kızıma!” Diyerek kucakladı annem beni. Küçük Arin, burnuna dolan tarçın ve zambak kokusu ile mayışarak annesine sokuldu. Annem hep öyle kokardı. Artık onun kokusunu ben taşıyordum. Annem ölümüyle birlikte her şeyini bana devretmişti, kaderi hariç. Annem kaderini de sırtlanıp gitmişti. Benim önüme geçip göğüs germişti bana zarar gelmemesi için.Annemle yedi yıl beraber olabilmiştim. O yedi yıl, hayatımın en güzel emarelerini taşıyordu. Bir daha asla o yedi yıldaki gibi geçmeyecekti senelerim. Bunu bilmek hem geleceğin hayali, hem de geçmişin yükünün ağırlığını yapıyordu sırtımda. Gözlerimin üzerine oturan ağırlığı hissettiğimde elimdeki telefonu bağrıma bastım. Sadece orada görebildiğim anneme sarıldım. Daha sonra kabusların koluna teslim ettim kendimi. ****

Ellerimin arasında titreyen telefonumun sesinden dolayı gözlerimi araladım. Hemen karşımda duran pencereden havanın ağardığını görebiliyordum. Gözlerim, pencereden sızan ışık nedeniyle kısıldı. Dün gece ağlamış olmanın gözlerime yüklediği acı ile beraber zorla kırpıştırdım onları. Hacimli kirpiklerimi, gözlerimi açtığımda da görmeye devam etmiştim.Avuçlarımın arasında susmak bilmeyen telefonumu kulağıma yakınlaştırıp açtım. Babamın asistanı Meltem arıyordu. Sesim sabah ilk uyandığımda kısılırdı, bu yüzden konuşmaya başlamadan önce boğazımı temizledim. “Merhaba Meltem, günaydın.” Dedim kısık bir sesle.Telefonun ucundan Meltem’in gülüş sesini duydum. “Merhaba deme huyundan vazgeçmediğini görmek ne kadar da güzel, Arin’ciğim. Batı bey saat dokuz gibi şirkette olmanı istedi, haber vermek için aradım. Nasılsın görmeyeli?” Babamın ismini duyar duymaz tüylerim diken diken oldu. Göz ucuyla makyaj masamın üzerinde duran saate baktığımda saatin sekiz olduğunu gördüm. Hazırlanmak için bir saatim vardı. “Arin’ciğim?” Diyen Meltem’in sesiyle kendime gelmiştim. Tekrardan boğazımı temizleyerek telefon konuşmasına odaklandım. “Üzgünüm dalmışım. İyiyim sen nasılsın? Üniversiteyi bitirip geldim işte, tekrardan buradayım.” Derken komodinimin üstünde duran termosumu tek elimle kavrayıp birkaç yudum su içtim. “Ne güzel! Psikolog olduğunu duydum, Batı bey sana özel klinik açacakmış. Arin’ciğim sana öyle çok imreniyorum ki anlatamam. Çok iyi bir baban var, bize bile baba şefkati ile yaklaşırken seni düşünemiyorum! Başarınlarının devamını dilerim, tatlım. Seni çok fazla oyalamak istemiyorum, hoşçakal!” Telefonun kapanma sesi kulaklarımı çınlatırken termosumu çantamın içerisine koydum. Babamın ben hariç herkese baba olması ne kadar da güzeldi. En azından babalık duygusunu biraz olsun tatmış olurdu. Sanırım tek şansım; annemin kızı olmaktı. Babamdan yana bir şansım hiç yoktu, olmayacaktı.Üniversiteyi yurtdışında okumuş, daha sonra tekrardan İzmir’e gelmiştim. Aslında gelmek zorunda kalmıştım. Babamın tehditleri ile zorla gelmiştim buraya. Yoksa Meyra’nın yanına, Kayseri’ye gidecektim. Buraya geleli üç ay olmuştu. Kendime geceleri çalışabileceğim part time bir iş arıyordum. En azından her gece kırılan cam seslerini duymadan huzurlu bir şekilde çalışabilirdim. Üstüme toz pembe bir gömlek, altıma ise açık kot renginde, pileli, mini bir etek giymiştim. Acı kahve tonlarındaki saçlarımı sıkıca toplamış, önlerden iki tutamını salık bırakmıştım. Makyaj dolabımın karşısına geçtiğimde ortalama güzellikte olan yüzümle karşı karşıya geldim. Çekik yeşil gözlerim, hacimli ve uzun kirpiklerim vardı. Hafif kemerli ama küçük ve ucu kalkık olan burnumu hiç sevmiyordum. Yan profilden fotoğrafım hiç yoktu da zaten. Dudaklarım ise dolgun, kalp şeklindeydi. Kemikli bir yüz yapısına sahiptim. Aynı zamanda hafif çillerim vardı. Çillerimi seviyordum. Yanları ışıklı olan, beyaz makyaj masamın ilk çekmecesini çektiğimde göz kalemimi elime aldım. Gözlerimi çerçeveleyip eyeliner çektim. Daha sonra hafif kahverengi, mat rujumu eşit bir şekilde dudaklarıma sürdüm. Makyajım sadece bu kadardı. Daha fazla bir şey yapmıyordum, gerekte yoktu zaten.Büyük, bej rengi el çantamın içine gerekli eşyalarımı koyduktan sonra saatin kaç olduğuna tekrar baktım. Sekiz buçuk olmuştu tam. Yarım saatte şirkete anca gidebilirdim zaten. Hemen koridora çıktığımda beyaz merdivenlerle göz göze geldim. Bu beyaz merdivenlerin kırmızıya boyandığı günü hatırladığımda iliklerime kadar hüzünle dolmuştum. Gözlerimi hızla kapayıp yutkundum. Geldiğim yolu gerisin geri dönerken bu tramva ile nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Derin nefesler alırken sağ elimin parmaklarını çıtlattım. parmak çıtlatmak beni biraz olsun sakinleştiriyordu. Telefonumdan instagram’a girip rastgele kaydırmaya başladım. Böyle yaparken merdivenleri kolaylıkla geçebilirdim belki de. Odamın önündeki koridoru kolaylıkla geçmeyi başarmıştım. Beyaz merdivenleri ucu ucuna gördüğümde ensemi yavaşça kaşıdım. Keskin bir nefes vererek odaklandım telefonuma. Ardından basamakları sıra sıra inmeye başladım. Aklım orada olsa da gözlerimle göremediğim için sakin kalabiliyordum. Üç, üçüncü basamaktaydım. İki elimle telefonumu sıkıca kavradım, önümü göremiyordum artık. Annemin öldüğü beşinci basamaktaydım… Kafamın içindeki sesler susmayı başaramamıştı. Bu sefer gözlerimi kapatarak inmeye çalıştım. Ama bu, önüme göremememe ve her basamakta tökezlememe neden oluyordu. Aniden attığım adımı bilemedim ve öne doğru düşmeye başladım. Annemin ölü bedeninin boylu boyunca uzandığı merdivenlerden düşüyordum.Bir silah sesi yankılandı kulağımda, ezbere bildiğim biz silah sesi… annemin kafasında delik açan bir silah sesi. Çığlık atarak yüzüstü yere düştüm. Düştüğüm yerde ellerimi kulaklarıma kapattım. Gözlerim hâlâ kapalıydı, hatta o merdivenlere arkam dönüktü. Üstelik annem öleli on yedi yıl olmuştu ama ondan süzülen kanları, ve son nefesinde bile beni korumak için uzanan elini görebiliyordum. Gözlerimi açamadan el yordamıyla dış kapıyı bulmaya çalıştım. Yerde sürünerek yapıyordum bunu. Evin alt katına inen beyaz merdivenlerin hemen karşısında kalıyordu dış kapı. Bulmakta çok fazla zorlanmayarak dışarı attım kendimi.

Hemen dış kapının önüne oturup dizlerimi karnıma çektim. Derin derin nefesler alırken terlemeye başlamıştım. Gömleğimin ilk düğmesini açarak bütün parmaklarımı çıtlattım. Boğuluyordum artık, nefes alamıyordum bu şehirde. Annemsiz oksijeni çekilmişti koca şehirin. Aldığım her nefes düğümleniyordu boğazımda. Alt dudağım büzüldüğünde hızla kafamı iki yana salladım. Burada olmazdı. Önümden aceleyle geçen bir adamın, beni görünce durduğunu fark ettim. “Tecrübe’m, Bekle orada geliyorum!” Dedi onun önünden hızla yürüyen kadına. Beni ürkütmek istemeyerek yavaş adımlarla yanıma geldi. Ellerini havada tutarak zararsız olduğunu göstermeye çalışıyordu galiba. “İyi misin?” Diyerek yüzümün hizasında eğildi ve göz göze geldik. Göz göze geldiğimiz an korkuyla kafamı eğdim. Göz bebeği yoktu! Gözlerinin siyahı çok büyüktü ama göz bebeği yoktu. Aynı zamanda alnındaki çizgilerle senkronize bir şimşek dövmesi vardı. Bu, adamın daha da korkunç olmasını sağlamıştı. Benim korktuğumu anlayınca kesik bir nefes verdi. “Üzgünüm, seni korkutmak istemedim. Gözlerim doğuştan böyle.” Diyerek başka bir tarafa çevirdi kafasını. Bende onun bana bakmamasından güç alarak zorlukla ona baktım. Hafif kasları olan garip giyimli bir adamdı. Bu yaz sıcağında deri botlar giyiyordu mesela. Ensesine kadar uzanan katlı kesilmiş, gözleri gibi siyah saçları onun kimliğini daha da gizemli kılıyordu. Otuzlu yaşlarında gibi duran bu adam, görünüşünün aksine yumuşak birine benziyordu. “Barsen! Nerede kaldın?” Diyen sert bir kadın sesi duydum. İsminin Barsen olduğunu öğrendiğim adam, hafifçe ayağa kalkarak az önce ona seslenen kadının yanına gitti. “Korkmuş gibi görünüyor, bir gidip ne olduğunu sorsan mı acaba?” Kadına fısıltıyla söylediklerini duyabilmişim. Kadın olumlu bir mırıltı çıkardı ve adım seslerinden yanıma geldiğini anladım. Bu kadında Barsen gibiydi. Önümde dizlerinin üzerine oturduğunu görünce afalladım. Bir elini karnıma çektiğim bacağıma koyunca siyah ojeli, uzun tırnaklarını görmüştüm. Bakımlı duruyordu. Başımı biraz daha kaldırıp yüzünü incelemeye koyuldum. Kadının yüzü tatlıydı. Amber rengi gözlerinin içinde göz bebeği vardı en azından. Kahve, kahküllü saçları vardı. Aynı gotik tarzda giyinen insanlara benziyordu ikisi de. Ama Barsen siyah gömlek, siyah pantolon, ondan bir iki yaş küçük gibi görünen bu kadın ise bordo kısa kollu tişört ve siyah şort giyiyordu. Gotik gibi görünselerde, gotik tarzından çok uzaklardı. Kadın boğazını temizleyip doğrudan gözlerimin içine baktı. Kaşındaki ve burnundaki septumları yeni fark ediyordum. “Şimdi beni iyi dinle sevimli şey, çünkü Tecrübe konuşuyor. Seni korkutan her neyse söyle çünkü, Barsen sen ne olduğunu söylemeden kıçını kıpırdatmaz!” Birden bire sinirlenmesi beni ürkütse bile dediklerine anlam vermedim. İsmi mi tecrübeydi, yoksa tecrübeli olduğu için mi öyle dedi bilemiyorum. “Öncelikle merhaba, isminizi öğrenebilir miyim?” Kadın bir küfür savurarak sol eliyle saçlarını karıştırdı. Bu sayede sol kolundaki dövmeyi fark edebilmiştim. Te ve B harfleri aralarına kalp koyularak çizilmişti. B’nin sadece B olupta, T’nin neden “Te” diye yazıldığını anlamamamıştım. Kadın bana daha da yaklaşıp kol dirseklerini diz kapaklarıma yasladı. “İsmim Tecrübe, o siyah gözlü çocukta Barsen. Şimdi ne olduğunu yüksek bir sesle söyle de gidelim şu lanet yerden!” Yüzüme karşı bağırmasından rahatsız olmuştum. Arkada dikilen Barsen, benim rahatsız olduğumu anlamış olacak ki, Tecrübe’nin omzuna hafifçe dokunup uyarıcı bir şekilde baktı. Tecrübe oflayarak Barsen’in elini omzundan ittirdi ve çenemi tuttu. Çenemi tutmasıyla beraber yüzüne baktım ve kaşlarımı çattım. “Merhaba Tecrübe, sana abla mı demeliyim? Bunun için bana yaşını da söyleyebilir misin?” Tecrübe alt dudağını ısırarak gözlerini kapadı. “Sikeceğim! Yirmi dokuz yaşındayım, oldu mu?” Sorgular bir şekilde arkasında dikilen Barsen’e baktım. Tecrübe abla, yumruklarını sıkarak dişlerini gıcırdattı. “Barsen’de otuz yaşında! Şimdi ne olduğunu söyle de siktirip gidelim şuradan!” Her ikisi de abim, ablam yaşında olduğu için saygıda bir kusur edemezdim. Mahcup bir şekilde ayağa kalktığımda Barsen abi, göz göze gelirsek yine korkacağını düşündüğünden kafasını başka bir yöne çevirdi. “Çok üzgünüm, sizi işinizden alıkoymak istemezdim. Biraz başım dönmüştü de, öyle oturayım dedim. Sorduğunuz için teşekkür ederim.” Dedim tekdüze bir sesle. Gözüm elimdeki telefona iliştiğinde saatin kaç olduğunu gördüm. Kan beynime sıçrarken tekrardan soğuk soğuk terlemeye başlamıştım. Aynı zamanda bu gotik ama gotik olmayan iki insanın sorgulayıcı bakışları altında büyük bir baskı hissediyordum. Saat tamı tamına dokuz olmuştu! Koşarak uzaklaşmak istedim ama beni düşünüp, işlerini bırakan insanlara bir açıklama yapmadan gidemezdim. “Tekrardan çok üzgünüm, ama eğer şu anda şirkette olamazsam babam,” yutkunarak gözlerimi sıkı sıkıya kapattım. Konuşurken jest kullanmayı sevdiğimden dolayı, ellerim hep havada olur ve konuşmamı tercüme ederdi. “Babam çok kızacaktır.” Koşmaya yeltendiğim sırada Tecrübe abla hızla bileğimi tuttu. “Dur bi’ dakika.” Diyerek onun hizasına dönmemi sağladı. Gözlerim dolmuştu çünkü babamın ne kadar korkunç birisine dönüşebileceğini bilmiyorlardı. “Yalvarırım, bırakın da gideyim.” Alt dudağım büzüldüğünde Tecrübe abla kaşlarını çattı. Bu sırada Barsen abi, yanımıza geldi ve Tecrübe ablanın elini tuttu. “İstersen biz bırakalım seni?” Soruyu bana sormuştu ama gözlerinden korkmamam için başı eğikti. Hızla başımı iki yana salladım. “Teşekkür ederim, gitmem gerekiyor gerçekten.” Tekrar gitmeye çalıştım ama Tecrübe abla buna izin vermedi. “Kabul ediyorum, biraz sert bir insanım ama aynı gemideyiz. İzin ver, seni biz bırakalım. Otobüsle gidersen en az yarım saat sürer. Taksi desen, ekstra bütçe. Biz hem hızlı, hem de ücretsiz götüreceğiz seni. Bize güvenmiyorsan,” tek eli kolumu tutmaya devam ederken, diğer elinin işaret parmağı ile etrafımızı gösterdi. “Kime sorsan tanır zaten bizi. İnanmıyorsan sor. Yok yine de güvenmiyorum dersen,” çevreyi işaret ettiği elini cebine sokup bir fotoğraf çıkardı. “Bak, Geceyarısı Barı burası. Biz her gece buradayız Barsen abin ile. Bizi ziyarete gelirsin belki?” Gösterdiği fotoğrafı elime alıp incelemeye başladım. Fotoğrafın çekildiği yer, Geceyarısı Barı olmalıydı. Barsen abi, Tecrübe ablanın belini kavramış, dudağına bir öpücük konduruyordu. Bu fotoğraf sayesinde onların sevgili olduğunu anlamıştım. Arka planda ise bir sürü insan vardı ve hepsi onlara hayranlıkla bakıyordu. Fakat birisi vardı ki, çok dikkatimi çekmişti. Bir bar taburesinin üzerinde oturarak boks eldivenlerini eline geçiriyordu bu adam. Herkes neşeli görünürken onun yüzünden düşen bin parçaydı. Kaşlarımı çatarak fotoğrafa daha da yakınlaştım. Kafası yana dönük olduğu için onun yan profilini görüyordum. Kaşı patlamış, göz altları morarmıştı. Ayrıca dev gibi gözüküyordu. Kol kasları benim belim kadar vardı neredeyse. Kirli sakalları hafifçe çıkmış, bir yere kilitlenmiş ve nefret içerisinde oraya bakıyordu. Tecrübe abla eğilerek yüzüme baktı. “Birisine mi benzettin?” Sorusuyla beraber ana dönebilmiştim. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanmış, gözlerimin içinde bir umut kırıntısı belirmişti. “Hayır, gövde gibi hissettirdi sadece.” Tecrübe abla kaşlarını çatarak Barsen abiye döndü. Onun yüzünde de aynı şaşkınlığı gördüğünde kafasını sağ omzuna yatırıp gözlerini kıstı. “Sen, onu tanıyor musun ki?” Sorusu beni afallatmıştı. Tanımıyordum, gövde gibi gelmişti gözüme. Bakışları, kendisi, her şeyiyle tıpkı gövde gibi hissettirmişti. Ne adını, ne de sanını bilmiyordum zaten. İçimde bir şeyler onun gövde olduğunu fısıldamıştı bana. Yüzümde içten bir tebessüm belirdi. Tecrübe abla yarım bir gülüşle bana baktı. “Hadi gidelim!” Diyerek zaten tuttuğu bileğimi yürürken daha da çekiştirerek arabaya doğru götürmeye başladı. “Gerçekten kendimi çok mahcup hissediyorum size karşı. Ayrıca daha ne kadar yürüyeceğiz?” Tecrübe abla beni hâlâ çekiştirmeye devam ediyordu ama bir türlü dedikleri arabaya varamamıştık. Yaklaşık on dakikadır yürüyor olmak beni bayağı bir yormuştu. Üstelik güneş o kadar tepemizdeydi ki, terden hepimiz sırılsıklam olmuştuk. Ayağımda topuklu ayakkabılarım olduğundan, bu arabaya varma maratonu benim için iyi sonuçlanmayacak gibi duruyordu. “Sus, ve yürü!” Oflayarak Tecrübe ablanın dediğini yapmaya devam ettim. “Beni kaçırmıyorsunuz değil mi?” Aklıma bu ihtimalde geldiğinden dolayı sormadan edemedim. Barsen abi kahkaha atarak nefeslenmek için durdu. Tecrübe abla ise bir küfür savurdu ve sinirle Barsen abiye döndü. “Sinirleniyorum, Barsen!” Barsen abi hazır ol konuma geçer gibi boğazını temizleyerek ciddi bir ifadeye büründü. Bu sefer Tecrübe abla bileğimi bırakıp kendisi kahkaha atmaya başladı. Anlamsızca onlara baktım ve ikisinin de ahenk içinde kahkaha attığını gördüm. Bu halleri içimi ısıtırken derin bir iç çektim. Birisini kaçıramayacak kadar kaçıktı bu iki aşık. “Soruma cevap verebilir misiniz?” Dediklerimle birlikte aynı anda bana döndüler. Tecrübe abla gülümseyip boğazını temizledi. “Seni kaçıracak boş vaktimiz var mı acaba?” Elini yelpaze olarak kullandı ve kendini biraz serinletti. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini kıstı. “Biz, senin adını öğrenmedik değil mi?” Gülümsediğimde gözlerim kısıldı ve kafamı aşağı yukarı salladım. “Arin Yelda ben.” Barsen abinin kaşları havalandı. “Arin Yelda. Doğulu musun Arin?” Kıkırdayarak başımı iki yana salladım. “Hayır,” gözlerim uzaklara dalarken doldu. “Annemin ismi Larin di. Uyumlu olsun diye koymuş bana Arin ismini.” İkisi de annemin çok uzaklarda olduğunu anlamış gibiydi. Hatta yüzlerinde buruk bir ifade oluştu. O öldü diyemedim. “Onu kaybettim. Eskiden evimizin mutfağında olurdu, şimdi en ücra sokaklarda bile yok.” O öldü demeye dilim varmıyordu. Sanki o sokaklarda değil de, hâlâ evimizin mutfağında havuçlu kek yapıyor gibi geliyordu bana. On yedi senedir her gün kek yapıyor sanardım annemi. Bilmezdim ki yerin beş kat altında sonsuzluk uykusuna yattığını. Aslında bilirdim içten içe. Ama kabullenemezdim. Kabullenemediğim için annem evimizdeki mutfakta hep yaşadı. Halbuki kendi kaderini sırtlanıp gitmişti bu dünyadan. İç çektim. Hatta o kadar acı bir iç çekişti ki Barsen abinin yüzündeki acıma ifadesini seçebilmiştim. “Lütfen bakmayın bana öyle. Ben böyle yaşamayı da öğrendim. Evet onu da annem öğretti ama kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum.” Dolan gözlerimi sıkı sıkı kapattım. “Bana acımayın çünkü acımamanız için daha çok acıdım kendime. Kimse o ifadeyle bakmasın benim gözlerime.” Acı bir gülümseme ile baktım yüzlerine. Her ikisi de kafalarını öne eğmişti. Tecrübe ablanın da gözleri dolmuştu. O da gülümsedi benim gibi. “Bazı kız çocuklarına zehirdir bu hayat.” Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. “Şu koskoca İzmir, cezadır.” Elini kalbine bastırdı ve gözlerini kırpıştırarak kafasını eğdi. “Ölüm ise ödüldür o kız çocuklarına. Ya da bir kurtuluş.” Biz duygusal bir konuşma yaparken ciddiyeti bozan Barsen abi olmuştu. “Biz erkekler olarak orospu çocuğu muyuz?” Ben kıkırdarken Tecrübe abla ters bir bakış attı Barsen abiye. Barsen abi ise yanlış bir şey söylediğini anlayarak sağ elini dudaklarının üstüne götürdü. Gözleri ise yuvarlarından çıkacak kadar açılmıştı. “Afedersiniz…” dediğinde gülmemek için yanağımın içini ısırıyordum. Tecrübe abla ise hâlâ sinirli görünüyordu. Barsen abiye yaklaşarak kafasına bir tane geçirdi. “Evet siz erkekler olarak nefes almayı bile hak etmiyorsunuz! Piç herifler!” Barsen abi ellerini beline koyarak bir özür bekledi ama Tecrübe abla gibi bir insandan özür dilemek beklenmeyecek bir hareketti. Tecrübe abla bana çenesi ile yolu gösterdiğinde gülerek yürümeye devam ettik. Yalnız sadece birkaç adım atabilmişken önüme uzanan kol ile durdum. Tecrübe abla burnundan soluyarak kafasını ufak bir açıyla arkaya çevirdi. Onun yaptığının aynısını yaparak arkama döndüğümde, Barsen abinin küçük bir çocuk gibi ellerini göğüs hizasında birleştirerek dudak sarkıttığını gördüm. “Barsen!” Diyen Tecrübe abla ile koca çocukla beraber yerimizden sıçradık. Barsen abi hemen pozisyonunu değiştirerek bize doğru koşar adımlar atmaya başladı. “Tamam Tecrübe’m kızma.” Tecrübe ablanın sert bakışlarına karşı o da sertçe yutkundu. “Küsmek ne haddime, şaka yaptım ben.” Tecrübe abladan korktuğunu görmek çok komikti. Bu yüzden yüzümde kocaman bir tebessüm oluştu. “Adam ol biraz Barsen ya! İlişkimizdeki prenses hep sen oluyorsun.” Kedi ve köpek gibiydiler… *** Yaklaşık beş dakika sonra işlek bir caddeye varmıştık. Buralarda park halinde bir araç görmek zordu. Sıcaktan dolayı boynuma yapışan saçlarımı kulağımın arkasına ittim. “Barsen, araba nerede?” Tecrübe ablanın sinirle soluduğunu duydum. “Araba mı? Araba Alpkan’da.” “Ne demek Alpkan’da, Barsen?” Kaşlarımı çatarak Alpkan’ın kim olduğunu sorguladım. “Tecrübe’m, Alpkan aldı ya anahtarı.” Tecrübe abla iki eliyle saçlarını geriye savurdu. “Peki sen neden bizi iki saattir yürütüyorsun?” Barsen abi isyan ederek kaldırıma oturdu. “Ben mi yürütüyorum?” İşaret parmağını kendisine doğrulturken Tecrübe abla kafasını aşağı yukarı salladı. Artık kavga etmelerinden sıkıldığım için bende Barsen abinin yanına, kaldırıma oturdum. Sıkıntıyla ofladığımda bakışları bana döndü. “Tartışmak yerine neden Alpkan dediğinizi aramıyorsunuz?” Tecrübe ablanın kaşları dediklerimle ilgi ile havalandı. “Arin Yelda doğru söylüyor, Barsen. Neden aramıyorsun Alpkan’ı?” Tecrübe ablanın imalı bakışlarına dayanamayan Barsen abi yüzünü buruşturdu. “Bana söyleyeceğine, neden sen aramıyorsun ki?” Diyerek ofladı. Tecrübe abla oturduğumuz kaldırıma bir tekme savurduğunda, tekrardan Barsen abiyle aynı anda sıçradık. “Peki sen, bunlara nefes tüketmek yerine neden aramıyorsun Alpkan’ı?” İkisinin kavgasının son bulmayacağını anladığımda ayağa kalktım. Ama bu koca çocuklar kavgaya o kadar çok dalmıştı ki benim ayaklandığımı bile fark etmemişlerdi. “Ay, yeter ama!” Bu sefer ikisi aynı anda kafalarını çevirdi bana. “Kavga edip durmayın!” Tekrardan aynı anda ikisininde kaşları havalandı. “Barsen abi, sen Alpkan’ı ara, sen de biraz nefes al Tecrübe abla.”görev dağılımlarını söylediğimde ikisi tekrar ve tekrar anı anda aşağı yukarı salladı kafalarını. Bu halleri ne kadar komiğime gitse bile gülmemek için direndim. “Arin doğru söylüyor, Barsen. Hemen Alpkan’ı ara!” Barsen abi oflayarak telefonunu cebinden çıkarıp kulağına götürdü. Telefonun çalma sesini duyduğumuzda Tecrübe abla ile rahat bir nefes verdik. Aradan beş saniye bile geçmeden telefon açıldı. Telefon hoparlörde olmadığı için karşı tarafta konuşan adamın sesini duyamadım. Belki ona da abi demeliydim. Sıcaktan bıkkın bir şekilde tekrar kaldırdıma oturup etrafı izlemeye koyuldum. “Tamam, gördüm seni.” Diyen Barsen abi, ayaklanarak karşıdan gelen bir arabaya el salladı. Alpkan dedikleri adam gelmiş olsa gerek, Tecrübe abla da Barsen abinin baktığı yöne doğru el salladı. Bende onun olduğunu düşünerek oturduğum yerden hareketlendim. “Saat on olmuş. Gerçekten beni çok erken götürdünüz şirkete!” Diye serzenişte bulundum. İkisinin arasında ellerimi belime koyarak konuştum. Barsen abi alt dudağını dişledi ama gözlerinden hâlâ korktuğumu düşündüğü için bana bakmadı. Tecrübe abla biraz eğilerek kulağıma yaklaştı. “Seninle bir anlaşma yapacağız, ama Alpkan’ın yanında söyleyemem.” Dedi. Bu Alpkan denen adamı çok merak etmeye başlamıştım. Aynı zamanda Tecrübe ablanın benimle yapacağı anlaşmayı da. Sessizce başımı salladım. Çok geçmeden o gördüğüm siyah araba önümüzde durdu. Sürücü koltuğunda oturan adamı, cam filmlerinden dolayı göremiyordum. Ama Alpkan olduğunu anlamıştım. Alpkan, ya da Alpkan abi, bize bakan koltuğun camını açtığında kafasını bize çevirdi. Gördüklerimle şok oldum çünkü bu adam, bana gövde gibi hissettiren adamdan başkası değildi! Sertçe yutkunarak ona baktım. Kemikli yüzü, fotoğrafta olduğu gibi hafif çıkmış kirli sakalları ile bize bakıyordu. Onun bu yakışıklılığı karşısında nutkum tutulmuştu. Etli dudaklarının arasında bir dal sigara duruyordu. Sigarayı eline almadan ustalıkla dumanını dışarı üflüyordu. Ayrıca yüzünün çeşitli yerlerinde morluklar da vardı. Gözlerim gözlerine değdiğinde ise, onun da beni baştan aşağı süzdüğünü gördüm. Van kedisi gibiydi gözleri. Bir gözü maviyken, diğeri Tecrübe ablanın gözleri gibi amber rengindeydi. Gözlerinin rehavetine kapılmak, bir kere daha yutkunmama neden olmuştu. Sert ve karakteristik bakışları, gözlerimde oyalandığında belli belirsiz kaşlarının kalktığını gördüm. Yüzümde oluşan tebessüme engel olamazken gözlerimin dolduğu da aşikardı. Çünkü ilk defa birisi gövde gibi hissettirmişti. “Bu sapık kız neden iki saattir süzüp duruyor beni?” Dudaklarının arasındaki sigarayı eline alıp camdan aşağı fırlattı. Tecrübe ablanın boğazını temizleme sesini duydum ama tepki vermeden Alpkan’ın gözlerine bakmaya devam ettim. “Arin?” Omzumdan tutup birisi beni sertçe sarstı. İrkilerek beni sarsan kişiye döndüğümde Tecrübe abla olduğunu gördüm. “Arin, evet buradasın değil mi?” Bir kez daha yutkunduğumda gözlerimi sıkı sıkı kapatıp açtım. “Hıhım.” Diye mırıldandığımda Tecrübe abla kocaman gülümsedi. “Çok güzel! O zaman arabaya binelim mi?” Elimi boğazıma götürdüğümde kafamı sallarım. Tecrübe abla bana göz kırparak kapıyı benim için açtı. Arabaya bindiğimde burnuma dolan tuzlu karamel kokusunu içime çektim. Kafamı hızla iki yana sallayarak boğazımı temizledim. Bu düşünceler boğazıma dayanan kılıçtı! Ardımdan Tecrübe abla yanıma, yani arka koltuğa, Barsen abi ise ön koltuğa oturmuştu. Araba çok geçmeden çalıştığında Barsen abi radyoyu açmak için yeltendi. Ama Tecrübe ablanın, onun kafasına indirdiği tokat ile elini hemen geri çekti. “Nereye gidiyoruz?” Hoş tınılı sesin sahibine dikiz aynasından baktım. Güneşten çatılan kaşlarını gördüğümde gülümsedim. “Evet, Alpkan çok doğru söylüyor. Nereye gidiyoruz Tecrübe’m?” Barsen abi yerinden kıpırdanıp kafasını arkaya çevirdi. “Bana niye soruyorsun aptal? Arin’i götürüyoruz!” Tecrübe ablanın ses tonundaki bıkmışlığı algılamıştım. “Tecrübe’m doğru söylüyor. Nereye gidiyoruz Arin?” Barsen abi tam bir dönekti! Bana yöneltilen soru ile tekrar dikiz aynasına baktım. Fakat baktığımda Alpkan’ın bana bakan gözleriyle karşılaşmayı beklemiyordum. Birkaç saniye düşündüğümde, “Evet?” Dediğini duydum Van kedisi gözlere sahip adamın. Ben bugün gerçekten cin çarpmışa dönmüştüm. Boğazımı tekrar temizleyerek Tecrübe ablanın yanına kaydım. “Kumralı Holding’e gidiyoruz.” Dedim dalgın bir sesle. Bunları söylerken Alpkan ile göz gözeydik. Sessizce kafasını sallayıp gözlerini dikiz aynasından çekti ve yola odaklandı. Tecrübe abla, boğazını temizlemektense hoyratça öksürdü. Birisine mesaj vermeye çalışıyordu ama kime? Anlamaz gözlerle yolu seyrediyordum. Aynı öksürüğü Barsen abiden de duyduğumda aralarında şifreli bir konuşma geçtiğini anlamıştım. “Ne sikimi konuşuyorsunuz lan siz?” Alpkan’ı dikiz aynasından kontrol ettiğimde çatık kaşlarla Tecrübe ablayı izlediğini gördüm. “Alpkan, ablanın yanında ne biçim konuşuyorsun sen?” Barsen abi kızmaya çalışıyordu ama ses tonundan dolayı kızamıyordu. Alpkan bıkkınca burnundan kesik bir nefes verdi. “Ablam benimle çok normal konuşuyor sanki!” Diyerek camını açtı. “Çocuk doğru söylüyor Tecrübe’m. Onun yanında dikkat et biraz konuşmalarına.” Tecrübe abla tırnaklarını deri koltuğa geçirdi. “Senin o çene kemiğini sikerim, Barsen!” Barsen abi mahçup bir şekilde oturduğu yere sokuldu. “Ne kadar da örnek bir çift!” Diye söylenen Alpkan, içerideki gergin havayı temizlemek yerine daha da geriyordu. “İkinizi birden boğazlayacağım şimdi! Alpkan, arabada hiç tanımadığın bir kız var ve sen tanışmaya bile tenezzül etmiyorsun! Bana bakın, Tecrübe konuşuyor burada!” Tecrübe ablanın bu çıkışına karşı, Alpkan sessizce bir küfür savurarak bir dal daha sigara yaktı. “Tanışmama ne gerek var? İsmi Arinmiş işte! O da benim ismimin Alpkan olduğunu biliyor!” Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak parmaklarımı çıtlattım. “Merhaba, Alpkan. Sana abi mi demeliyim? Bana kaç yaşında olduğunu söyler misin?” Barsen abinin çaktırmadan Tecrübe ablaya döndüğünü gördüm. “Sen planının işe yarayacağından emin misin Tecrübe’m?” “Yirmi yedi!” Alpkan öyle bir bağırdı ki hepimiz yerimizden sıçradık. Barsen abi’ye bağırdığını anlamıştım. Anlaşılan, yanında gizli gizli bir şeyler konuşulmasını sevmiyordu. “Ben de yirmi dört yaşındayım. Peki sana abi mi demeliyim?” Alpkan sigarasını dudaklarından uzaklaştırdı. “Gerek yok.” Demesiyle dikiz aynasında tekrar göz göze geldik. Beni gördüğünü bildiğimden gülümseyerek kafamı salladım. Alpkan ise umursamayarak yola odaklanmaya devam etti. “Ablacığım,sohbet etsene biraz kızcağızla. Ne iş yaptığını falan sorsana.” Diye söylenen Tecrübe ablaya karşı, Alpkan bir küfür daha savurdu. “Abla, ne amaçlıyorsun bilmiyorum ama, kızcağızla da sen sohbet et!” Özellikle kızcağız kısmını bastırarak söylemişti. Tecrübe abla tırnaklarını deri koltuğa tekrar geçirdiğinde çıkan gıcırtı sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. “Alpkan, sıçacağım bacağına şimdi! Ben ne diyorsam yap!” Alpkan sinirle direksiyona vurdu. “Ne yani? Ben bu kızla konuşacağım, sonra da ciddi bir yola mı gireceğiz? Güldürme beni abla! Bu kızla mı gerçekten?” Bu kızla derken neyi kast ediyordu acaba? Tamam abartılacak bir güzelliğim yoktu ama kırıcıydı. Yüzüm anında düşerken cam kenarına daha da sokuldum. Parmaklarımı çıtlatmaya başladığımda Tecrübe ablanın gerilen parmak boğumlarından ne derecede sinirlendiğini tahmin edebiliyordum. “Alpkan, in arabadan!” “Ne?” “İnsene arabadan, hadi! Zaten haklısın bu kızla neden sohbet edesin ki? Kıza baksana bir içim su! Senin gibi dağ ayısını ne yapsın?” Alpkan homurdanarak arabayı sürmeye devam etti. Dikiz aynasından tekrar göz göze geldiğimizde yüzümün düşmüş olduğumu anladı. Ama ablası dediyse dağ ayısıydı resmen! İnsan bir özür diler yani. “Ama yok, müstahak sana! Babasının piçisin sen!” Tecrübe abla eliyle burun kemerini sıkıyordu. Alpkan ise sessizliğini korumaya devam ediyordu. “Tecrübe’m, tamam sakin ol. Ben konuşacağım şimdi bu öküzle.” Barsen abi nasıl konuşabilirdi ki bu öküzle? Sert ses tonu olmadığına adım kadar eminim. “Alpkan!” Emin değilmişim. Ayı kükremesi gibi çıkan sese karşı sıçradım. Bugün beni o kadar çok korkutmuşlardı ki, bir daha ki seferde kalp krizi geçirebilirdim! Absürt olan şey ise; sadece benim yerimden sıçramış olmamdı. Alpkan ve Tecrübe abla, mimik bile oynatmamışlardı. “Ablanın tansiyonunu çıkaracaksın! Tamam, büyüdün adam oldun diye saldık seni. Ben daha fazla göz yummak istemiyorum. Kendine gel, Alpkan!” Alpkan tek eliyle direksiyon hakimiyetini sağlarken, diğer eli ile şakaklarını ovuyordu. “İyi de, ablamın tansiyonu yok ki.” “Biliyorum, ama her an çıkabilir. Kendine gelmeni son kez rica ediyorum. Sonraki seferde sikerim belanı!” Araba ani bir frenle durduğunda neredeyse uçacaktım. Kafamı Alpkan’ın koltuğuna çarpında inledim. Tecrübe abla elimi tutup yüzümün ona dönmesini sağladı. “İyi misin?” Gülümseyerek kafamı olumlu anlamda salladım. “Geldik.” Sesin sahibine baktığımda Van kedisini andıran gözleri ile dikiz aynasından beni süzüyordu. Göz devirerek arabanın kapısını açtım ve aşağı indim. Kumralı Holding tam karşımda duruyordu. İçeride yaşanacakları hayal ettiğimde midem kasıldı. Boynumu kaşıyarak son bir kez Tecrübe ablaya baktım. “Beni bıraktığınız için teşekkür ederim. Güzel ve dopdolu bir gündü.” Tecrübe abla içten bir gülümseme ile yanıma geldi. “Bir yere gittiğimiz yok. Sana bir plandan bahsetmiştim değil mi?” Kafamı olumlu anlamda salladığımda göz kırptı. “Şimdi babanla konuşup gel. Bende seni şirketin kapısının önünde bekliyor olacağım. Bir an önce konuşalım.” Dilimi kurumuş dudaklarım üstünde gezdirdim. “Üzgünüm, sizi yordum buraya kadar-“ Tecrübe abla be susturmak için tek elini havaya kaldırdı. “Ay saçmalama Arin! Hadi git bir an önce.” El sallayarak onlardan uzaklaşmaya başladım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, aldığım nefes boğazımda düğüm düğüm kalıyordu. Derin derin nefesler alarak kendimi yatıştırmaya çalıştım, ama başarılı olamadım. Topuklu ayakkabılarımın sesi kulağımda yankı yapıyordu. Holding’ten içeri adımımı attığım anda herkes kurgusal gülümsemeleri ile beni karşılamıştı. Gözlerim Meltem’i aradığında her zamanki masasında oturup bilgisayarıyla ilgileniyordu. “Meltem!” Diye seslendiğimde karşısına baktı ve beni gördü. masasından kalkıp bana doğru koştu. “Arin’ciğim!” Gülümseyerek kucakladı beni. Aynı şekilde bende ona sarıldım. Yanaklarıma sulu öpücükler konduran Meltem’in bensizliği geçmiş gibi duruyordu. “Çok özledim seni, gelmeyeceksin sandım. Saat onbir oldu Arin’ciğim nerede kaldın?” Bana saati hatırlattığında ensemdeki tüylerin diken diken olduğunu hissetim. “Babam çok kızdı mı ?” Meltem kaşlarını çattı be beni sonunda serbest bıraktı. “Neden kızsın canım? Bekliyor seni odasında.” Omuz silkip teşekkür ettiğimde asansörün yolunu tuttum. Artık çok fazla bir şey yapmasın diye dua etmekten başka şansım yoktu. Derin bir nefes alarak asansöre bindim. Gideceğim katın numarasını tuşlarken, stresten dolayı dudaklarımı kemirdim. Nefes egzersizleri yaparak sakin kalmaya çalışıyordum ama pek de işe yaramıyordu. Asansör bile lüks içindeydi. İçerisi tamamen altın rengindeydi. Yanları kıvrımlı asansör aynasından yüzüme baktım. Sahte bir gülümseme kondurarak cezalandırdım kendimi. Asansörün kapısı sonuna açıldığında dışarı attım adımımı. Kumralı Holding hiç değişmemişti. Lüks renkler ve gösterişli ışıklandırması ile göz kamaştırıyordu. Ayrıca kullanılan büyük bitkiler ve ilk kattan başlayarak son kata kadar uzanan bir ağaç vardı. Bu kat ağacın son durağıydı. Yeşil yaprakları ve ucundan görünen hafif gövdesi ile göz kamaştırıyordu. Yıl başında bu ağacı hep süslerlerdi. Dışarıdan bakıldığında ağacın çok mutlu olduğunu düşünürlerdi ama, asıl durumu içler acısıydı. Yapay bir ortamda yalnız başına büyüyordu. Üstelik her katta bir parçası vardı ama köklerine bir kat ayrılmamıştı. Hâlâ nasıl hayatta kalabildiğini sorguladım çünkü; ağaçlar köklerini hissetmeden yaşayamazdı. Ağaçlar gövdelerinden met edilirdi ama, bir gövdeyi kökler ayakta tutardı. Babamın odasına doğru ilerlerken şirket çalışanlarına olabildiğince selam vermeye çalıştım. Güler yüzümden dolayı çok severlerdi beni. Sonunda bende son durağıma varmıştım. Gözlerimi kapatarak ağzımdan verdim nefesimi. Kapıyı tıklatmak için uzanan elim titriyordu. Kafamı yana çevirerek kapıyı tıklattım. “Gel.” Bütün bedenim titrerken kapı kolunu indirdim yavaşça. Yutkunarak içeri girdim. Batı Kumralı’nın geniş ve gösterişli odasına göz gezdirdim. Şirket’in içerisinde çalışan hiç kimse bu odanın içinde yaşananları göremesin diye duvar ördürmüştü babam. Sadece büyük bir cam vardı ve ana caddeye bakıyordu. Zümrüt yeşili ve kiremit renginin hakim olduğu bu odada, çok fazla eşya yoktu. Sadece babamın çalışma masası, çalışma masasının önünde iki tane sandalye, ve odanın geri kalanında boydan boya raf vardı. Raflar iş dosyaları, ve dünya klasikleriyle doluydu. Onun dışında büyük bir devetabanı çiçeği, camın köşesine konmuştu. Boğazımı temizleyerek, “Merhaba, baba.” Sesim istemim dışı titremişti. Masasında oturan Batı Kumralı ayaklandı. “Merhaba, değil mi?” Bana doğru yaklaştıkça kalbim yerinden fırlayacak gibi hissediyordum. Babamın kumral saçları alnına dökülmüştü, kahverengi gözleri her zamanki gibi gaddar bakışlar saçıyordu etrafa. Çenesindeki çukur, sinirlendiği zaman ortaya çıkardı. Bu yüzden o çukuru bir tek ben görmüştüm. Babam lacivert pantolonunun kemerini çıkarmaya başladığında alt dudağımı büzdüm. Ağlamamak için direndim ama, nedeni beni dövecek olması değildi. Yıllar sonra kızını görüpte sarılmamış olmasıydı. Yıllar sonra kızıyla hasret gidermek yerine, pantolonunun kemeriyle dövecek olmasıydı. Birkaç aydır İzmir’de yaşıyordum ama babamla hiç karşılaşmamıştık. Beni çağırdığını duyunca korkmuştum ama heyecanlanmıştım da. Heyecanın yanlış olduğunu anladığımda, her şey için çok geçti. Babam bana yaklaştıkça geri geri gidiyordum. Bu kovalama, sırtım duvara çarptığında son bulmuştu. Babam sadistçe gülümseyerek saçlarıma asıldı. Okşar diye baktım ama o sertçe çekti. Birkaç tutamın koptuğunu hissetmemle gözlerim yaşardı. “Ben sana saat kaçta geleceksin dedim, Yelda?” Dudaklarım titredi ama cevap veremedim. Yanağımda patlayan sert bir tokatla o cevap içime dert oldu. “Saat kaçta gel dedim sana?!” Korkuyla titrediğimde babamı durdurmak istercesine ellerimi kaldırdım. O ise durmak bilmedi. Saçımdan tutarak beni yere fırlattığında elimdeki çantam savrularak odanın bir diğer köşesine gitti. Dudağımdan kopan bir hıçkırığa engel olamadım. Bu defa pantolonunun kemerini sıkıca kavradı ve sırtıma sert bir darbe indirdi. Çığlık atarak birinin beni duymasını umdum ama bu oda ses geçirmez duvarlara sahipti. Psikopat babamı iyileştiremeden psikolog olmuştum. “Bana cevap ver!” Diye adeta kükrediğinde ağlamaktan konuşamıyordum. Sırtıma bir darbe daha indirdiğinde, “Dokuz!” Diye haykırdım ve dokuzdan nefret ettim. Bana vurmak için kalkan eli durdu. Histerik kahkahasını duyduğumda saçlarımı tekrar kavrayıp yüzüne bakmamı sağladı. “Peki saat kaç, Yelda?” Sırtım yere değdiğinde o kadar çok acımıştı ki öğürerek kusmak istedim. “Onbir.” Onbirden de nefret ettim. Yüzüme inen sert bir tokat ile ağzıma dolan kanın metalik tadını yuttum. “Onbir demek!” Kemerini durmaksızın sırtıma indiriyordu. Artık sırtım uyuştuğundan pek bir şey hissetmedim. En azından ilk darbeden daha az acıyordu. “Sen siktiğimin yerinde iki saat geç kalıyorsun öyle mi Yekta?!” İsmimi bile bilmiyordu babam. Bilmesi gereken tek bir kızı vardı ama onu da bilmiyordu. “Birde odasının kapısını kilitliyor onu bulmayayım diye! Bu saatten sonra o anahtarı hangi cehennemde buluyorsan bul bakalım!” Midem kasıldı. Odamın anahtarını da mı almıştı yani? “Bunu yapmış olma, baba. Bunu da yapma, beni şaşırt bir kere lütfen!” Dediklerimi anlamayacak kadar sinir krizi geçiriyordu Batı Kumralı. Sesimin çıkmış olmasına daha çok sinirlenmiş olmalı ki, açıkta kalan bacaklarıma da darbeler indirmeye başlamıştı. Ağlamaktan başka şansım olmadığını anladığımda yattığım yere sinip annemi özledim. Keşke o kurşun benim alnımda delik açsaydı dedim. Sırtımda yer edinecek yeni bir darbeye daha kendimi hazırlamıştım ama aniden açılan kapıyla o darbe inmedi. Kafamı kaldırarak kimin geldiğine bakmak istedim ancak duyduğum ses bunu gayet iyi cevaplıyordu. “Senin belanı sikeceğim, orospu çocuğu!” Bu Barsen abiydi. Ardından içeri giren iki adım sesi daha duydum. Hıçkırarak kafamı kaldırdığımda Barsen abi koşarak babamın yüzüne yumruğunu geçirdi. Omuzlarıma dokunan el ile inledim çünkü çok acıyorlardı. “Hasiktir! Piçe bak ne yapmış!” Tecrübe abla olduğunu anladım. O kadar kötü mü gözüküyordu? İnleyerek yerimden doğruldum ve oturmayı başardım. Tecrübe abla oturmama yardımcı olduktan sonra yüzüme yapışan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı ve saçlarıma hafif dokunuşlar bırakarak beni rahatlatmaya çalıştı. Ardından durmak bilmeyen Barsen abinin yanına gitti. “Barsen tamam, bırak artık.” Gördüğüm manzara ile şaşkına döndüm. Barsen abi babamı öyle kötü dövmüştü ki, yüzü kan içinde kalmıştı. Ellerimi şaşkınlıkla dudağıma götürdüm. Tecrübe abla ayırmaya çalışıyordu, pek başarılı olduğu da söylenemezdi. Gözüm Alpkan’ı aradığında kapının önünde çatık kaşlarla olanları izlediğini gördüm. Daha sonra göz göze geldik. Ağladığımı görmesin diye hızla kafamı önüme eğdim. O ise başka bir yöne baktı. Baktığında dağılmış çantamı gördü ve sert adımlara oraya ilerledi. Çantamdan düşen eşyalarımı geri koyarken onu izlediğimden bihaberdi. Çantamla işi bittiğinde yanıma geldi ve çantamı çalışma masasının üstüne koydu. Tam arkasını dönüp uzaklaşacaktı ki, hıçkırık sesimi duyduğunda yumruklarını sıktı. Geri dönsün istedim, yaptı da. O geri döndüğünde Barsen abi babamı serbest bırakmıştı. Tecrübe abla ise buruk bakışlarını benim üzerime dikmiş, sırtıma bakıyordu. Daha sonrasında koluma dolanan büyük bir el hissettim. O elin sahibine baktığımda ise, Alpkan olduğunu gördüm. Kendimi zorlayarak gülümsediğimde Alpkan kaşlarını çattı. “Yapma şunu. Acı çektiğini görüyorum, kendini zorlamanın bir faydası yok.” Bir şey dememe fırsat bırakmadan ve hiç güçlük çekmeden beni yerden kaldırmayı başardı. Tek koluyla beni desteklerken, diğer eline de az önce bıraktığı çantamı almıştı. Tecrübe abla diğer koluma girdiğinde sırtımın acısını yavaş yavaş hissetmeye başladım. Hiç tanımadığım bu üç insanın birden bire aile gibi hissettirmesi yüreğimi sıcacık etti. Hep birlikte tekrar arabaya bindiğimizde arabanın içi bu sefer oldukça sessizdi. Yolculuk boyunca sessizliğimi korumaya gayret ettim. Dikiz aynasına her baktığımda ise Van kedisi gözlerle göz göze geldim. Ne kadar belli etmeseler de bana bir şey olma korkusunu üçü de yaşamıştı. Kim inanırdı ki daha bugün tanıştığımıza? Gözlerimi kapatıp biraz dinlenmek istedim. Aradan beş dakika gibi bir süre geçtikten sonra, hakkımda fısıltıyla konuştuklarını duydum, ama dinlemek için gözlerimi açmadım. “Ben o herifi gebertecektim, Tecrübe’m! Niye izin vermediniz ki bana?” Barsen abi hâlâ sinirliydi ve bu, ses tonundan anlaşılıyordu. “Sessiz ol, Barsen! Uyandıracaksın kızı.” Tecrübe ablanın yerinde kıpırdandığını hissettim. Sanırım bana bakmak için eğilmişti. “Kaç saattir sormuyorum ama, bu kızın olayı ne abla?” Merak dolu bir sesle sormuştu Alpkan. Tecrübe ablanın konum olarak kendini biraz ortaladığını anladım. “Sokakta bulduk.” “Abla, kız kedi mi sokakta buluyorsunuz?” “Of Alpkan! Bir boku da anlasan ölür müsün?” Tecrübe abladan tuhaf homurtu sesleri çıkarken, Alpkan oflamak ile meşgul dü. Bu tatlı atışmaları içimi ısıtsa da burukluğu atamadım üstümden. Belki benim de bir kardeşim ya da abim olsaydı onlar gibi bir aile olabilirdik. Dışardan bakıldığında ne anneye, ne de babaya ihtiyaçaları yok gibi gözüküyordu çünkü. Üstelik Barsen abi bir baba gibiydi. Tecrübe ablanın da anne gibi olduğunu söyleyebilirim. Daha bu yönünü görmemiş olsam bile, Alpkan’ın canının sıkılması onun ömründen on yıl götürür gibiydi. Onların konuşmalarını dinlemenin yanlış olacağını düşünerek büyük bir uykunun pençesine düştüm. *** Sırtıma saplanan büyük bir acıyla inledim. Daha sonra ayaklarımın yerden kesildiğini, ve birden yükseldiğimi hissettim. Gözlerimi açamayacak kadar yorgundum. Burnuma dolan tuzlu karamel kokusu ile daha da mayıştım. Halimden memnun mırıltılar çıkardığımda beni taşıyan adamın burnundan verdiği kesik bir nefesle güldüğünü anladım. Bende gülümseyerek kafamı onu göğsüne yasladım. Onu gövde gibi yapısından tanımamam ne mümkündü zaten? Beni kollarında taşıyan adam Alpkan’dan başkası değildi. ~~~~~birinci bölüm sonu~~~~~

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.